Archive for Mayıs 1st, 2009

01 May 2009 EDİTÖRDEN
 |  Category: EDİTÖRDEN  | Tags: , ,  | 6 Comments

 untitled-1

         Şimdi ve burada buluştuk. Dünyanın en temiz köşelerinden birinde. Beyaz bir kağıdın üzerinde. Göz göze gelmiş ve hasbıhalleşmiş olduk.

 

     Meramımız saf olsun diye sözü özünden ayırmamaya çabaladık. Sayfalarımız saf kalsın diye sırf gönlümüzden söylemeye niyet ettik. Kalp terazimizde her sözü her defasında tartmaya gayretlendik. Seyir yerlerine öz yüzlerimizle çıkmaya…

 

     Gökyüzümüzün, ufak pencerelerimizden içeri sızan güneş dilimi biraz daha büyüdü. İlkbaharı koşar adım yürüyoruz. Yağmurun camlarımıza bıraktığı buğusuna “hoşça geldin bahar” yazdık. Ve sizler de Dilhâne’mizdeki buluşmamıza hoşça geldiniz.

 

     Yazının içinde, kalemin ucunda bir sıratı daha adımlamaya devam ediyoruz. “Biz” diyoruz çünkü yazarken çoğuluz. Zira az da olsak “biz” olmayı hak edecek bir kardeşliği yaşayarak yazıyoruz. “Biz” olmak iki kalbin arasındadır, aramızda kalsın kardeşler.

Uzun süredir niyetlendiğimiz emeli gerçekleştirdik Allahın izniyle. Bizim susuşlarımızı, sevgilerimizi o Erzurum’un soğuk kış gecelerindeki rüzgâr esintileriyle sözle buluşturan Nurullah Genç’e ulaştık. İlk söyleşimizde dergimize renk katan, tüm içtenliğiyle sorularımızı yanıtlayan “Yağmur müptelası” şairimize sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz. Şiir renkli susuşuyla beslediği her kelimeye bizlerin de sahip çıkacağını bilmesini istiyoruz.

Dilhânemiz internet yayınına da başladı, bunu da bildirmiş olalım dostlar.

 

Sözün hükmüne girebilme duasıyla…

 

 BİLGE SAKİ

 

01 May 2009 YAĞMUR ŞAİRİYLE SÖYLEŞTİK

Dilhânemizin ilk söyleşisini edebiyatımızın “Yağmur’ a müptela” şairi Nurullah Genç ile yaptık. Akademisyen, danışman ve şair kimliğiyle tanıdığımız Nurullah Bey bizlere şiir yolculuğunu ve ızdıraplarını anlattı. Peygamber sevgisini en dorukta hislerin tezahürüyle dile getiren Nurullah hocamıza şiirin hayatındaki adını sorduk. Son olarak bizlere “Ben onlardanım, onlar bendendir” diyerek kalbi yakınlığını dile getirdi. Hocamıza teşekkür ediyor, hürmetlerimizi sunuyoruz.

 

 nurullah-gena

 

Kendinizi nasıl tanırsınız? Nurullah Genç’ i kendi ağzından dinleyebilir miyiz?

49 yaşında Kocaeli Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi. Şair olarak bilinen; işletmelere danışmanlık yapan, bir tarafı ekonomist, bir tarafı edebiyatçı, sporla ilgilenen, yakın zamanda bir satranç turnuvasında birincilik almış, masa tenisi oynayan, zaman zaman çok dalgın, zaman zaman çok uyanık, bazen şen şakrak, bazen çok mahzun, hayatı mantıklı ve makul sınırları içerisinde yaşamaya çalışan bir vatandaş.

 

Sizi şiire uyandıran neydi?

Şiir ve sanat çizgisindeki hatıralarım çocukluk yıllarına dayanır. Erzurum’ un Horasan ilçesinde bir dağ başına kurulu, okulun olmadığı, yolunun izinin zor bulunduğu, kışın aylarca yolunun kapalı kaldığı bir köyde 9 yaşına kadar yaşadım. Böyle bir köy nasıl böyle bir başlangıcı oluşturabilir diye düşünebilirsiniz. Köyün en yaşlısı Bekir ağa dedemdi. 1.Dünya Savaşında Ruslara esir düşmüş, Sibirya’ ya götürülmüş, 4 yıl orada esir kalmış, Rusların “Senin gibi bir adam esir olamaz, olsa olsa sultan olur.” diyerek gönderdikleri bir adam. Geceleri zaman zaman acaba yollarda kalan var mı diye bacaya çıkıp çevreyi gözetleyen bir adamdı. Bizim orada kış geceleri uzundur. Köylüler akşam bize gelirdi, Bekir ağa başta olur, köylüler hiyerarşik biçimde otururdu. Bir konu açılır ve o konu hakkında bir iki saat konuşulurdu. Siyer-i Nebi okunurdu. Köy odasında Fuzuli’ den gazeller okunduğunu düşünün. Yunus Emre, Mevlana, Sadi Şirazi, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Köroğlu, Âşık Şenlik gibi isimlerden şiirler okunurdu. Böyle bir eğitim içerisinden geçtim. Hayatım orada değişti, farklılaştı. İlkokula gittiğimde şiiri bilen, birçok şiiri ezberden okuyan biriydim. O yıllar çok şey kazandırdı bana.

 

Peki, yaşadıklarınızla ne kadar sizsiniz?

