Archive for ◊ Haziran, 2009 ◊

02 Haz 2009 EDİTÖRDEN
 |  Category: GENEL  | One Comment

    Besmeleyle başladığımız yolculukta, bakışımızı gürültülerden arındırıp, sessizliği bürünerek hayal sarhoşluğumuz içinde sekizinci sayımızı da koyuyoruz sofraya…

   Soyut bir ifadeyi kelimelerin ütopik dünyasına güvenerek, ellerimizin de hislerimiz kadar algıladığı bir anlama çekiyoruz. Dilhâne gönül evimiz

   Bu sayımızda Hekimoğlu İsmail ile söyleştik. İlerleyen yaşı ve yakın dönemde geçirdiği rahatsızlıklara rağmen Timaş yayınevindeki odasında çalışmalarını sürdürüyor ve misafirlerini kabul ediyor. Birkaç dakika yardımcısını gözlemlerseniz Hekimoğlu İsmail ağabeyin gün içinde ne kadar yoğun çalıştığını kolaylıkla anlayabilirsiniz. Bizlere de değerli vaktinden ayırdığı için ağabeyimize Dilhâne ailesi olarak teşekkür ediyoruz.

    Sofradan bahsetmiştik ya, Dilhane sofraya yeni oturanlardan. Bir de aynı sofranın müdavimleri var… Ay Vakti bunlardan birisi ve –üzülerek söylüyorum- geç keşfettiğimiz dergilerden. Aynı zamanda sofradaki ağabeylerimizden. Ay Vaktini Üsküdardaki o sıcak mekânında ziyaret ettik. Editörü Şeref Akbaba hocamızdan dinledik hikâyesini. Bizim için de kesinlikle yol gösterici olacağına inandığımız Ay Vakti’ ne ve Şeref hocamıza içten yaklaşımları için şükranlarımızı sunuyoruz.

Muhabbetle…

BİLGE  SAKİ

02 Haz 2009 HEKİMOĞLU İSMAİL İLE SÖYLEŞTİK

dsc_0028-copy

İlerleyen yaşına rağmen enerjisinden bir şey eksilmeyen, Timaş yayınlarındaki odasında kitap ve makalelerini yazan ve misafirlerini kabul eden Hekimoğlu İsmail ile söyleştik. Derdini seven, kendisini inandığı gibi yaşamaya adayan, yaşadığı rahatsızlıklara rağmen vazifesini sürdüren ve kafamıza takılan her soruyu sormamız için bizi yayınevine davet eden Hekimoğlu hocanın enerjisine hayran kaldık. Ondaki iştiyakı sözlerimizle anlatmaya kani değiliz, bu sebeple onun sözlerine kulak verdik. Yanından ayrılırken buruk hislerimizle kendisine daha uzun, hayırlı bir ömür diledik.

 

Hekimoğlu İsmail’ in insanlara anlatmak istediği nedir?

Nasıl ki her varlığın bir vazifesi vardır, yaratılış amacı vardır. Hekimoğlu İsmail’ in de vazifesi vardır bunlar; birincisi ilim ile dinin ayrı olmadığını göstermek. Okuldaki ilim başka camideki ilim başka olamaz. İlimler Allahın yarattığını anlatır, Allahın yarattığı ilimler dinsiz olamaz. Mesela fizik, kimya maddeyi anlatır, maddeyi yaratan Allah tır. Fizik, kimya okumak bir nevi ibadettir. İkinci vazife vahiyle aklı bütünleştirmektir. Aklın en önemli vazifesi Kur’anı anlamaktır. Kur’an’ı gönderen Allah’ tır, Kur’anı anlamak için de Allah bize aklı vermiş. Akılla Kur’anın bütünleşmesi lazım. Üçüncüsü ise tezgâhla cami bütünleşmeli. Şu anda Filistin de bir sürü cami var ama Yahudiler onları bombalıyor. Bu adamlar camiyi yaparken camiyi nasıl koruyacaklarını düşünmemişler. Mesela çok şaşaalı camiler yapıyorlar. Karadeniz’de küçük köylerde kocaman camiler vardır. Ben gidip o camilerde namaz kılmıyorum. Aslında İslamiyeti yanlış anladığımız için biz böyle sürünüyoruz. Hristiyanlar soruyor  “En büyük din İslamiyet değil mi?”  “Evet” diyorsun  “Peki niye Müslümanlar böyle perişan diyorlar?”. Müslümanların İslamiyeti yanlış anlamasından kaynaklanıyor.

 

İsmail Hekimoğlu için İslami kesimde romancılığı ilk başlatan kişi diyebilir miyiz?

Evet, benimle başladı bu gelenek. Benim torunum Tuğba Edebiyat Fakültesinin bitirdi, “Fakültede benim ismim geçiyor mu?” dedim “Evet dinci romancıların basında geliyorsun.” dedi. Dinci, muhallebicilik gibi olmuş, ben dinin ticaretini yapmıyorum muhallebici demek muhallebi yapıp satandır. Dinci demek dini satıyor demektir, biz dindarız, dinci değiliz. Romanla hikâyeyle şiirle İslamiyeti anlatmak diğer vazifem edebiyatı dine alet etmektir.

 

Bir röportajınızda bu devirde gençlerin âlim olmamalarına şaşırıyorum demişsiniz. sizce sebebi nedir?

