Archive for Haziran 1st, 2009

01 Haz 2009 SÖZ YANGINI

 

Orijinal eklentiyi indir

yanginnnnn

“Gıybet etmemek, “Allah’ı görür gibi yaşama” çabasıdır. Allah’ın duyduğunu bilerek konuşma duyarlılığıdır. Allah’ın işitmesine göre nefes tüketme inceliğidir.

Bir insanın gıyabında da onurunun korunduğu, olmadığı yerde de saygı gördüğü, işitmediği kapı arkalarında da hatırının sayıldığı biricik medeniyetin mensupları olarak gıybetsizliğe davet.

Hep birlikte, sözlerimizden çıkan yangını söndürelim diye…” 

Bu sözler Senai Demirci’nin en son kitabının arka kapağından alıntı. Evet, Dilhane’mizin bu ay ki sayısında, Kitap köşesindeki misafirimiz Senai Demirci’nin “Söz yangını” adlı kitabı, dilimizin bize ettikleri, çevremizdekilere, sevdiklerimize ettikleri konusunda küçük ama etkili hatırlatmalarla, giderek kanıksadığımız “gıybet” konusunu kendine konu edinmiş. Öyle ya hangimiz hiç gıybet etmediğimizi iddia edebiliriz yahut bizim arkamızdan gıybet edilmeyeceği konusunda eminiz? 

Diğer kitaplarında olduğu gibi kelimeleri ustaca kullanışıyla okuyucusunu kolayca etkisi altına alan ve büyüleyen yazar, bu kitabında da bir istisna yapmamış. Ustaca kullandığı her sözcük zaten en başından beri orada olmak için yaratılmış izlenimini veriyor.  

Hele de kitabın en son kısmı olan 99 Esma-99 Özür insanları derinden etkiliyor. Her Esma’da aslında yaptıklarımızla hangi küçük ama hayatı yaşanılır kılan zevklerden vazgeçtiğimizi hatırlıyoruz.  

Var mıyız gıybetten vazgeçmeye? 

“*Hâkim* 

Dilimi faydasız işlerde kullandım. Hikmetine aykırı davrandım. Kelimelerin kalbine anlam koyan hikmetine hürmeten, gıybeti dilime uzak tutacağıma söz veriyorum.  

Her an diri kıldığın dudağıma sürekli ölü sözler değirdim. Ölüden diri çıkaran hikmetini anlamadım. Cesedime üflediğin ruh hatırına, aklıma ölü ve öldürücü sözler geldiğinde, dilimi dudağıma değdirmeyeceğime söz veriyorum.  

Nefesimi anlamsız konuşmalarda tükettim. Hikmetini yok saydım. Hiçbir nefesi boşa verdirip aldırmayan hikmetine hürmeten, nefesimi diriltici sözler için harcayacağıma söz veriyorum.” 

Var mıyız gerçekten? 

SÖZYANGINI

Gıybetin y/aktığı dudaklardan k/özlü sözler 

SENAİ DEMİRCİ

TİMAŞ YAYINLARI

ŞUBAT/2009

KATRE GÜLSÜN

01 Haz 2009 AB-I AŞK
 |  Category: ŞİİR  | Tags: , , ,  | One Comment

aba-aayk

Sine kuyusuna damlayan deniz

Hişam’ın tahtına alt üst eden rüzgâr

Ruhumun alnından geçen kılıç

Adım hayattır, abdır

 

Dursun kuşlar gökte

Yağmur damlaları değmesin yere

Bulutlar kara ve ak bulutlar

Dönmesin dünya ile iklim ile.