Ne kadar hissediyorsanız, o kadar benim. Şunu bilmeniz lazım, yaşamadığım buna rağmen yazdığım eserler vardır ama ben onları hiç sevemedim. Onlar benim eserlerim içinde yer almadılar. Yani sırf yazmış olmak için yazdığım eserler oldu, onların bir anlamı yok. Sanat, edebiyat masa başında üretilmez, kalpte üremeli önce, içte türemeli türeyecekse. Gelişecekse önce ruhta olmalı. Önce ses olarak var olmalı sanatkârın içinde şiir. O ses sanatkârın içinde durdukça, sanatkâr adeta kendi ruhundan üflüyor. Benim şiirlerimden ruh halimi çıkarabilirsiniz, eğer öyle değilse uydurmadır, yapaydır.

 

Nurullah Genç neler yaşıyor da bu kadar içli çığlıklar yükseliyor?

Doğmuş bir bebeğin yüzüne baktım, ölmüş insanlar gördüm. Çığlık çığlığa ağladığım zamanlar oldu. Hayatın iki kutbu arasında gidip geldim. Kesinlikle donuk bir insan değilim, her şeyi en gerilimli haliyle dorukta yaşamayı seven birisiyim. Bununla birlikte ortaya koyduklarımın yaşantımdan etkilenmemesi elbette mümkün değil.

 

Şairlik kimliğinizin yanında akademisyenlik kimliğiniz de var, ancak siz daha çok şiirlerinizle tanınıyorsunuz. Bu durum sizde bir rahatsızlık uyandırıyor mu?

Tanınma bilinme adına rahatsızlıklarım yok. Şiirlerimi insanlara ifade etmek isterim ama alkışlanmak gibi bir istediğim olmadı. Şiirle ilgili düşüncelerim var, 17 şiir kitabını tek kitapta toplama hayalim var. Öldükten sonra bana dua getirecek, hayırla yâd edilmemi sağlayacak eserler ortaya koyabilmek istiyorum. Alkışlanmak derdim değil, ben öldükten sonra bütün dünya beni alkışlasa n’olur. Allahu Ekber sözünün ardından tüm büyüklükler bitiyor. Neyimiz var ki kibirle yürüyelim? Öyle beklentilerim yok, böyle olunca kimseye eyvallahınız da olmuyor.

 

Nurullah Genç deyince akla ilk “Yağmur” naat-ı şerifi geliyor, bu durum sizde nasıl bir his uyandırıyor?

Yağmur güzel bir şiir, öyle bir gerilim içinde yazdım ki… Ben Peygamberime (s.a.v.) niye bir naat yazmıyorum, yazamıyorum. Ben Müslüman bir şairim diyerek on yıl ızdırabını çekmişim. Sonra böyle bir yarışma oldu. 3 aylık bir sürede kendimi dışa tamamen kapatarak yazdım. Nasiptir, öldükten sonra arkamda taşıyacağım şiirlerden biri.

 

Yazılış sürecini hepimiz biliyoruz fakat “Yağmur“ oluşurken kafanızda önce kelimeler mi vardı yoksa tema mı?

Hep düşünüyordum, ben bir naat yazarsam farklı olmalı, hem bu günü hem geleceği anlatmalı. Her şeyiyle diğer naatlardan farklı olmalı. 1980–1990. 10 yıl.3 aylık bir inzivadır o. Bu fikirlerle yazdım.

 

Rüveyda en beğenilen şiirlerinizden. Özel bir hikâyesi var mı?

Her şiirin bir hikâyesi vardır. Rahmetli şair ağabeyimiz Dilâver Cebeci’ nin yazdığı ve kitap olarak da yayınladığı “Sitare” şiiridir çıkış kapısı. 1994’ te Osmaniye’de Güneysu şiir akşamları yapılıyordu. Dilaver ağabey Sitare şiirini okudu ama takıldım. Bu şiirde bir şey noksan diye düşündüm. Yolculuk esnasında yıldız anlamına gelen Sitare’ye ben olsaydım ne derdim diye düşündüm. Aklıma Rüveyde sözcüğü geldi, Rüveyda Rüveyde’den galattır. Rüveyda naif, güzel, ince, kırılgan anlamında. Erzurum’a döndüm. Herkesin bir Rüveyda’ sı var diye düşündüm. Herkesin kendisini adadığı bir şey var. Birisi için peygamberdir, birisi için Marx’tır. Birkaç gün bunu düşündüm. Ulaşıyor insan ama bir de bakıyor aradığı gibi değil. Herkesin bir Rüveyde’ si yani emeli, kırılgan noktası var, bunu ölüm perspektifli düşündüm. Hz. Peygamberin hadisi aklıma geldi, şiire bu düşünceyle başladım. Hz Peygamber ashaba insan hayatını anlatırken uzun bir çizgi çiziyor, diyor ki; “Bu insanın emelleridir” , Rüveydası bu kadardır yani. Kısa bir çizgi çiziyor “Bu da ömrüdür.”  diyor. Emellerine koşarken bir de bakarsın ki ölüvermişsin. “At vuruldu içim paramparça Rüveyda gölgelerin ardına sakladım kusurumu sen orada kayıtsızca gülümsüyor gibisin”

İnsanlar Rüveyda diye biri var şair bunu sevmiş diye düşünüyorlardır. Böyle bir şey yok. İnsanlara kızmıyorum, şiirlerimi sevdaları için dayanak oluşturabilirler. Hayal kırıklığına uğramasınlar diye çok açıklamıyorum.

 

 n_genc2

O halde yazarken okura yönelik bir beklenti içine girmediğinizi söyleyebilir miyiz?

Hayır, öyle bir beklentim yok. Şiir bir alana hapsedilmemeli. Okur dilediği gibi anlasın, buna kızmıyorum.

 

Tarih boyunca hemen her şair tarafından tanımlanmış olan şiir sizce nasıl bir anlama sahip?