Evet, günümüzde gençler her türlü imkâna sahip. Artık bedava kurslar var ilim tahsil etmek için. Ben gençliğimde gramofon bulabilmek için aramadığım yer kalmamıştı, yoktu o zamanlar. Şimdi gençlerin kafası havai. İmkânlar var ama talep yok.

 

Minyeli Abdullahı yazdığınızdan beri günümüzde neler değişti?

Romanla ıslama hizmet edileceğini ben gösterdim İslam tarihinde yoktu böyle bir şey. İslam tarihinde kitap deyince akla hadis ayet gelir. ben Minyeli Abdullah’ ı yazdığım zaman gizli yazdım arkadaşlar beni görmeyince nerede olduğumu sordular ben roman yazdığımı söyleyince dediler roman kafir işidir gavur işidir ne kadar bozulmuşsun dediler. Hâlbuki Avrupa’yı bugün ki duruma getiren romanlardır. Niye roman çünkü romanda her şey yazılır. Mesela dün bir hanım dedi ki ben Sibel’ i okudum hayatımı değiştirdim bende Sibel gibi yaşamaya başladım.

 

Romanla insanları hidayete ulaştırmak mümkün mü?

Kısmen mümkündür. Benim, Ahmet Günbay Yıldız ‘ın ve bu camiadaki birçok yazarın kitaplarıyla İslama yönelen insanlar var. Bunu görmezden gelemeyiz. Bir bayanla tanıştım geçenlerde, benim Sibel isimli kitabımı okumuş, “Bütün hayatım değişti.” dedi.

 

Kesinlikle okunulması gereken kitaplar hangileri sizce?

Okunmayacak kitap yok. Kitabın zararı olmaz. Adama göre kitap zararlı olur mesela biri Mevlana mesnevisini okur, kalbi ferahlar. Biri batılı bir roman okur, oradaki kötü hayata bakıp kendisini o hayattan sakındırmaya çalışır. Hangi kitap olursa olsun okumak önemlidir.

 

Sizce edebiyatta gaye ne olmalıdır?

Her şey İslama, her şey Müslüman’a hizmet etmelidir.

 

Son olarak sizi sevenlere ve dilhane okurlarına ne söylemek istersiniz?

İnsan gayesine hizmet ederek yaşayıp, bir şeyleri dert edinerek çabalamalı. İsteğimiz budur.

 

EFNAN KARADEMİR-BİLGE SAKİ

02 Haz 2009 İNSAN NİYE İNANIR?
 |  Category: GENEL  | Tags: , , ,  | One Comment

aysel-yazi2

Bu soruyu kime sorduysam benzer cevaplar aldım;’ inançsız kimse yoktur herkes bir şeylere inanır bu duyguyla yaşar, inanmıyorum diyenler bile bir şeyin olmadığına inanıyorlar’. Elbette ‘inanmayanlar’ diye tabir edilen kişilerin yorumu farklı; bazen bu söylenenleri bir kelime oyunu gibi düşünüp kaçıyorlar, bazen de din adına söylenen her şeyi daha başta, dini reddederek kabul etmiyorlar. Ancak bu tip söylemler bize daha çok alim bir zatın eserlerinde misal olarak verdiği deve kuşunu hatırlatıyorlar; deve kuşuna sen kuşsun uç dediklerinde kanatlarını kapatıp,” hayır ben kuş değilim deveyim bakın kanatlarım da yok” dermiş, madem devesin falanca yükleri taşı dediklerinde ise kanatlarını açıp” deve değilim bakın kanatlarım var ben bir kuşum” diyerek her seferinde kaçmak için bir bahane bulurmuş. İşte ‘inanmayanlar’ diye tabir ettiğimiz ve enaniyetlerinin doruğunda yaşayan bu insanlar, tıpkı deve kuşu gibi bazı yükümlülüklerden kurtulmak için her seferinde bir şeylerin ardına sığınmaya çalışarak kaçıyorlar.

Yine Allah’ı (cc) inkâr eden, farklı bir kaynakta ise insanların inancı hastalık ve ölüm zamanlarında sığınacak bir liman olarak gördüklerini ve bu sebeple inandıklarını söylüyor. Belki kendi bakış açısından haklı görünebilir ancak çok eksik bir yönü var; inanan insanların tamamı hasta mıdır? Evet, hepimiz şüphesiz ölümü tadacağız. Ancak hangi akıl sahibi Allah’a olan inancımızı sadece hastalık anına sığdırabilir. Hem bu kupkuru bir inanç değildir ki inancımızın etrafı yemyeşil sevgimizle kıpkırmızı güllerle süslüdür. Aslında bu insanlar Allah’a inanmanın lezzetini alabilselerdi eminim bu tadı bir daha bir daha tatmak ister ve ömürlerinin sonuna kadar ağızlarından düşürmezlerdi. Amma velâkin bunu anlayabilmek için önce bilmek gerek güzeller güzelini…

Her şey bir yana aslında inanmayanlar yaratıcının en büyük ispatıdır. Nasıl mı? Mesela Darwin ‘in doğal ayıklanma yolu diye anlattıkları gören gözler için inanmanın yolunu gösterir. Zira bazı bilim adamları bu konuda araştırma yaparken yüce yaratıcının; birbirine benzer gibi görünse de aslında her bir varlığı nasıl ayrı ayrı özelliklerde ve güzellikte yarattığını fark ederek iman etmişlerdir. Yanılmayı ve mağlubiyeti hazmedemeyen bedbahtlar ise inkâr sularında boğulmuşlardır. Zaten  ‘gen’ in bulunmasıyla çürüyen bu teoriyi günümüze kadar getiren de bu gurur ve yüksek egodur. Keza biraz araştırılınca Darwin’in, ortaya attığı teoriye sonradan kendisinin bile inanmadığını ancak sahip olduğu ünü kaybetme korkusuyla bunu itiraf edemediğini görebilirsiniz.