 

Göğüs kayışımı yırtan damar

Sabahın erinde kurulan ışıktan imar

Afaktan gelen sesle boyun büken yapraklar

Adım aşktır, abdır ab-ı aşktır

 

Ateş halkının kurduğu makil

Ateşe ağlayan topraktan akil,

Kurulunca topraktan tek il,

Yandı taşlar dudaklar, ırmaktı tek bir

 

Yıl ve anın içinde taşıdığı zehir

Tek varlıktan doğan binlerce gölge

Doğanla ölen arasındaki giz

Adım, adım adındır

Adım abdır, aşktır,

AB-I AŞKTIR

 

HÜNKÂR KARACA

01 Haz 2009 KENDİ İKLİMİMİZ

 

      Yıllardır sorula gelen ve tartışması uzun bir süredir devam eden biz kimiz? Sorusuyla başlamak en doğrusu olacaktır. Evet, Biz kimiz? Doğulu muyuz, Batılı mıyız, Avrupalı mı yoksa Asyalı mıyız? 

       Dikkatli baktığımızda bu soruların cevabını tarihimizde ve kendi iklimimizde bulacağımız kesindir. Sorun II. Mahmut döneminde öncelikle devlet kademelerinde başlayan daha sonra hayatımızın vazgeçilmez unsuru olacak olan batılılaşma kavramı ile ortaya çıkar. Dönemin aydınları veya kendini aydın zanneden bir kısım ruhunu batıya satmış insanlar. Batılılaşmayı taklit olarak algılamış ve adeta bizi benliğimizden soyutlamak amacıyla her türlü düzenbazlığı yapmıştır. Tanzimat döneminde bu olay biraz daha yayılmış ve toplum yapısını kanserli bir hücre gibi sarmaya başlamıştır. Okuması için batı ya gönderilen insanlar geldiklerinde tam bir bohem hayatına müptela olmuş, kendi halkını ve değerlerini aşağılamaya başlamıştır.

      Bu sorun o kadar ilerlemiş ki Dönemin başbakanı Osmanlı` nın Fransa büyükelçisiyle Fransızca yazışmaya başlamıştır. Oradaki hayata doyamayanlar Biz Paris`e gitmeyelim bizim de bir Paris imiz olsun diyerek bugünkü sosyetenin uğrak mekânı Nişantaşı` nın temellerini atmıştır. Evet, Nişantaşı Şanzelize` nin aynısıdır. O kadar batılılaşmışız ki Şanzelize ve Nişantaşı arasında ki yedi farkı ayırt edemezsiniz çünkü birbirinin aynısıdır.

      Bu hastalık aynı dönemde Kültür ve Edebiyat hayatımıza da nüfuz etmiştir. Fransızca şiir ve yazı yazma adet olmuş, eğitim alması için yurtdışına gönderilen yazarlar adeta kendi kültürlerine yabancılaşmıştır. Bu olay Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiştir.

       Oysa beyhude çabalayan insanlar kendi iklimimizde yetişecek değerleri adeta görmezden gelmiştir. Medeniyet doğudaydı, medeniyet dünyanın en güçlü imparatorluğunun küllerinde saklıydı. Evet, Kısacası biz Osmanlıydık. Neden ruhunu batıya satmış kahramanlar, dönüp ben kimim sorusunu sormuyordu kendilerine. Belki de korkuyorlardı, yaşadıkları Bohem hayatı onların gözlerini öyle döndürmüştü ki kendi padişahına yapılmak istenen suikasta Ey şanlı avcı, attın attın fakat vuramadın diyecekti.

       Bu uykudan ilk uyananlardan biri devrin üstadı Necip Fazıl Kısakürek olmuştu. Paris `ten dönerken fötr şapkasıyla birlikte bohem hayatını da denize atmış, eserleriyle gençliği kendi iklimimizle tanıştırmıştır. O da Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin ikliminde neşvü neva bulmuştur. Hepsinin hayalinde İslami gençliğin uyanışı vardı. Bilgili, Kültürlü, okumuş fakat milli ve manevi değerlerimizle barışık altın neslin hayalini kuruyordu onlarda.