Şairin şiirden başka kendisini daha etkin ifade etme yolu yok. Nesir bunu yapma kabiliyetine sahip değil. Ya iki mısra ile ifade edersin ya da sayfalar dolusu yazarsın. Yunus emre “Bir kebele büründüm, Yunus diye göründüm” diyor. Bundan iyi ifade tarzı olamaz. Şiir böyle bir şey, çok etkili bir ifade tarzıdır.

 

Günümüzde edebiyata olan ilgi arttı. Edebiyat dünyasının şuan ki halini nasıl buluyorsunuz?

İlginin artması güzel ama biraz derinliğin artması lazım. Derinliğin artabilmesi için de düşünce koordinatlarımızın hem değişmesi hem de gelişmesi gerekiyor. Yani bilgi sahibi olmak, o bilgiden yola çıkarak düşünce yeteneğini geliştirmek sanat ve edebiyatın derinliğini yakalayabilmek ve geçmişine vakıf olabilmek gerekiyor.

 

Şiirlerinizde büyülü bir sembolizm var. Edebiyat ve sanat akımları doğrultusunda siz kendinizi nerede görüyorsunuz? Bu akımlar şuan şairler tarafından tartışılıyor mu?

Hiçbir tartışmanın içine girmedim bugüne kadar. Türkiye de birtakım akımlar tartışılıyor zaman zaman. İlgilenmiyorum. Ben eserimi ortaya koyuyorum. Bir yerlere dâhil olmak çok umursadığım bir şey değil. Ben bu ızdırabı zaten çekiyorum ve yazıyorum.

 

Genç şairler şiir okumalarında nasıl bir yöntem izlemeli?

Bunun için dört şey söyleyeyim; bilgi, tecrübe, yetenek, motivasyon. Dördünün olmadığı yerde başarı olmaz. Çok yetenekli bir arkadaş var, bilgisi yok, o şiir yazamaz. Şiir, edebiyat bilgisi lazım. Gençlerin bu kriterlere bakmalarını öneririm.

 

Son olarak sizi sevenler ve dilhâne okurlarına bir mesajınız var mı?

En kalbi muhabbet duygularıyla selamlıyorum hepsini. Çok özel bir okuyucum var, onu biliyorum. Onlar da bilsinler ki Nurullah Genç kendilerinden biri. Ben onlardanım, onlar bendendir. Hepsine selam olsun.

BİLGE SAKİ-EFNAN KARADEMİR

01 May 2009 YOLCU
 |  Category: GENEL  | Tags: , , ,  | One Comment

Ve dedim kaybedecek çok da şey kalmadı geride. Hayat bana öğrettiklerini ne çabuk unuttun demesin diye bende bir daha onsuz adım atmadım yalnızlığa.

Bir yolculuk işte. Sancılı sevda sonbaharı ardından kara kış olacaksa göçmek gerekmez mi demiyorum.

Gitmek gerekse kal demedin üstelik yolcuyum kendimden öteye.

Yıldızlar artık sönük, ay hep de gölgesinde bulutların. Yağmur yağar, İstanbul caddelerine ve veda. Gitmek mecbursa gel demese de hem istenmediğin yere istemeye istemeye…

İstanbul’da gözyaşlarından yorgun. Ben de! Sorarlarsa sana kim git dedi diye. Bir ben bilirim kimse bilmesin. İstanbul sende sus! Söyleme kimseye.

 

Sonra devamını anlatayım vedanın. Gider. Bilmediği bir yerdir ve o dünyada kimsenin istemediği bir yerdedir. Kargaşa ve karamsarlık içine düştüklerinden yalnızca bir kaçı. Sordum bana da söylemedi hala İstanbul’la aralarında kalsın ve arasında bırakmış git diyeni de, şehrin gölgesi düşmüş aydınlığına, böyle de istemiş. Güneşin doğduğuna inanmadığı bir yerde. Kalbinde geçmişe dair tek acı kalmamış ve tek iz bırakmamış ellerinde buradan alıp götürdükleri ile birlikte. En son Vefa’da görmüşler. Herkesin bir kez yolu düşsün diyormuş ya Yahya Kemal mücadele bağrında Rusların işgal ettiği kıraathanelerin birindeyken, bir dilenci arsız el açarken. Vefa’dan sonra gören olmadı diyorlar. Sonra belki başka sular da dalgalanan hayat! Kim ister ki yerinden olsun böyle gidenler. Bir kayık, en son ona yoldaşlık eden İstanbullu, duymuşlar.

Gittikleri yerde ten rengi insan değeri vermemiş ona oralılarca bunu ben işittim.  Seneler evvel bir mektup aldım giden dostumdan halinde hal kalmamış derman yetmiyor artık duymaya duyurmaya yazmış. Gitme diyen olsaydı son cümlesi. Sızlatıyor mu vicdanını giderken ki hırsın. Bir damla yaş olsun gözünde be âdem.

 

Bir gün haberi geldi. O illetten ölmüş. Dilinde yine aynı ülfet; ‘Gitme diyen olsaydı’. Demediler sanmayın. Duymak istediği başkaydı. Mani olmak istemedi sanmayın. O da yoluna çıktı. Kal dedi. Dedim ya duymak istediği başka. Belki de görmeden inanmaz ya görmek istedi.

O bir istisna. Aşktı onun ki de kendine müstesna. Çekmedikçe olmaz dedi; o dünya cehenneminde küle karışmamak için bu dünyada yanmadıkça. Şimdi odur ki Aşk’tan öldü. Aşk kıyamadı kal da dedi. Ama önce dili yandı sonra yedi.

 

Neyi bekliyoruz ki daha. Ne kadar daha dilimiz yansın. Her gün döndükçe yenisine bir gün daha aktıkça ömürden aklınızda sorularda kalsa vicdanınızı bir kez duyun.