Elbette sadece bu teoride değil birçok felsefi konuya imanın ışığı ile bakabilirsek felsefenin bizi tefekküre getireceğine şüpheniz olmasın. Çünkü ister ‘big bang’e inanın ister ‘idealar’ dünyasına, bütün düşüncelerin nihai durağı –görebilene- Yaradan’dır. Tıpkı arka ayakları kırık bir sürü sandalyeyi birbirine dayadığınızda sıranın sonunda tüm sandalyelerin ayakta kalabilmesi için dört ayağı da olan bir sandalye olması gerektiği gibi…

İnanmayanlardan – farkında olmasalar da- gelen diğer bir inanç ve Yaradan ispatı da ilgili kişilerin kalplerindeki ‘inanma istemi’ dir. Zira insan aciz bir varlıktır ve hep bir şeylerin koruması altına girmek ister. Bu koruma eylemini gerçekleştirmesi istenen ‘şey’ in ne olduğu ise genelde kalplerdeki inanma isteminin kendince bulduğu yolun sonunda ortaya çıkar. Kalp gittiği yolda Yaradan’ı bulmaz ise yalancı korunaklara sığınır. Bu kimi zaman bu bir put olmuştur ya da bir çeşit hayvan, kimi zaman bir teori ya da bir akımın öncüsünün fikri olmuştur ama hep bir şeyler olmuştur. Hatta ‘ben hiçbir şeye inanmam’ diyenler bile inanmamalarının gücüne yaslanmışlardır veya bunun yerine parayı, şanı, kariyerini ya da hobi edindiği ‘şeyleri’ koymuştur.

Özetle şu veya bu şekilde insanoğlu hep inana gelmiştir hiç inanmadığı bir devir hatta an olmamıştır. Çünkü ‘istemeyi’ istemeyi bile ancak dilediği zaman nasip ettiğini Kuran-ı Kerim’de beyan eden HAK Teâlâ inanma istemini bizimle beraber yaratmış ve kalbimize koymuştur. Yazının başlığı olan ’insan niye inanır’  sorusuna cevap vermek haddim değil ama belki bu yaradılıştan gelen inanma istemi bir fikir edinmemize yardımcı olabilir ki birçok kişinin bu konuda hem fikir olduğunu söyleyebiliriz. Bu sebepledir ki İnanmadıklarının iddia edenler için üzgünüm ama kimsenin inanmamak gibi bir lüksü yok. Ancak Allah (cc)’a inanmak bir lüks olabilir. Bu lükse daima sahip olanlardan olmak duasıyla…

SAHRA ARAZ

02 Haz 2009 AKIL KÜLTÜR VE VİCDAN

Kalbini yitiren vicdanını duyamaz.
Gençliğimiz ve aklımızda canlanan onlarca soru, içimizde kıpırdayan onlarca duygu. Öyle ki artık aklın süzgecinden geçiriyoruz kalbimize aldıklarımızı bile.

Birkaç küçük hayıflanmanın ötesine geçemez belki yazdıklarım. Kaldırıp başımızı karşıdakilere baktığımız zaman ayna tutup kalbimize dönersek, çığlık çığlığa olan bir vicdan görebilecek miyiz?
Kalbimizi yitiriyoruz. Hem de bu umurumuzda değil. Aklın egemen etkisi, kalbin titreyen sesini bastırıyor. İnsan artık öteye geçti; insanlığının kurdu. Dünyanın sermayesi insan aklı. Kalbî olan ne varsa aklın terazisinde hafife alınıyor. Değerlerimizi kaybedeceğimiz insanın kemirici olduğunu söyleyen Hobbes’tan bu yana bilinen bir gerçek kanımca. Maddeci önkabuller, geleceğe ilişkin beklentilerimize ket vuruyor. Geçmişin anlam yüklediği değerler kümesi geleceğe bakanların ayaklarına düştü. Onlar gözlerini açtılar ama kalpleri mühürlü yine de göremeyecekler gerçeği. “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise maneviyatta kördür.”

Okuduğunuz her sayfa sizlere maddi dünyanın gözle görülebilir nimetlerinden söz ediyor ve vicdanınızı susturup aklınızı kullanarak kurnaz olduğunuz da bütün bu nimetlere ulaşabileceğinizi söylüyorsa, bırakın öylesi okumaları, ışık tutmayacak önünüze aksine kapkaranlık bir çağın başlangıcıdır sizin için.