      Diğer taraftan Merhum Cemil Meriç düşüncenin güdük kaldığı bir dönemde aklın ve bilimin sınırlarını zorlayarak insanlara bir şeyler anlatmaya çalışmıştı. Doğu`nun zenginliklerinin Batı` nın bütün pisliklerini temizleyeceğini söylemişti r.Ona göre bizler kökleri Doğu da fakat meyveleri batı ya düşen meyve ağacıydık. Batı`lı olmak kendi değerlerimizden vazgeçmek değildi. Batılı olmak çağın ilim ve fennini en iyi şekilde takip etmek bunu yaparken de bu bilgi ve birikimi manevi iklimlerde yoğurarak öğrenmekti. Cemil Meriç `de kendi iklimimizde yetişen en büyük değerlerden biriydi.

       Bu konuda Merhum İstiklal Şairimizi anmadan geçmek en büyük haksızlık olur. Mehmet Akif Ersoy yaşadığı dönem itibariyle milli ve manevi değerlerimizin en büyük bayraktarı ve mihmandarı olmuştur. Kurtuluş savaşında Cami kürsülerinden yaptığı konuşmalarla halkımızın uyanış ve şahlanışına büyük tesiri olmuştur. İstiklal Marşımızın şairi olması da onun his ve duygularını en güzel açıklayan olaydır.

       Evet, medeniyet dediğimiz tek dışı kalmış canavardı, çağdaşlık ve modernlik o kadar yanlış yorumlanmış ki bugün bile müstehcenlik medeniyet olarak yorumlanıyor. Batı`nın hayran kaldığı değerlerimize ne acıdır ki biz sahip çıkmıyoruz. Kısacası elimizdeki elmasları cam parçalarıyla değiştirmeye çalışıyoruz. Hala kendi içimizde güdük tartışmalarla oyalanıp duruyoruz. Kızlar okumalı mı? Oy vermek günah, dinden çıkarsın. Gibi konularla halkımızın adeta beyni uyuşturulmuş durumda. Evet, Halkımız aptal değil ama bir dönem bize biçilen aptal rolünü farkında olmadan çok güzel oynamışız.

       Bizi biz yapan değerlerden korkmamalıyız cesurca arkasında durup savunmalıyız. Biz sahte davaların ve yapma çiçeklerin değil, kutlu davaların ve gül bahçelerinin peşinden koşmalıyız. Kimseye özenmemeli kendi içimizde saklı güzelliklere doğru yol almalıyız.

       Bugünlerde ise bir şahlanış bir diriliş rüzgârı esiyor kendi iklimimizde, gençliğin ve milletimizin yeni bir başlangıç için Ya Allah dediğini duyuyoruz. Sezai Karakoç `un diriliş nesli tülleniyor gözlerimizin önünde Mehmet Akif`in Asım`ın Nesli dediği nesil hakeza. Kısacası kendi değerlerimizle buluşuyoruz yeniden. Bu açıdan bizim olan insanları iyi tanımalıyız. Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu. Cemil Meriç, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Nurullah Genç, Hilmi Yavuz, Ahmet Turan Alkan, Hekimoğlu İsmail gibi değerli insanları okumadan biz benliğimizi bulamayız. Diğer taraftan yeni nesil olarak Selahattın Yusuf, Nazan Bekiroğlu, Sadık Yalnızuçanlar, Tarık Tufan, İsmail Kılıçarslan, İskender Pala, Sibel Eraslan gibi değerli yazarları takip etmeliyiz. Bu açıdan bizlerde dilhane dergisi olarak bu isimlerden hayatta olanları hem sizlerle, hem de bu isimlerden habersiz olanlarla buluşturmak istiyoruz. Nurullah Hocamızla başlayan söyleşilerimiz, Muhterem Hekimoğlu İsmail Hocamızla devam ediyor. Devamı gelecektir inşallah. Kendi iklimimizden ayrılmamak dileğiyle.