Aşkınız eksik olmasın ruhunuzdan ve ruhlarınız okusun yazdıklarımı.

 

 

                                     AYŞE YALÇIN

01 May 2009 KUKLA OYUNU
 |  Category: GENEL  | Tags: , , ,  | 2 Comments

kukla

 

Bir kukla oyunundan ibaretti yaşananlar.

İpler hep başkalarında, yönetim başka parmakların ucundaydı… Nefes alırken vermek için faiziyle ceza çekiyordu insanoğlu. Acı çekmek bile pahalıya mal oluyordu.  Kalbini kırıyor, parçalarını götürüyordu senden hayat… Yetmedikçe sana daha çok vuruyordu. Ta ki gerçek sevgiyi bulana kadar.

 

İşte o zaman kırıklarına aldırmaz olmayı öğretti hayat. Aslında yaşadığın değildi, yaşamaya mahkum edildiğindi… İşlediğin insanlık suçuna bedel bir ömür sınav, ve iraden yinede hep öndeydi.

 

Verilenin senden aldığı öçtü belki de çektiklerin. Çekmeyi hak ettiklerin. Her şeye rağmen sevgi değildi hak ettiğin. Ama en büyüğünü sahiplendin… Sahipliğinle seni oynatan ipler koptu tek tek. Kendi ayaklarının üstünde durdun. “Başardım!” dedin. Oysa başarmanı dileyen biri vardı bir yerlerde. Kalbine sevgiyi aşılayan kimlikle…

 

“Gecenin sonunda geçerken kaldırımları,

Sarıyordu yavaşça gökyüzünü kırmızı.

Uykusundan uyanıp çığlık atarken martı,

Yorgunca duyuluyordu yüreğin adımları.”

 

Var olmanın keyfiyle… Keşfetmenin keyfiyle… Kuklalıktan kurtulup, insan olabilenin artık değmeyin keyfine.

 

Elam E. Doğan

01 May 2009 SABIR DEDİM ÖYLE DEĞİL

Kullandığımız sözcükler bizi anlatır aslında, karakterimizin aynasıdır. Mesela; bıktım, sıkıldım, dayanamıyorum, yeter artık, yoruldum gibi kelimeleri sıkça kullanan biri için karakter tahlili yaparsak ilk olarak o kişiyi ‘sabırsız’ diye nitelendiririz. Hele de her yaptığını yarıda bırakıyorsa, vazgeçmeyi alışkanlık haline getirmişse bu kanımız artık kesinleşmiş olur. Artık yol alırken, eğer bu vasfa sahip kişi/kişiler varsa çevremizde önlemimizi ona göre alır her türlü vefasızlığa hazırlıklı oluruz, olmak zorunda kalırız. Keza hayat kısa, yol meşakkatli bizi bu yollarda heba etmeyeceklerle beraber olmada fayda var. Onları bırakıp kaçmakla da sorun çözülmez.

Ancak bu dertlere çare olabilecek bir teselli kaynağımız var ki O her zaman bize sabrı ile örnek olmuş, yaşadığı devrin güneşi olmuş yanındakileri her zaman aydınlatmış, ışık olmuş karanlıkta kaldıkları anda, kara sevdalılar gibi olup vazgeçmemenin ne demek olduğunu anlatmış çektiği bütün sıkıntılara karşı dimdik durarak.

Peki, kimdir emsalsiz sabır sahibi? Elbette Rabbin habibi ve Resulü peygamber efendimiz Hz. Muhammed’dir (sav). Taif’te taşlandığında, Uhud’da yüzüne miğferinin parçaları battığında, namaz kılarken başına işkembeler koyulduğunda; ellerini semaya kaldırarak söylediği tek bir şey vardı:’ Ya Rabbi onlar bilmiyorlar. Bilselerdi yapmazlardı’

Sadece bunlar değil elbette sabrının göstergesi; kendisine hakaretler etmesine rağmen Ebu Cehil gibilerinin kapısına defalarca gitmiştir Rabbini anlatmak için ve hiç vazgeçmemiştir kara sevdasından.

Sadece bunlar değil onun sabrını bize anlatan; daha doğduğunda yetim olması, daha sonra annesini ardından dedesini kaybetmesi ve bu hal üzere büyümesi ancak hiç şikâyet etmemesi de sabrının ayrı bir boyutudur.

Aslında onun sabrını tam olarak anlatabilmeyi çok isterdim ancak ‘sabrı’ hakkıyla yaşayamayan biri olarak belki bunları bile yazıyor olmam haddimi aşmama sebep olmuştur. Zira onun sabrını birazcık olsun anlatabilmek için önce biraz aç kalmayı öğrenip nefsi ıslah etmek sonra öğlen güneşi ile değil de yakamozla uyanmak lazım. Tabii bunlar da yetmez sabrı öğrenmeye…

Bilirsiniz ‘sabır ilk anda olandır’ demiştir Efendimiz (sav). Sizi bilmem ama ben sabırla ilk anda tanışmayı çok isterdim. Zira sonradan herkesin aklı gelir yerine ve formaliteden bile olsa bir ‘Hamdolsun’ deyiverir.

Peki, hamdetmek öyle bir kelimelik bir şey midir? Deriz ve biter mi? Gerçekten ‘Hamd’ edebilseydik sabretmemiz gereken şeyler çoğalır mıydı? Evet, elbette mü’min için dünya bir cehennem mü’min olmayanlar için de cennet idi ve musibetsiz yaşadığında mü’min, imanından dahi şüphe edebilirdi.