Bırakın öyle okumaları, üstatlar bize sahip çıkacak sözler söylüyor: “İmansız ve idealsiz nesiller ürettik. Pusuda bekleyen yabancı ideolojiler setleri yıkılan ırmaklar gibi yayıldılar ülkeye”*.
Sorun nimetlerinden yararlandığımız teknolojinin dezavantajlarından kaynaklanıyor. Sanıyoruz ki daha akılcı bir yaklaşım en doğruya götürecek bizleri. Hâlbuki aklımızın çerçevelediği kültür bütünü; geleneksel olandan, vicdanımızdan ve insanlığımızdan çok uzaklara düştü. Yoksa aklın geri itilebilirliğini ve sadece vicdanın baz alındığı bir davranış biçimi yaşayış öneriliyor değil. Ne yazık ki ideolojik yağmaların tesirinde özünden olan ve yalnızca aklı ile nefsi yönetilen, düz çıkarsamalarla algı dünyası ve geleneksel yapısı, manevi dünyası zedelenen ve hatta yok edilen nesiller yetişiyor. Dünyanın aklı aslında var olana varlığı ezeli olana düşman ve aykırı gelişiyor. Bizler ve bizlerden sonra gelecekler bu soysuz ahvalin içinde, maddeci, dünyaya tapan, aklın eteklerinde sürünen bir vicdanla büyüyen kayıp bir nesil olacak. Kültür altyapısını oluşturur bu kayıp gidişin. Biz ki, ruhlarımız bu dünyaya gelmeden önce söz verdik; varlık âlemi yokluğa gidişi simgelemez. Varlık aklımızın aldıkları ile aklın kavrayamadığından da ötededir.

Dilerim ki geleneksel ve muhafazakâr olmanın, bugün; kafalarını örümcek ağı sarmış diyenlerin ideolojilerinin yerini alması. Desinler ki gerici… En güzel cevabı yine Üstat veriyor: “Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse, her namuslu insan gericidir.”*

Bizler yeter ki aklın çelinmiş, dünyevileşmiş etkisinden kalbimizin titreyen sesini duymayı ve gözlerimizle gördüklerimizin ötesine de bakmayı unutmayalım.
Bize sahip çıkın.

* Cemil Meriç, Bu Ülke’den Gerici Kim? ve Aydınların Dini: İzm’ler


AYŞE YALÇIN

02 Haz 2009 ALLAH’I UNUTTUK

iman

Varlık sebebimiz neydi bizim? Bu dünyaya niçin gelmiştik? Bu dünyada bir toplu iğnenin bile iyi kötü bir yapanı varken peki ya mükemmel bir varlık olan kanı, canı, beyni, kalbi, saçı, tırnağına kadar yaratılışı başlı başına mucize olan insanoğlunun bir yaratanı yok mu? Elbette var biz yaratan tek Allah var. Peki, Allah insanoğlunu bir gayesi amacı olmadan boşu boşuna mı yaratmış, Hayır hayır elbette hayır. Koskoca evrende, yıldızlar, güneşler, dağlar, taşlar, ırmaklar, hayvanlar bitkiler yaranılmış. Bunlardan farklı olarak da insan yaranılmış. Hayvandan, farklı olarak insana eşsiz bir hazine olan akıl nimeti verilmiş ve bu akıl sayesinde bütün varlıklar emrimize amade kılınmış. Bu dünyaya hayvan ya da başka bir canlı olarak değil insan olarak gönderilmişiz. Öyle ise her şeyin buyruğumuza verildiği, biz “insanoğlu” gayesiz mi yaratılmışız. Bizim gayemiz ne olmalı…

Tek olan Allah’a iman ediyoruz. Bütün peygamberlere imanla birlikte Hz. Muhammed Mustafa sav’ı son peygamber olarak kabul ediyoruz. Ne getirdiyse hepsine iman ediyoruz. Rasul-i Ekrem sav’in “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.” dediğini hepimiz biliyoruz. Elhamdülillah iman ettik, cenneti ümit ediyoruz. Peki, Efendimiz sav’in bu mübarek sözünün arkasındaki hakikate aynı hassasiyeti gösteriyor muyuz? Bütün bir kâinatı, her şeyi bizim için yaratan Allahu Teâla, sizden sadece Allah’a ulaşmayı dilemenizi istiyor. Neye karşılık neyi satın alıyorsunuz İşte bunu iyi düşünmek lazım. Efendimiz sav “İman etmedikçe cennete giremezsiniz.” dedi peki biz ne kadar iman ediyoruz ki Allah’tan cenneti istiyoruz. Biz Allaha tam olarak boyun eğmişmişiz kalbimizi bedenimiz Allaha teslim edebilmişmiyiz. Bir hadiste Allah katındaki yerinizi sevgisini öğrenmek istiyorsanız sizin kalbinizdeki Allah sevgisine bakın deniyor. Bütün Müslümanlara Allahı ne kadar çok seviyorsun diye sorsak hiç şüphesiz her şeyden çok diyecektir. Bunu söylerken kendimizi kandırıyor muyuz acaba gerçek bir sevgiyle sevebiliyor muyuz? Yoksa her şey dilde mi kalıyor. .bunu anlamak için kalbimize bakalım. Acaba ibadet ve kulluğunu yaparken gereken ihtimam ve önemi gösteriyor muyuz? Mesela bugün namaz kılmayan pek çok insanın, namaz kılmanın farz olduğunu bildiğini görüyoruz. Biliyor, ama yapmıyor. Namaz kılan birçok insan, sabah namazına kalkmanın da farz olduğunu biliyor ama yapmıyor. Bunun nice örnekleri var. Bu durumda gereken ihtimamı göstermiş oluyor muyuz? Ya da gün içinde ne kadar Allahı düşünüyoruz ki Alahın bizi sevmesini bekliyoruz malum o kadar çok meşgalelerimiz var ki okul, ödev, iş, yemek, temizlik, eş, sevgili…. Hepsine o kadar vakit ayırdık ki Allahı düşünecek vaktimiz kalmadı. Allahı unuttuk. Attığımız her adımda baktığımız her şeyde konuştuğumuz her harfte Allahı unuttuk biz. Hâlbuki İslam adına iman adına ne kadar çok şey biliyoruz. Ya da bildiğimizi zannediyoruz.