 

MEHMET AKİF BALTACI

01 Haz 2009 ADI SEVDA
 |  Category: GENEL  | Tags:  | 2 Comments

n538494728_331229_75731

Orijinal eklentiyi indir

 

Sevenleri ve unutmayı bilmeyenleri kastediyorum

Geceleri acı çekip gündüzleri hayalet gibi yaşayan bedenlerden bahsediyorum

Meskûn köşeleri ağlama ve kendinden vazgeçme mekânı olarak görenleri anıyorum bu saat.

Yalnızlığı gözyaşları ile harika bir karışıma çevirip adına hasret diyenlere söylüyorum.

Adı yalnızlık delilik hasret değil

Adı sevda

Hasret çoğu zaman sevdiğini çok uzaktan bile olsa bir kez görmeye razı olmaktır.

Gerçi siz unutmayı bilmeyenler adını koymuşsunuzdur her yaşadığınızın

Karanlığın içinde yıldız denen hayalin gölgesi altında kendini melodilere kaptırmanın adı ağlıyorsanız da mutsuzluk değil aşktır

Odalarda sokaklarda bir başına dolaşmanın bir seslenişi duymamanı adı yalnızlık değil kendinden vazgeçmektir sevdanın gözleri uğruna

Ve hasret onu sevdiğini uzaklarda arayıp bir kez görememektir

Bütün bunların

Adı sevda

Şimdi uzaklara takılıyorsa gözüm

Bir şarkıda ağlıyorsam eğer

Anılarda kaybolmamdır nedeni

Ve her köşede sen varsan

Önce gözlerin varsa hasretle aramamdandır

Bilinmez acısı 

Seni sevdim yabancı

Senin için acılandım

Yandım

Adını sevda koydum

Gözlerin

Gözlerindi beni yalnızlaştıran

İçinde boğulduğum gözlerin duman

Seni sevdim yabancı

Geri dön

Bütün bunların adı sevda 

Geçmiş bitmiştir. Gözlerimi kapattım hepsine, kalbimi arındırdım hepsinden. Önümde görmeye çalıştıklarımla varım yaşadığım ve belki de büyüttüğüm acılarımla varım. Yeni bir gülümseyişe de hazırdım, uzattı ellerini, hiç terk etmedi yüzümü döndüğümde ya da zora geldiğinde gitmedi; tuttum ellerinden bende. Onun adı sevda oldu artık gidenlerin ardından kalmamayı öğrendim bende.

AYŞE YALÇIN 

 

01 Haz 2009 O DOSTLAR
 |  Category: DENEME  | Tags:  | 3 Comments

o-dostlar

       En hüzünbaz şarkılar yine yüreğimde ve ben dışarıya açılan bir çift hüzünlü gözle bu halimi seyretmekte.

     İnsan kendini kandırmaktan başka bir işe yaramıyor anlaşılan. Bunu anlamış olmanın verdiği anlamsızlıkla alıyorum kalemi elime. Aslında yazmak istediklerim bunlar değil ya da şöyle söyleyelim bunları yazan asıl ben değil…

     Yine tezat bir günümdeyim. Ne beyaz beyaz ne de siyah siyah. Tüm renklerimi kaybetmişim bugünden. Yarını düşlemeye başlamadan hemen önce. Gri şimdilerde sağım, solum her yanım.

Hele sol’um. Sol yanım.Kendine fazlasıyla ağır gelen yükleri taşımaktan yorulmuş her yanım.

     Aklımın söyledikleri yüreğime, yüreğimin söyledikleri aklıma uymuyor nicedir. Böyle olunca yeni bir tezat daha doğuyor kimseye sormadan. Doğan büyürmüş ya hani. Peki, tezat büyüdükçe doğruyu bulur mu acaba? Bir tezat daha olsun bakalım hayatımda.

Gitmeler- gelmeler.

Gülmeler- ağlamalar.

Ve susmalar.

Dışarısı bahar. Oysa içimde hala kıştan kalan izler var ve her yanımı sarmış kara kara bulutlar.

Bir çıkış yolu olmalı biliyorum.

Evet var.

Var.

Dilhâne’de ki o dostlar.