Ancak her şeyi bu zırhın ardında saklamak da doğru mudur? Hiç şekva ettiğimiz için musibetimiz bize sık uğrar olmamış mıdır? Peki, bunun bizim sabra karşı ilk tutumumuzla alakası olabilir mi? Bana öyle geliyor ki biraz var, maalesef var. Hakkıyla şükredemeyen bizler şüphesiz sabır konusunda da çok başarılı sayılmayız. Muhtemelen kelimeler de unutmuşuz onu, şöyle bir yutaktan aşağı indirememişiz. İnseydi eğer eminim daha farklı olurdu her şey, dertlerimiz gerçekten uğruna dertlenecek ve dertlenmesi gerekenler olurdu. Kırılmalarda hiç çıt seslerini duymazdık. Yüzümüz asık olduğunda eyvahlar dedirtirdik, ‘bu duruma sebep olan büyük, çok büyük bir dert olmalı muhakkak’ abesle iştigal etmez bu kimsedeki sabır dedirtirdik…

Ancak bu durum çoğumuz için bir hayal diyarı olabilir ama yine de ümit var olmak gerek, tarih az tanıklık etmemiştir böyle sabırdan kalelere ve tarih tekerrür etmeyi sever zannımca…    

 

                                                SAHRA ARAZ

01 May 2009 ALLAH`IM,BEN SİZE LAYIK KULLUK EDEMEDİM…

d

ALLAH`ım,ben size layık kulluk edemedim…Kulluk gibi ali ve kutsi bir vazifenin hakkını veremedim..İla-i Kelimetullah yolunda koşturma hayallerime toz kondurdum..Günahkar oluşumu itiraf ve ifade ederek ve merhametinizin gadabınızı-gazabınızı geçmiş olduğu gerçeğinden güç alarak bir kere daha dehalet edilmesi gereken kapıya,yani sizin o nurefşan kapınızın tokmağına elimi sürmeye geldim….

Ellerim kirliydi bunu yaparken..Yüzüm yoktu aslında o kapının eşiğinde içeriden gelecek cevabı beklerken ama dedim ki;O benim Rabbimdir..O bağışlayan,merhamet edendir..Günahlarımızı-sürçmelerimizi-sapmalarımızı o engin şefkatiyle affedendir….İşte bu inançla huzurunuza geldim…Kul olamayaşımı itirafla geldim..İnsan olmamdan sadır olma sorumluluklarıma karşı gaflet içinde bir ömür sürüşümü itirafla geldim…

Beni huzurunuzda af nimetiyle taltif eder misiniz ALLAHım ? Sadece beni değil,senden af ve afiyet isteyen herkesin günahlardan ötürü pas tutmuş kalplerini günahlardan arındırıp-paklandırıp af nişanıyla onları taltiflendirir misiniz ALLAHım?

Kararmış kalbim artık seni ister,ruhum seninle üveyk olup ötelere uçmak ister..Kalbim Esma-ul Hüsnanla itminana ermek ister…Artık adını her anışta ürpermeyen bu kalp ürpersin ALLAHım,artık hiç durmadan haşyetle atar hale gelsin ALLAHım…

Bana soracaksınız kulluk akdini yerine getirdin mi diye ? Bu suale cevap verebilecek cesaretim yok ALLAHım…Kulluk sözleşmesine muhalif hareket ettiğimi pekala siz de biliyorsunuz..Hal böyleyken size kulluk edemedim ya da etmedim ifadesini kullanmak zorunda kalışım beni büyük bir pişmanlığa ve büyük bir mahcubiyete sevk edecek ki;böyle bir anı ne bana ne de diğer bütün müslüman kardeşlerime yaşatmayınız ALLAHım…

Kulluk sözleşmesini hiçe almak gibi birşey olan böyle bir havayı bana ve tüm abi ve ablalarıma yaşatmayınız ALLAHım…

Ne diyeyim bilemiyorum ki..Ne yazayım bilemiyorum ki..Kulluk gibi şerefli bir paye ile şereflenmek ve onurlandırılmak imkan ve fırsatını nefsime yenik düştüğüm için değerlendirememekten sadır olma üzüntümü ben nasıl anlatabilirim ki

Gözlerim yaşlarla ıslanmalı değil mi şimdi ? Bunun için tam sırası değil mi? Ağlamak gerekmiyor mu şimdi ? Hıçkırıklara boğulup gitmenin tam sırası değil mi? Bence tam sırası…:(

Pür-melalimi gözyaşlarımdan başka kim-ne anlatabilir ? O gözyaşlarıma yüklediğim pişmanlığımı kelimelere dökebilirim mi sanıyorsunuz ? Bu mümkün mü sizce ? Bence mümkün değil…

Hem de hiç mümkün değil…:(

AHMET EMİN

01 May 2009 BENİM HİKAYEM SENİNLE BAŞLIYOR

’Benim hikâyem seninle başlıyor’’* diyordu. Evet, benim hikâyemde seninle başlıyor. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde diyerek, o çocukluk masallarıma hiç de benzemeyen bir hikâyenin seyrini kana kana içip sana geleyim.

Ben senden bir zerrenin kokusunu aldığım gün peşine düştüm. Âşıklarının hapishanelerinde mahpusluğum başladı. Elsiz ayaksız, soluksuzum, şu kelime yangınına dur diyebilecek yüreğim yok, yüreğim paramparça. Utançtan gayretim heba oldu gitti.

Mahcupluğumun çirkinliğiyle, yanmaya olan istidatsızlığıma rağmen şu içimde binler söyleyen, şu bitmek bilmeyen kaosu nasıl susturabilirim? Aynalardan yüz çevirmeyi bilmeyen ben, kalbini aynalarda görebilse Anka gibi kanatlanır mı acep?