Hepimiz cennete girmek ve oradaki nimetlerle birlikte, en büyük nimet olan Allah’ın cemalini seyretmek istiyoruz. Buna ulaşmak, iman etmekle mümkün biliyoruz. İman ettik diyoruz ama imanın hakikatine ulaşabilmiş miyiz? Allahın bize olan sevgisini artırmak için bir gayret sarf ediyor muyuz? Allah’a yaklaşmak ve her anını değerlendirmek kalben istiyoruz. Ama uygulamada kaybediyoruz. İyi kul olmak Allah’ın razı olduğu kimse olmak istiyoruz. Bu sevgiyi artıracak olan rabıtayı artırıcı amellerin ne olduğunu biliyor fakat kaçıyoruz, yaptığı her işte Allah’ın adını daha fazla ve içten ağlayarak anmaktan Hatta Allah’ı çok sevmekten ve O’na bağlanmaktan korkuyoruz. Zira dünyevi bazı hazları bırakmak istemiyor ve dünyanın geçici güzelliğinde bulduğu tadı terk etmek istemiyoruz. Gerçek tadı en güzel lezzeti tatmak, Allah’ı hakkıyla sevmek, günaha yaklaştıran her şeyi bırakmayı gerektirir. Her işte nefisle kavgayı gerektirir. Maalesef çok veya az günahtan yakamızı kurtaramayan bizler bu günahları işlemeye devam ederken nasıl Allah’a yaklaşmaya yüzümüz olabilir diye Allah’a olan kulluğumuzu kıyıdan kenardan yapıyoruz. Gerçek bir teslimiyetle Allah’a teslim olmamışız. Dürüst olalım Allah için biz bu dünyada ne kadar çok sıkıntı çektik. Oysa biz onu unutmamıza rağmen her basımız sıkıştığında dara düştüğümüzde ellerimizi açıp yalvarıyoruz bunu yaparken de utanmıyoruz.

Her seferinde bizi huzuruna alıyor bizi kabul ediyor. Dualarımızın ulaştığını biliyoruz ve Ondan cevap bekliyoruz her seferinde. Yanlışımız olsa da her seferinde bizi bir rüyayla bir şefkat tokadıyla uyarıyor ama bizi kapısından kovmuyor. Hesap gününde sevdiği kullarının yüzü aydınlatılırken bizlerin yüzü kararmaz inşallah. 

EFNAN KARADEMİR

02 Haz 2009 HANİ O GÜN VAR YA
 |  Category: GENEL  | Tags: , ,  | One Comment

Hani yüreğimde senin sevdan

Göz bebeklerimde senin siman

En son yanına geldiğim gün

Hani hiç söz söylemeden konuştuğumuz

Hani bakışlarımızla tartıştığımız o gün…

‘git’ demişti gözlerin bana

Kirpiklerin sertçe kapanmıştı

Yüreğimi burkarcasına

Bari son kez veda edeyim dedim sana

Bilmem hatırlıyor musun?

Hani bana sırtını döndüğünde akıtamadığım yaşlar var ya

Onlar hala göz pınarlarımda.

Acı birikti içime,

Gittikçe saplanıyor özlemin yüreğimin derinliklerine

Hani beni düşün mutlu ol diyordun ya

Artık senin hayalin de itiyor beni sende öteye

Bu kaçıncı karar verişim ayrılığa

Olmuyor işte! Dayanamıyorum!

Hani arada bir yanına yaklaşıp sonra

Ne olduğunu fark ettirmek istemeden kaçışım var ya

Ay ışığı gülüyor halime

Arada bir de dilime doluyorum şarkımızı

Hani su şırıltılarıyla içimizi ferahlatan

Sensiz o da rahatlatmıyor artık beni

Sen gittin en sevimli anılarım da bana veda etti

Hani merak ediyordun ya onca şeye katlanmam da nedir teselli

Yüreğimdeki saklı sandıkta gizli

Hani bir de şair vardı ya

İşte onun derdimi paylaşan dizeleri

‘yine gece, yine hüzün,

Ve yine içimde sen.

Ve yine biliyor musun?

İçimde sen olunca  hüzün de güzel.’

ZÜMRA TOPRAK

01 Haz 2009 SÖZ YANGINI

 

Orijinal eklentiyi indir

yanginnnnn

“Gıybet etmemek, “Allah’ı görür gibi yaşama” çabasıdır. Allah’ın duyduğunu bilerek konuşma duyarlılığıdır. Allah’ın işitmesine göre nefes tüketme inceliğidir.

Bir insanın gıyabında da onurunun korunduğu, olmadığı yerde de saygı gördüğü, işitmediği kapı arkalarında da hatırının sayıldığı biricik medeniyetin mensupları olarak gıybetsizliğe davet.

Hep birlikte, sözlerimizden çıkan yangını söndürelim diye…” 

Bu sözler Senai Demirci’nin en son kitabının arka kapağından alıntı. Evet, Dilhane’mizin bu ay ki sayısında, Kitap köşesindeki misafirimiz Senai Demirci’nin “Söz yangını” adlı kitabı, dilimizin bize ettikleri, çevremizdekilere, sevdiklerimize ettikleri konusunda küçük ama etkili hatırlatmalarla, giderek kanıksadığımız “gıybet” konusunu kendine konu edinmiş. Öyle ya hangimiz hiç gıybet etmediğimizi iddia edebiliriz yahut bizim arkamızdan gıybet edilmeyeceği konusunda eminiz? 