 

MERVE YAĞMUR GÜLEN

01 Haz 2009 KARABAĞ HÜZNÜ
 |  Category: ŞİİR  | Tags:  | 2 Comments

 

Ah Karabağ Karabağ, ağlıyorum bahtına!

Adını kanla yazdım yüreğimin tahtına

 

Seni yâd elde görmek alnımda kara yazı

Evine dönmedikçe bitmeyecek bu sızı

 

Hazin hazin ötüyor Karabağ’ın bülbülü

Goncaydın bir zamanlar gönül bahçemin gülü

 

Göğünde bulut olsa bizde sağanak başlar

Karabağ üzülünce gözümden akar yaşlar

 

Ne zaman sağalacak gönlümdeki bu yara?

Kara kışlar gün gelir selam durur bahara

 

Biriken öfkemizi süreceğiz mavzere

Karabağ’da şerefle koşacağız zafere

 

Dağılsın kara bulut beklenen güneş doğsun

Aydınlığın cümbüşü karanlıkları boğsun

 

Karabağ yüreğime şah damarımdan yakın

Söyle ne zaman biter bu hayâsızca akın?

 

Hocalı kan ağlarken duaya kalkmış eller

Ölüm bahçelerinde boynunu bükmüş güller

 

Suskunluğun çığlığı kanayan karanfiller

Göğe yükselen âhın yanık bağrımı deler

 

Uzağıma düşmüşsün yine gönlüm şikeste

Notalara döktüğüm bin yıl sürer bu beste

 

Ateş denizlerinde ne badireler aştın

Kök saldın yüreğime, içimde çınarlaştın

 

Saldılar Karabağ’a Ermeni’nin dölünü

Geride bıraktılar bize bu kan gölünü

 

Gecenin ayazında girersin düşlerime

Aydan arı suretin düşer gülüşlerime

 

Büyürsün gözlerimde tenin ruha dar gelir

Kara kışın ardından elbette bahar gelir

 

Sana olan hasretim içimde bir dağ olur

Yüreğimin başkenti şirin Karabağ olur…  

        

M.NİHAT MALKOÇ

01 Haz 2009 İMAMEYİ YAKTI ATEŞ

tesbah2

Orijinal eklentiyi indir

İmameyi yaktı ateş.

Yanarak şehit oldu tespih taneleri. Bir uçtan öbür uca doksan dokuz kere öldüm, doksan dokuz kere doğdum bu dünyadan öbür dünyaya. 

Bir sonsuzluk ağıtı savurdum göğe, güneş batıdan batarken, doğu sustu öylece. Meleklere merdiven yaptım dualarımı bıraktım geride anılarımı. 

İmameyi yaktı ateş.

Tek tek öksüz kaldı tespih taneleri. Her tespihte tek tek tükendi nefes. İçime çektim anam öldü, dışarı verdim babam öldü. Bir gözyaşı döktüm anam için, bir iç geçirdim babam için. Kaldım tek başıma ömür tepsisinde. Kâh kaşık daldırdılar yaşam sebebime, kâh çatal batırdılar her türlü isteğime. 

İmameyi yaktı ateş.

Savruldu sert zeminde tespih taneleri. Her tanenin düşüşü yaktı canımı. Kaldırdım ayağa güçlü yanımı. Koruyamadım her sınav kırdı kanadımı. Uçamadım kaldım olduğum yerde, bilemedim artık ne var ileride. 

Giz çukuruna düştü akıl defteri, bulandı çamura silindi hedefleri. Bir mızrak sapladım almak için geriye, tüm düşünceler bölündü tam ortadan ikiye. Nefis tuttu bir yandan ve bir yandan inandıklarım, halat oyunu başladı sızlar iken tüm varlığım. 

İmameyi yaktı ateş.