Ben bir an bulabilseydim senli bir liman, hiç çıkar mıydı, savrulur muydu avuçlarımdan bu kadar densiz kelime? Hiç feda eder miydim bunca günahı firavunların heybesine? Bana git deme n’olur, ben heybemi gitmemek için hazır tutuyorum.

Çok hastayım, ömrüm beyhude yollarda derman aramakla geçti. Geriye senin derdine düşen, sana pervane olan âşıklardan olamamanın ah’ı kaldı. İçim çok acıyor, sana seni istediğimi nasıl söyleyebilirim. Diline günahın cezbesi bulaşmış birine inanır mısın? Ki cezbe Leyla’ya kavuşmak içindir…

Seni içimde görememenin yorgunuyum ben. Nasıl aynalardır bunlar, düşüme girince gözlerim kamaşır, bir an idrak etmeye gücüm yetmez. Âdem’den beri kaç biçare benim gibi sürünüp durmuştur, şu kan kızılı çöllerde?

Sana seni istediğimi nasıl söyleyebilirim? Şunu bil istiyorum sadece. Seni kendimde görememenin, körlüğün yorgunuyum ben. Aşkın gelip zerrelerimi aydınlatan güneşini beliyorum. Seni yürekleri titreyerek ananların yoluna götür.

Bak gör halimi, bıraksan fena olacağım, bana senin isminde fena olacağım bir yolu öğret…

Lütfet ben de Yusuf’a öykünen bir harf olayım. Aşk’a karşı korunaklı kıl beni. Beni derdine düşür. Hasretten paramparça ellerimi ve kalbimi avucundan bırakma. Çünkü sen bilirsin ki ben senden bir zerrenin kokusunu aldığım gün derdine düşerim. Ve hikâyem başlar

 

 

*Sadık Yalsızuçanlar, Cam ve Elmas

 

 

BİLGE SAKİ

01 May 2009 SEVDA GÜNCESİ

sevda-gancesi

        Yine kırgın, sönük ve paramparça bir hayatın ortasında savrulup gidiyorum..Kırık,dökük umutlar paramparça hülyalar kırlangıç kanatlarında sıcak ülkelere doğru hüzünlü bir yolculuk yapıyor. Ümitsizliğe inat, taptaze ümitler bekliyor onları sıcak coğrafyalarda.

        Her geçen gün biraz daha yaşlandığımı hissediyorum ruhumun kıvrımlarında. Her ne kadar dik durmaya çalışsamda, iki büklüm olmuş ruhumu dik tutmayı beceremiyorum. Nereye baksam o, nereye gitsem o ve bütün çıkmaz sokaklar ona çıkıyor. Napolyon’un Josephine yazdığı mektuplar kadar özlem dolu bir yürek taşıyorum ona. Koşarken sendeleyip yere serilen küheylanlar gibi yenilgi hüzünleri sarıyor bedenimi,

         Kaybedilmiş her şey adına avuçlarıma gül yaprakları doldurup savuruyorum ona doğru, belki bir can , bir diriliş üflüyorum onun benden habersiz gönlüne ..Değil mi ki başlangıçlar onadır ve dönüşler ona ..

         Aşkın kutsallığını anlatıyorum mühürlenmiş kalplere. Bir tılsım, bir sihrin var oluşu itiyor beni kelimelerin uçsuz bucaksız dünyasına ..Konuşmaktansa kelimelerin ruhunda barındırdığı bilmecelerle anlatmak istiyorum her şeyi ona.Biraz çıldırmışlığın meramı değimlidir zaten yazılar ve şiirler .Beynimde kurguladığım yolcuklar ,alıp başını gitmeler ,gidipte dönmemelerin sırları aslında burada gizlidir..

         Yüreği yanmış, hasrete Dilbeste olmuş gönüllerin sığınacağı coğrafyalar hayal ediyorum, kutuplarda soğuktan kavrulmuş esmer delikanlılarla birlikte sevdasız coğrafyalara yazdırmak istiyorum adımı.

         Sevda ne yüce duygudur. Sevip de sabredenlere sonsuz bir hayat bahşedilmiştir sıratın öbür ucunda. Orada anlamı yoktur, boş odaların, aşkın, karşılık bulamamanın orası sadece ücrettir. Çektiğin derdin ve tasanın başkaları tarafından ödenmiş faturasıdır adeta..

         Bazen bir tufan istiyorum Rabbimden sevdalıların içinde olduğu bir gemiyle alıp başımı gitmek istiyorum. Arkamda kalanları düşünmeden, nisan yağmurlarıyla bir sabah farklı bir mekânda uyanmak geçiyor içimden.

 

 

 

                              MEHMET AKİF BALTACI

01 May 2009 AY DÜŞÜNCE
 |  Category: DENEME, GENEL  | Tags: , ,  | 2 Comments

Karanlığın örttüğü cadde bereket yağmurlarıyla nurlanıyordu. Gözyaşlarım yağmurla yarışıyordu. Gökten inen yağmur damlaları yeryüzünü gözyaşlarım da ruhumu temizliyordu. Ve içimde bir fırtına kopuyordu. Irmakları taşıran ağaçları yerinden oynatan ve etrafımı sıkıca saran baş döndürücü bir fırtına… Suratıma çarpan serinletici bir hava belki de şefkat tokadını indiriyordu yüzüme sarsmadan götürüyordu beni geçmişe. Bitmez dediğim günler bitmiş, geçmez dediğim zaman benden öne geçmişti. Geride bıraktığım güzel anıların sıcak nefesini ensemde hissederken, avucumda tuttuğum geleceğin anahtarı tüm soğukluğuyla varlığını kabullendiriyordu bana. Yeni bir kapı daha açacaktım sahte dünyamda, geçmişe gömemediğim anılarımla devam edecektim yoluma.Bende iz bırakan keskin çizgilerin acı yüzleri bana dönük, tatlı yanları hep yanımda…