Diğer kitaplarında olduğu gibi kelimeleri ustaca kullanışıyla okuyucusunu kolayca etkisi altına alan ve büyüleyen yazar, bu kitabında da bir istisna yapmamış. Ustaca kullandığı her sözcük zaten en başından beri orada olmak için yaratılmış izlenimini veriyor.  

Hele de kitabın en son kısmı olan 99 Esma-99 Özür insanları derinden etkiliyor. Her Esma’da aslında yaptıklarımızla hangi küçük ama hayatı yaşanılır kılan zevklerden vazgeçtiğimizi hatırlıyoruz.  

Var mıyız gıybetten vazgeçmeye? 

“*Hâkim* 

Dilimi faydasız işlerde kullandım. Hikmetine aykırı davrandım. Kelimelerin kalbine anlam koyan hikmetine hürmeten, gıybeti dilime uzak tutacağıma söz veriyorum.  

Her an diri kıldığın dudağıma sürekli ölü sözler değirdim. Ölüden diri çıkaran hikmetini anlamadım. Cesedime üflediğin ruh hatırına, aklıma ölü ve öldürücü sözler geldiğinde, dilimi dudağıma değdirmeyeceğime söz veriyorum.  

Nefesimi anlamsız konuşmalarda tükettim. Hikmetini yok saydım. Hiçbir nefesi boşa verdirip aldırmayan hikmetine hürmeten, nefesimi diriltici sözler için harcayacağıma söz veriyorum.” 

Var mıyız gerçekten? 

SÖZYANGINI

Gıybetin y/aktığı dudaklardan k/özlü sözler 

SENAİ DEMİRCİ

TİMAŞ YAYINLARI

ŞUBAT/2009

KATRE GÜLSÜN

01 Haz 2009 AB-I AŞK
 |  Category: ŞİİR  | Tags: , , ,  | One Comment

aba-aayk

Sine kuyusuna damlayan deniz

Hişam’ın tahtına alt üst eden rüzgâr

Ruhumun alnından geçen kılıç

Adım hayattır, abdır

 

Dursun kuşlar gökte

Yağmur damlaları değmesin yere

Bulutlar kara ve ak bulutlar

Dönmesin dünya ile iklim ile.

 

Göğüs kayışımı yırtan damar

Sabahın erinde kurulan ışıktan imar

Afaktan gelen sesle boyun büken yapraklar

Adım aşktır, abdır ab-ı aşktır

 

Ateş halkının kurduğu makil

Ateşe ağlayan topraktan akil,

Kurulunca topraktan tek il,

Yandı taşlar dudaklar, ırmaktı tek bir

 

Yıl ve anın içinde taşıdığı zehir

Tek varlıktan doğan binlerce gölge

Doğanla ölen arasındaki giz

Adım, adım adındır

Adım abdır, aşktır,

AB-I AŞKTIR

 

HÜNKÂR KARACA

01 Haz 2009 KENDİ İKLİMİMİZ

 

      Yıllardır sorula gelen ve tartışması uzun bir süredir devam eden biz kimiz? Sorusuyla başlamak en doğrusu olacaktır. Evet, Biz kimiz? Doğulu muyuz, Batılı mıyız, Avrupalı mı yoksa Asyalı mıyız? 

       Dikkatli baktığımızda bu soruların cevabını tarihimizde ve kendi iklimimizde bulacağımız kesindir. Sorun II. Mahmut döneminde öncelikle devlet kademelerinde başlayan daha sonra hayatımızın vazgeçilmez unsuru olacak olan batılılaşma kavramı ile ortaya çıkar. Dönemin aydınları veya kendini aydın zanneden bir kısım ruhunu batıya satmış insanlar. Batılılaşmayı taklit olarak algılamış ve adeta bizi benliğimizden soyutlamak amacıyla her türlü düzenbazlığı yapmıştır. Tanzimat döneminde bu olay biraz daha yayılmış ve toplum yapısını kanserli bir hücre gibi sarmaya başlamıştır. Okuması için batı ya gönderilen insanlar geldiklerinde tam bir bohem hayatına müptela olmuş, kendi halkını ve değerlerini aşağılamaya başlamıştır.

      Bu sorun o kadar ilerlemiş ki Dönemin başbakanı Osmanlı` nın Fransa büyükelçisiyle Fransızca yazışmaya başlamıştır. Oradaki hayata doyamayanlar Biz Paris`e gitmeyelim bizim de bir Paris imiz olsun diyerek bugünkü sosyetenin uğrak mekânı Nişantaşı` nın temellerini atmıştır. Evet, Nişantaşı Şanzelize` nin aynısıdır. O kadar batılılaşmışız ki Şanzelize ve Nişantaşı arasında ki yedi farkı ayırt edemezsiniz çünkü birbirinin aynısıdır.

      Bu hastalık aynı dönemde Kültür ve Edebiyat hayatımıza da nüfuz etmiştir. Fransızca şiir ve yazı yazma adet olmuş, eğitim alması için yurtdışına gönderilen yazarlar adeta kendi kültürlerine yabancılaşmıştır. Bu olay Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiştir.

       Oysa beyhude çabalayan insanlar kendi iklimimizde yetişecek değerleri adeta görmezden gelmiştir. Medeniyet doğudaydı, medeniyet dünyanın en güçlü imparatorluğunun küllerinde saklıydı. Evet, Kısacası biz Osmanlıydık. Neden ruhunu batıya satmış kahramanlar, dönüp ben kimim sorusunu sormuyordu kendilerine. Belki de korkuyorlardı, yaşadıkları Bohem hayatı onların gözlerini öyle döndürmüştü ki kendi padişahına yapılmak istenen suikasta Ey şanlı avcı, attın attın fakat vuramadın diyecekti.