Dağıldı dört bir yana tespih taneleri. Bulmak için hepsini aradım köşe bucak. Kimi kapıdan boş döndüm, kimi kapıdan bilgiyle kucak kucak. Bilemedim kimi zaman, ayırt edemedim doğru ile yanlışı, ruhumu sardı bu bilinmezlik kargaşası. 

Vurdum başımı secdeye almak için cevabı, sarsıldı seccadem durdurmak için bu haykırışı. Bir masum beyaz ışık kapladı tüm zamanı, aynalar şahit oldu yansıtmak için bu anı. Bir küçük ince beden yığıldı seccadeye, toplandı tespih taneleri götürmek için onu ilk doğduğu yere. 

İmameyi yaktı ateş.

Yanarak şehit oldu tespih taneleri.

Ve ben ağladım. 

İmameyi yaktı ateş.

Tek tek öksüz kaldı tespih taneleri.

Ve ben yalnız kaldım. 

İmameyi yaktı ateş.

Savruldu sert zeminde tespih taneleri.

Ve ben dağıldım. 

İmameyi yaktı ateş.

Ve ben yandım.�
 

ELAM E. DOĞAN


 

 

01 Haz 2009 EBU’L HASAN HARAKANİ’Yİ ANARKEN

harakana

I. Sırrı kelamında adam. 

“İkrâ, bi’l kalem” sırrına bir hazine açtın içinde (96/4) Beyazıd Bestami’ye türbedar oldun ilkin. Yıllar boyu bir işaretti beklediğin. Kapıda bekleyen türbedar elbet nasipdar olacaktı. Nasibin verildi. Diyorsun ki “ Gönül eri kalbini koruyan kimsedir.” İnandın ve sınanacaktın…
 

II. Sırrı ahvalinde adam. 

Her iklimin kutbu var ve bu iklimi koruyan da sensin. Bir yol açtın ilk adımı istemek olan. Sükûnet ve hareketi olmayan, hüznü ve neşesi bulunmayan mevsimler keşfiydi ömrün. Ümmi bir kafa, salim bir kalple seyre daldın. Dedin ki; 

Ezel sırlarını ne sen bilirsin ne de ben

Bu muammayı ne sen çözersin ne de ben

Perdenin gerisinde seni beni bir konuşturan var

Perde kalkarsa ne sen kalırsın ne de ben
 

III. Sırrı gönlünde adam. 

“Gerçek şu ki gözler kör olmaz; ancak göğüslerdeki kalpler kör olur” (22/46) Muhabbeti mühür etmek istedin hayatına. Başkentin kalp oldu. Candan sual olunursa kötü dedin. Talip, müştak oldun. Mekânın muhabbet, gönlün arı duru bir hüzünle yöneliyor her şeye. “İstememeyi istiyorum” diyen Şibli’ye “O da istemektir, ondan da kurtul.” diyorsun. Azığın hüzün, ömrün içinin kuytularına dokunarak geçti. Sesin içinde yitti, kelimeler dağıldı, harfler eridi. Canının içine sırlı kelamlar bağışlandı. İyi ki oldun, oldun da kanlı hikâyenden muştular sundun.
 

IV. “Bizi ziyaret eden gönlünde hüzünle döner.” dedin. And olsun ki, doğru söyledin gözaydınlığım.

BİLGE SAKİ

01 Haz 2009 TALAN
 |  Category: ŞİİR  | Tags: , , ,  | One Comment

Uterusu alındı çoktan fani dünyanın

Bir nüvesi kalmadı bu toplumda hayânın

Açıldı ruhumuzda beklenmedik bir gedik

 

Kaplayıverdi birden ufkumuzu karanlık

 

Hunharca katledildi derya gibi mazimiz

 

Sustuk, daima sustuk, sanki böyle yazımız

  

Çağlar boyunca akan ab-ı hayat kesildi 

 

Dar mı dar bir vakide hayat mahkûm edildi

 

Ne fikirde genişlik ne anlamda derinlik

 

Talan edildi her şey kalmadı hiç esenlik

 

HIZIR İRFAN ÖNDER