Devam edeceğim yoluma! Yolcu erzaksız çıkmaz ya, ben de mutlu anılarımın ruhumu doyurucu hissiyle adım atacağım bu yolda. Rüzgârın ıslık çalan melodisine bir de söz yazacağım. Gözlerimin kendini hırpalayışına inat dudaklarımdan dökülecek hoş bir seda. İçinde ‘elveda’ kelimesi geçmeyen bir ayrılık türküsü tutturacağım. Kalbimde annemin küçükken öğrettiği duayı mırıldanacak bağıra bağıra.  Öyle bir musiki saracak ki etrafımı içinde bulunduğum oyunun tüm büyüsü ortadan kalkacak. Sisli bir havada derinden bir  ‘ah!’ çekip patlayan volkan gibi üfleyeceğim karanlıkları, alevlerinin ağaçların köklerine kondurduğu buseyi ben de dostlarımın kalbine yerleştireceğim tüm yakıcılığıyla…

Samimiyetimin en ateşli olanları kökleri en derinden birbirine sarılmış olan ağaçların yapraklarını kovalayacak. Bir hüzün kızıllığının altında sararacak yapraklar. Bir zamanlar damarlarında dolaştırdığı havayı yaşam kaynağı olarak bana sunan yapraklarım ve sırf ben her aynaya baktığımda tebessüm etmenin ne kadar güzel olduğunu hatırlamam için bana tebessüm eden hilalin hiç unutmayacağım simasını. Ve ben şimdi gecelerimi nurlandıran ve gündüz vakti görmesem de varlığıyla teselli bulduğum aydınlığın yansıtıcısına veda ediyorum. ‘Elveda’ demiyorum çünkü bu veda aslında bir buluşmanın randevusu. Sonsuz, sınırsız, kuralsız… Hep sevgi kokusunun buram buram yayıldığı bir diyar… Ben bu diyarın anahtarını bulmanın umuduyla ayrılıyorken bana can veren nefesin sürükleyiciliğinde derman buluyorum. Bu nefesin ilk can verişte kalbime yerleştirdiği iman yumağını bir parçasıyla bir köprü kurmaya çalışıyorum cennet mekânına.   

 

                                   ZÜMRA TOPRAK

01 May 2009 İNSANLIK HALİ “VAV”
 |  Category: DENEME  | Tags: , ,  | Leave a Comment

vav2

Bursa Osmanlı devletinin ilk başkenti. Uzun zamandır görmek istediğim fakat gitmek nasip olmayan bu şehre cumartesi  günü arkadaşlarla gitme fırsatı buldum.  Bursa denilince hemen akla Uludağ gelse de, Bursayı Bursa yapan camileridir, Ulu Camisidir…

Camiden içeriye girdiğinizde sizi bir ihtişam duygusu kaplıyor. İnsan farklı bir enerjiyle sarmalandığını o an hissedebiliyor. İç mekân süslemelerinde en güzel camilerimizden diyebiliriz. Cami içerisinde tam 192 hat levhası var. Hat yazılarından birini incelemek istediğinizde dakikalarınızı ayırmanız gerekiyor. Bizim de en çok dikkatimizi çeken hat sanatıyla “Vav” harfinin bir çok yerde iç içe kullanılmasıydı. Efendimiz dahi  bir hadisi şerifinde  “ “Vav” harfiyle başlayan kelimelere dikkat ediniz sorumluluk gerektiren işledir” diyerek “Vav” harfinin ne kadar önemli olduğuna da  dikkat çekmiştir. Bu kadar çok kullanıldığına göre bir sebebi vardır dedik ve sebebini araştırmaya koyulduk…

“Vav” harfi, ALLAH’ın Vahid ismini ve birliğini simgeleyip ebcet hesabına göre 6 rakamına denk düşmekte. 6 sayısı ise burada imanın 6 şartına işaret eder..

Gördük ki dikkatli bakıldığında insanın yaradılışında “Vav” harfinin hikmeti de büyük.” Vav” bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer.  Anne karnında İnsan iki büklüm olunca rahat eder kim düz olarak yatılan mezarda rahat edebilir ki….

 Kulluğun manası “Vav”dadır. Rabbine karşı mütevazi bir şekilde halini anlatıp derman dilenmesidir.”Vav” Kısacık ömrü hayatında kendisini yaradılış gayesini unutan insanın dünyevî ne kadar duygu ve arzusu varsa hepsini gönül kafesine hapsedip kendisini yeniden keşfe çıkmasıdır…  Bir zamanlar ayağının kayıp da yolda düştüğü yerden kalkarak yola devam etmesinin ifadesidir “Vav”.  Kendisine yabancılaştığı özünden uzaklaştığı ölümü hatırlamamak için kendisini dünyaya kaptırdığı her şeyi bırakarak ölmeden önce ölüme kanat çırpmanın ifadesidir… ölünce elif gibi  kabirde dosdoğru olmanın anahtarıdır “vav”.