       Bu uykudan ilk uyananlardan biri devrin üstadı Necip Fazıl Kısakürek olmuştu. Paris `ten dönerken fötr şapkasıyla birlikte bohem hayatını da denize atmış, eserleriyle gençliği kendi iklimimizle tanıştırmıştır. O da Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin ikliminde neşvü neva bulmuştur. Hepsinin hayalinde İslami gençliğin uyanışı vardı. Bilgili, Kültürlü, okumuş fakat milli ve manevi değerlerimizle barışık altın neslin hayalini kuruyordu onlarda.

      Diğer taraftan Merhum Cemil Meriç düşüncenin güdük kaldığı bir dönemde aklın ve bilimin sınırlarını zorlayarak insanlara bir şeyler anlatmaya çalışmıştı. Doğu`nun zenginliklerinin Batı` nın bütün pisliklerini temizleyeceğini söylemişti r.Ona göre bizler kökleri Doğu da fakat meyveleri batı ya düşen meyve ağacıydık. Batı`lı olmak kendi değerlerimizden vazgeçmek değildi. Batılı olmak çağın ilim ve fennini en iyi şekilde takip etmek bunu yaparken de bu bilgi ve birikimi manevi iklimlerde yoğurarak öğrenmekti. Cemil Meriç `de kendi iklimimizde yetişen en büyük değerlerden biriydi.

       Bu konuda Merhum İstiklal Şairimizi anmadan geçmek en büyük haksızlık olur. Mehmet Akif Ersoy yaşadığı dönem itibariyle milli ve manevi değerlerimizin en büyük bayraktarı ve mihmandarı olmuştur. Kurtuluş savaşında Cami kürsülerinden yaptığı konuşmalarla halkımızın uyanış ve şahlanışına büyük tesiri olmuştur. İstiklal Marşımızın şairi olması da onun his ve duygularını en güzel açıklayan olaydır.

       Evet, medeniyet dediğimiz tek dışı kalmış canavardı, çağdaşlık ve modernlik o kadar yanlış yorumlanmış ki bugün bile müstehcenlik medeniyet olarak yorumlanıyor. Batı`nın hayran kaldığı değerlerimize ne acıdır ki biz sahip çıkmıyoruz. Kısacası elimizdeki elmasları cam parçalarıyla değiştirmeye çalışıyoruz. Hala kendi içimizde güdük tartışmalarla oyalanıp duruyoruz. Kızlar okumalı mı? Oy vermek günah, dinden çıkarsın. Gibi konularla halkımızın adeta beyni uyuşturulmuş durumda. Evet, Halkımız aptal değil ama bir dönem bize biçilen aptal rolünü farkında olmadan çok güzel oynamışız.

       Bizi biz yapan değerlerden korkmamalıyız cesurca arkasında durup savunmalıyız. Biz sahte davaların ve yapma çiçeklerin değil, kutlu davaların ve gül bahçelerinin peşinden koşmalıyız. Kimseye özenmemeli kendi içimizde saklı güzelliklere doğru yol almalıyız.

       Bugünlerde ise bir şahlanış bir diriliş rüzgârı esiyor kendi iklimimizde, gençliğin ve milletimizin yeni bir başlangıç için Ya Allah dediğini duyuyoruz. Sezai Karakoç `un diriliş nesli tülleniyor gözlerimizin önünde Mehmet Akif`in Asım`ın Nesli dediği nesil hakeza. Kısacası kendi değerlerimizle buluşuyoruz yeniden. Bu açıdan bizim olan insanları iyi tanımalıyız. Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu. Cemil Meriç, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Nurullah Genç, Hilmi Yavuz, Ahmet Turan Alkan, Hekimoğlu İsmail gibi değerli insanları okumadan biz benliğimizi bulamayız. Diğer taraftan yeni nesil olarak Selahattın Yusuf, Nazan Bekiroğlu, Sadık Yalnızuçanlar, Tarık Tufan, İsmail Kılıçarslan, İskender Pala, Sibel Eraslan gibi değerli yazarları takip etmeliyiz. Bu açıdan bizlerde dilhane dergisi olarak bu isimlerden hayatta olanları hem sizlerle, hem de bu isimlerden habersiz olanlarla buluşturmak istiyoruz. Nurullah Hocamızla başlayan söyleşilerimiz, Muhterem Hekimoğlu İsmail Hocamızla devam ediyor. Devamı gelecektir inşallah. Kendi iklimimizden ayrılmamak dileğiyle.

 

MEHMET AKİF BALTACI

01 Haz 2009 ADI SEVDA
 |  Category: GENEL  | Tags:  | 2 Comments

n538494728_331229_75731

Orijinal eklentiyi indir

 

Sevenleri ve unutmayı bilmeyenleri kastediyorum

Geceleri acı çekip gündüzleri hayalet gibi yaşayan bedenlerden bahsediyorum

Meskûn köşeleri ağlama ve kendinden vazgeçme mekânı olarak görenleri anıyorum bu saat.

Yalnızlığı gözyaşları ile harika bir karışıma çevirip adına hasret diyenlere söylüyorum.

Adı yalnızlık delilik hasret değil

Adı sevda

Hasret çoğu zaman sevdiğini çok uzaktan bile olsa bir kez görmeye razı olmaktır.

