Yıllardır sorula gelen ve tartışması uzun bir süredir devam eden biz kimiz? Sorusuyla başlamak en doğrusu olacaktır. Evet, Biz kimiz? Doğulu muyuz, Batılı mıyız, Avrupalı mı yoksa Asyalı mıyız?
Dikkatli baktığımızda bu soruların cevabını tarihimizde ve kendi iklimimizde bulacağımız kesindir. Sorun II. Mahmut döneminde öncelikle devlet kademelerinde başlayan daha sonra hayatımızın vazgeçilmez unsuru olacak olan batılılaşma kavramı ile ortaya çıkar. Dönemin aydınları veya kendini aydın zanneden bir kısım ruhunu batıya satmış insanlar. Batılılaşmayı taklit olarak algılamış ve adeta bizi benliğimizden soyutlamak amacıyla her türlü düzenbazlığı yapmıştır. Tanzimat döneminde bu olay biraz daha yayılmış ve toplum yapısını kanserli bir hücre gibi sarmaya başlamıştır. Okuması için batı ya gönderilen insanlar geldiklerinde tam bir bohem hayatına müptela olmuş, kendi halkını ve değerlerini aşağılamaya başlamıştır.
Bu sorun o kadar ilerlemiş ki Dönemin başbakanı Osmanlı` nın Fransa büyükelçisiyle Fransızca yazışmaya başlamıştır. Oradaki hayata doyamayanlar Biz Paris`e gitmeyelim bizim de bir Paris imiz olsun diyerek bugünkü sosyetenin uğrak mekânı Nişantaşı` nın temellerini atmıştır. Evet, Nişantaşı Şanzelize` nin aynısıdır. O kadar batılılaşmışız ki Şanzelize ve Nişantaşı arasında ki yedi farkı ayırt edemezsiniz çünkü birbirinin aynısıdır.
Bu hastalık aynı dönemde Kültür ve Edebiyat hayatımıza da nüfuz etmiştir. Fransızca şiir ve yazı yazma adet olmuş, eğitim alması için yurtdışına gönderilen yazarlar adeta kendi kültürlerine yabancılaşmıştır. Bu olay Cumhuriyet dönemine kadar devam etmiştir.
Oysa beyhude çabalayan insanlar kendi iklimimizde yetişecek değerleri adeta görmezden gelmiştir. Medeniyet doğudaydı, medeniyet dünyanın en güçlü imparatorluğunun küllerinde saklıydı. Evet, Kısacası biz Osmanlıydık. Neden ruhunu batıya satmış kahramanlar, dönüp ben kimim sorusunu sormuyordu kendilerine. Belki de korkuyorlardı, yaşadıkları Bohem hayatı onların gözlerini öyle döndürmüştü ki kendi padişahına yapılmak istenen suikasta Ey şanlı avcı, attın attın fakat vuramadın diyecekti.
Bu uykudan ilk uyananlardan biri devrin üstadı Necip Fazıl Kısakürek olmuştu. Paris `ten dönerken fötr şapkasıyla birlikte bohem hayatını da denize atmış, eserleriyle gençliği kendi iklimimizle tanıştırmıştır. O da Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin ikliminde neşvü neva bulmuştur. Hepsinin hayalinde İslami gençliğin uyanışı vardı. Bilgili, Kültürlü, okumuş fakat milli ve manevi değerlerimizle barışık altın neslin hayalini kuruyordu onlarda.
Diğer taraftan Merhum Cemil Meriç düşüncenin güdük kaldığı bir dönemde aklın ve bilimin sınırlarını zorlayarak insanlara bir şeyler anlatmaya çalışmıştı. Doğu`nun zenginliklerinin Batı` nın bütün pisliklerini temizleyeceğini söylemişti r.Ona göre bizler kökleri Doğu da fakat meyveleri batı ya düşen meyve ağacıydık. Batı`lı olmak kendi değerlerimizden vazgeçmek değildi. Batılı olmak çağın ilim ve fennini en iyi şekilde takip etmek bunu yaparken de bu bilgi ve birikimi manevi iklimlerde yoğurarak öğrenmekti. Cemil Meriç `de kendi iklimimizde yetişen en büyük değerlerden biriydi.
Bu konuda Merhum İstiklal Şairimizi anmadan geçmek en büyük haksızlık olur. Mehmet Akif Ersoy yaşadığı dönem itibariyle milli ve manevi değerlerimizin en büyük bayraktarı ve mihmandarı olmuştur. Kurtuluş savaşında Cami kürsülerinden yaptığı konuşmalarla halkımızın uyanış ve şahlanışına büyük tesiri olmuştur. İstiklal Marşımızın şairi olması da onun his ve duygularını en güzel açıklayan olaydır.
Evet, medeniyet dediğimiz tek dışı kalmış canavardı, çağdaşlık ve modernlik o kadar yanlış yorumlanmış ki bugün bile müstehcenlik medeniyet olarak yorumlanıyor. Batı`nın hayran kaldığı değerlerimize ne acıdır ki biz sahip çıkmıyoruz. Kısacası elimizdeki elmasları cam parçalarıyla değiştirmeye çalışıyoruz. Hala kendi içimizde güdük tartışmalarla oyalanıp duruyoruz. Kızlar okumalı mı? Oy vermek günah, dinden çıkarsın. Gibi konularla halkımızın adeta beyni uyuşturulmuş durumda. Evet, Halkımız aptal değil ama bir dönem bize biçilen aptal rolünü farkında olmadan çok güzel oynamışız.
Bizi biz yapan değerlerden korkmamalıyız cesurca arkasında durup savunmalıyız. Biz sahte davaların ve yapma çiçeklerin değil, kutlu davaların ve gül bahçelerinin peşinden koşmalıyız. Kimseye özenmemeli kendi içimizde saklı güzelliklere doğru yol almalıyız.
Bugünlerde ise bir şahlanış bir diriliş rüzgârı esiyor kendi iklimimizde, gençliğin ve milletimizin yeni bir başlangıç için Ya Allah dediğini duyuyoruz. Sezai Karakoç `un diriliş nesli tülleniyor gözlerimizin önünde Mehmet Akif`in Asım`ın Nesli dediği nesil hakeza. Kısacası kendi değerlerimizle buluşuyoruz yeniden. Bu açıdan bizim olan insanları iyi tanımalıyız. Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu. Cemil Meriç, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Nurullah Genç, Hilmi Yavuz, Ahmet Turan Alkan, Hekimoğlu İsmail gibi değerli insanları okumadan biz benliğimizi bulamayız. Diğer taraftan yeni nesil olarak Selahattın Yusuf, Nazan Bekiroğlu, Sadık Yalnızuçanlar, Tarık Tufan, İsmail Kılıçarslan, İskender Pala, Sibel Eraslan gibi değerli yazarları takip etmeliyiz. Bu açıdan bizlerde dilhane dergisi olarak bu isimlerden hayatta olanları hem sizlerle, hem de bu isimlerden habersiz olanlarla buluşturmak istiyoruz. Nurullah Hocamızla başlayan söyleşilerimiz, Muhterem Hekimoğlu İsmail Hocamızla devam ediyor. Devamı gelecektir inşallah. Kendi iklimimizden ayrılmamak dileğiyle.
MEHMET AKİF BALTACI
Son Yorumlar