 

“Vav” gibi mütevazi olmak duasıyla…

 

              EFNAN KARADEMİR

01 May 2009 GÜL BAHÇEMDE BARİKATLAR

Bir dağ başı yalnızlığı yaşamak istiyorum bazen…

 

Evet, bir dağ başında, yalnızlığımla baş başa, gözyaşlarımı akıtabileceğim ve kimseyi üzmeden ağlayabileceğimi bildiğim bir yer düşlüyorum bazen…

İçime akıttıklarımı kimseyi üzmeden dışarıya vurabileceğim, bir parça gökyüzünün bana ait olduğunu bildiğim ve gece ya da gündüz fark etmeden sıcacık sarılıp sarmalandığım bir yer düşlüyorum bazen…

 

Biz olduğumu unutmadan yalnızlığımı yaşamaktansa, onu gizliden gizliye içimde sarmaktansa, dışarıya vurmak istiyorum, rüzgar kokan ve deniz tenli hülyalarımı anlatmak istiyorum bazen… Bütün hırçınlığımı, hoyratlığımı, acımı, sevdamı haykırmak istiyorum doyasıya…

 

Kalbimi atmak, fırlatmak istiyorum benden uzaklara. Acısını hissetmeyeceğim yerlere doğru… Uzaklara, çok uzaklara… Başımı kaldırdığımda auroralarım olsun istiyorum bana ait, yıldızlar benim için göz kırpsın istiyorum, sadece benim için yağmur yağsın, dolunay benim için doğsun istiyorum… Çok şey istiyorum dileklerimin gerçekleşmeyeceğini bile bile. Gözlerimi yerden kaldırdığımda ara sıra onun gözlerini bulsunlar istiyorum. Bir gül bahçem olsun istiyorum ve gülleri sadece benim için açsın, benim için koksun istiyorum.

 

Bir hınzırlık var bu gün benim içimde

Diğer insanları düşünmek gelmiyor içimden nedense. Sebepsiz bir kızgınlık, acı bir hüzün var içimde, bende eğreti duran, bir durgunluk dışıma vuran, yukarılardan üstüne düşecek bir damlayı bekleyen su birikintisi misali, içinde gizli bir özlemi saklayan ve sakladıklarından kendisi de bihaber olan…

Haberdar olmak istiyorum,ama haber nedir bilmiyorum, görmek istiyorum ama,gözerim itaat etmiyor bana, duymak istiyorum sesini ama kulaklarım işitmiyor dediklerini, benliğim öylesine seninle dolu ki!!

 

Sana gelmek istiyorum, ayaklarım geriye gidiyor, ellerimi sana uzatmak istiyorum, hani ışığa uzanır gibi, karanlıklar sarıyor hemen çevremi, engeller kuruyorlar, barikatlar var sana giden yollarımda.

 

Kalbim sen diye atıyor, benliğimde bir tek senin ismin yankı buluyor, lalezarım sensin, gül bahçemde açan en nazlı çiçeğimsin…

Ama seni bulamıyorum…

Yoksun…

 

Garip ama yokluğun bile beni mutlu etmeye yetiyor. Bana seni beklemek bile kafi geliyor. Sabahlarımda sana uyanıyorum, rüyalarım sana zimmetli, gecelerim seninle geçiyor, hayatım tüm dakikalarım ve saatlerim sana kenetli…

Sensin bir tek hülyam dediğim ve seninle doluyum yalnızlığımda bile. Başka ne dileyip isteyeyim? 

                                           KATRE GÜLSÜN

01 May 2009 BeKLeNeN’e…
 |  Category: DENEME  | Tags: , ,  | Leave a Comment

            beklenen

        Beklemenin ne denli zor olduğunu seni beklediğim yılları hesaplayınca daha iyi anladım..ne kadar da zordu SEN’den ayrı kalmak ve geçen her anı SENsiz yaşamak.. SEN’i,zamanın olmadığı bir zamanda tanımıştım.. adını anmıştım ve nedense hep o anmalarda kalmıştım..

       Hiçbir güzelliğe benzetemiyordum SEN’i.. hayal edemiyordum.. sadece ve sadece geleceğin günü hasretle bekliyordum.. öğrendiğim o güzel adını anarak büyüyordum.. ben büyüyordum ve içimdeki SANA hasretlik daha da büyüyordu.. her geçen günü hesap ediyor,tüm çıkmaz hesapların ortasında kendimi buluyordum.. SENsiz geçen her dakika ömrümden ömür götürüyordu ve ben kalan eksik yanlarımla SENsiz yaşamayı öğrenmeye çalışıyordum..

      Bazı zamanlarda özellikle Nisan ayında herkes SENden daha çok bahsediyordu.. SENin sevginle dolan insanlar birbirlerine gül dağıtarak hiç duyamadığımız kokunun kokusunu duymaya çalışıyor ve boşuna uğraşıyorlardı.. bense bunları hiç mi hiç anlamıyordum.. dedim ya ben SEN’i zamansız bir zamandan beridir hiç kimsenin beklemediği biraz korku ve biraz da ümitle bekliyordum.. korkuyordum çünkü dünya hayatında yaptığım işlerden utanıyor yüzüne nasıl bakarım diye düşünüyordum.. ümitliydim çünkü SEN alemlere rahmettin  ve ümmetini severdin.. SANA ulaşmak için farklı farklı yollar deniyor, bir türlü ulaşmayı beceremiyordum.. bir gün belki kokunu duyarım diye tüm güzel kokuları odama sıktım.. ne yaptıysam SEN’in kokun gibisini bulamadım.. SEN’i görememiştim hiç değilse kokunu duyabilseydim dedim..

       Demek yetmiyordu bazen belki de harekete geçmek lazımdı..bende bundan vazgeçip konuşmalısın dedim.. ve bekledim.. neden gelmesin ki dedim? O kim çağırırsa koşa koşa gelir, bunca yıl beklenmiş davete muhakkak ki icabet eder dedim ve bekledim…bekledim…

      Eminim ki gelmiştin ama SEN’in o gelişini maalesef ben görememiştim.. görememenin hüznüyle beklemeye devam ettim..

     Yıllar geçti..

Bekledim…

Bekledim…

Bekledim…

…………………

…………………

Efendim…! Karşıdan nazlı nazlı gelen SEN misin?

 

                        Yıllardır gelmeni bekleyen

 

                                      YAĞMUR GÜLEN