Gerçi siz unutmayı bilmeyenler adını koymuşsunuzdur her yaşadığınızın

Karanlığın içinde yıldız denen hayalin gölgesi altında kendini melodilere kaptırmanın adı ağlıyorsanız da mutsuzluk değil aşktır

Odalarda sokaklarda bir başına dolaşmanın bir seslenişi duymamanı adı yalnızlık değil kendinden vazgeçmektir sevdanın gözleri uğruna

Ve hasret onu sevdiğini uzaklarda arayıp bir kez görememektir

Bütün bunların

Adı sevda

Şimdi uzaklara takılıyorsa gözüm

Bir şarkıda ağlıyorsam eğer

Anılarda kaybolmamdır nedeni

Ve her köşede sen varsan

Önce gözlerin varsa hasretle aramamdandır

Bilinmez acısı 

Seni sevdim yabancı

Senin için acılandım

Yandım

Adını sevda koydum

Gözlerin

Gözlerindi beni yalnızlaştıran

İçinde boğulduğum gözlerin duman

Seni sevdim yabancı

Geri dön

Bütün bunların adı sevda 

Geçmiş bitmiştir. Gözlerimi kapattım hepsine, kalbimi arındırdım hepsinden. Önümde görmeye çalıştıklarımla varım yaşadığım ve belki de büyüttüğüm acılarımla varım. Yeni bir gülümseyişe de hazırdım, uzattı ellerini, hiç terk etmedi yüzümü döndüğümde ya da zora geldiğinde gitmedi; tuttum ellerinden bende. Onun adı sevda oldu artık gidenlerin ardından kalmamayı öğrendim bende.

AYŞE YALÇIN 

 

01 Haz 2009 O DOSTLAR
 |  Category: DENEME  | Tags:  | 3 Comments

o-dostlar

       En hüzünbaz şarkılar yine yüreğimde ve ben dışarıya açılan bir çift hüzünlü gözle bu halimi seyretmekte.

     İnsan kendini kandırmaktan başka bir işe yaramıyor anlaşılan. Bunu anlamış olmanın verdiği anlamsızlıkla alıyorum kalemi elime. Aslında yazmak istediklerim bunlar değil ya da şöyle söyleyelim bunları yazan asıl ben değil…

     Yine tezat bir günümdeyim. Ne beyaz beyaz ne de siyah siyah. Tüm renklerimi kaybetmişim bugünden. Yarını düşlemeye başlamadan hemen önce. Gri şimdilerde sağım, solum her yanım.

Hele sol’um. Sol yanım.Kendine fazlasıyla ağır gelen yükleri taşımaktan yorulmuş her yanım.

     Aklımın söyledikleri yüreğime, yüreğimin söyledikleri aklıma uymuyor nicedir. Böyle olunca yeni bir tezat daha doğuyor kimseye sormadan. Doğan büyürmüş ya hani. Peki, tezat büyüdükçe doğruyu bulur mu acaba? Bir tezat daha olsun bakalım hayatımda.

Gitmeler- gelmeler.

Gülmeler- ağlamalar.

Ve susmalar.

Dışarısı bahar. Oysa içimde hala kıştan kalan izler var ve her yanımı sarmış kara kara bulutlar.

Bir çıkış yolu olmalı biliyorum.

Evet var.

Var.

Dilhâne’de ki o dostlar.

 

MERVE YAĞMUR GÜLEN

01 Haz 2009 KARABAĞ HÜZNÜ
 |  Category: ŞİİR  | Tags:  | 2 Comments

 

Ah Karabağ Karabağ, ağlıyorum bahtına!

Adını kanla yazdım yüreğimin tahtına

 

Seni yâd elde görmek alnımda kara yazı

Evine dönmedikçe bitmeyecek bu sızı

 

Hazin hazin ötüyor Karabağ’ın bülbülü

Goncaydın bir zamanlar gönül bahçemin gülü

 

Göğünde bulut olsa bizde sağanak başlar

Karabağ üzülünce gözümden akar yaşlar

 

Ne zaman sağalacak gönlümdeki bu yara?

Kara kışlar gün gelir selam durur bahara

 

Biriken öfkemizi süreceğiz mavzere

Karabağ’da şerefle koşacağız zafere

 

Dağılsın kara bulut beklenen güneş doğsun

Aydınlığın cümbüşü karanlıkları boğsun

 

Karabağ yüreğime şah damarımdan yakın

Söyle ne zaman biter bu hayâsızca akın?

 

Hocalı kan ağlarken duaya kalkmış eller

Ölüm bahçelerinde boynunu bükmüş güller

 

Suskunluğun çığlığı kanayan karanfiller

Göğe yükselen âhın yanık bağrımı deler

 

Uzağıma düşmüşsün yine gönlüm şikeste

Notalara döktüğüm bin yıl sürer bu beste

 

Ateş denizlerinde ne badireler aştın

Kök saldın yüreğime, içimde çınarlaştın

 

Saldılar Karabağ’a Ermeni’nin dölünü

Geride bıraktılar bize bu kan gölünü

 

Gecenin ayazında girersin düşlerime

Aydan arı suretin düşer gülüşlerime

 

Büyürsün gözlerimde tenin ruha dar gelir

Kara kışın ardından elbette bahar gelir

 

Sana olan hasretim içimde bir dağ olur

Yüreğimin başkenti şirin Karabağ olur…  

        

M.NİHAT MALKOÇ