Archive for ◊ Ağustos, 2009 ◊

31 Ağu 2009 NEDENDİR?

ramazan_01

Akşamları benden daha mahzundur güneş

Her gece yıldızları gözlerimde uyuturum

Karanlığın kalbine saplanır mehtap

Beslediğim umutlarım kan revan olur

Niçin kızıl şafaklarda üşür yüreğim?..

 

“Asra yemin olsun” ki kirlenir hayat

Kırılır, alazlanan sevdamın kolu kanadı

Heyhat!..  Sıradanlaşır artık ihanet

Tensel hazlar kuşatır, tinsel hazları

Bir yangının içinde üşüyorum nedendir?..

 Hızır İrfan ÖNDER

31 Ağu 2009 RAMAZAN VE ORUÇ

             Oruç tutmak Allah’a kul olmanın özelliklerindendir. Her iş niyete bağlı olduğu gibi oruç tutmak da niyete bağlıdır. Mesela; Senede bir defa, Recep, Şaban ayından sonra tutulan oruç farz oruçtur ve Ramazan ayında tutulur. Mazeret sebebiyle tutulamayan farz orucun kazası yapılır. Bir diğer oruç, Peygamberimizin Pazartesi ve Perşembe günleri tuttuğu sünnet orucudur. Adak orucu olarak tutulan oruçlar da vardır. Ölüm orucu olarak telaffuz edilen oruç konumuz dışıdır. İnsan ölmek için oruç tutmaz. İnsanın kendi kendini öldürmesi intihardır, intihar da haramdır. Ona açlık grevi denebilir. Ölüm orucu denmesi yanlıştır.  Tamamen protesto niyetiyle yapılmaktadır.

 

            İbadetler Allah rızası için yapılır. Dinin emir ve yasakları dışında olan hiçbir şey yoktur. Bir emir ya yasaklar veya emirler içindedir. “Din, hayatın hayatı, hem nuru hem esası, ihyayı dinle olur bu milletin ihyası”  diyerek bize bir ölçü veren asrın alimi Said Nursi; hayatı yaratanın, hayatı bir düzen içinde yaşamanın da membaını göstermiştir. İnsanı yaratan dini gönderendir. İnsan, Allah’ın dinini yaşarsa onunla hayat bulur. Aynı zamanda dinini ihya etmiş olur. Dinin ihyasıyla millet ihya olur. Askerlik yapan herkes bilir. Askerlikte emir yerine getirilir, yani yapılır. Sorumluluk emri verene aittir. Fikir mütalaasında bulunulmaz, Doğru öğrenilen dini emirler de aynen uygulanır, gerisi düşünülmez, fikir mütalaasında bulunulmaz. Çünkü İslam teslimiyettir. İnanmak ve teslim olmak hayatı rahatlatır.

 

            “Peki hiç düşünmeyecek miyiz?” diye soranlarınız olabilir. Elbette düşüneceğiz. Allah aklımıza önem veriyor ve düşünmemizi istiyor. Dünya hayatını hikmetlere bağlamış. Her meselenin dünyaya bakan hikmetlerini düşüneceğiz, elde ettiğimiz ilimle hayatımızı kolaylaştırıcı imkanlar araştıracağız ve bulmaya çalışacağız. Dinde münazaa, çekişme, kavga, düşmanlık olmaz. Onun için emirlerine uyar, yasaklarından kaçar, vazifemizi yapar, keyfimize bakarız. Çalış der çalışırız, yat der yatarız. Kalk der kalkarız. Doğru ol der doğru oluruz. Zenginliği ve kalkınmayı teşvik eder. Düşmandan üstün olmayı emreder. Üstün olmak nelerle mümkünse onlara baş vurarak üstün olmaya çalışırız. Tembelliği ve cehaleti yasaklar. Bütün kötülükleri men eder, iyilikleri emreder. Bakınız hayata hayat veren bir anlayış! Camdan adamlar yerine candan adamlar yetiştirir.

 

           Ramazanda sadece yeyip içmeyerek değil, dilimize, elimize, ayağımıza, göz ve kulaklarımıza da, irademizle sahip çıkarak oruç tutmalıyız. Böyle bir oruç insan orucu, yani kul orucu olabilir. Aksi halde kapımıza bağlayarak aç bıraktığımız bir kuzudan farksız duruma düşülebilir! Nefse kıymet verilmemelidir. İmana kıymet verilmelidir. İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder. Nefisse insanı köleleştirir. Nefsine tabi olan köleleşir, imanına tabi olan sultanlaşır. Tercih hakkı kullanıcılara aittir. Nefis insanın insanlığını zayıflatır, iman insanın insanlığını yüceltir. Dünyada imanıyla yücelen insanı, ahirette de Allah yüceltir. Çünkü dünya ahiretin tarlasıdır!..

 

            Ramazan ayını sağlık ve afiyetle geçirmenizi, tutacağınız orucun kabulünü diler, yapacağınız ibadetlerin hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.  

            Durmuş Göktekin

31 Ağu 2009 SEN
 |  Category: ŞİİR  | Tags: , ,  | 2 Comments

mazi3ae7rj9

Çok seneler sonra rastladım sana
Pembe yanaklardan eser kalmamış
Neler de yaparmış yıllar insana
O yanan gözlerin şimdi kararmış

Geceden karayken sırma saçların
Yıllar üzerine kar olmuş yağmış
Çatsa öldürürdü hilal kaşların
Şimdi masum olmuş çaresiz kalmış

Ayrılıktan sonra geçen seneler
Düşman olmuş senden intikam almış
Nerede sevdiğim o güzel esmer
Aşkımız gibiymiş mazide kalmış

Abidin KAÇOĞLU

06 Ağu 2009 Editörden

Bir seher vakti başlayan yoldaşlığımız, şimdilerde bir  ,iki , üç derken bir elin parmaklarına ulaştı.Dilhane Dergisi 10. sayısı ile karşmızda.Sözümüzü , özümüzle birleştirip sizlere sunduğumuz yazılar şimdilerde daha anlamlı.Ve söz can buldu .Herkesin kendi gönlünden üflediği nefeslerle biraz daha yol alıyoruz şimdi.Kutlu gecelerin aydınlık sabahlarını yudumladığımız şu günlerde , bereketin hanemize de bulaşmasını istiyoruz.Sonbahar tadında yaşadığımız yaz aylarını ,ferahlatıcı yağmurlarla serinletiyoruz.Bir demet kırmızı gülle çalıyor hanemiz ,kapılarınızı.Sabrın , sukutun ve hasretin terketmediği edeb topraklarından sesleniyoruz şimdilerde.Hanemizde atan nabızların sayısı gün geçtikçe artıyor ve sukütün nabzını tutmak düşüyor bize.Susuz gönüllere rahmet Ramazan ayak seslerini biraz daha arttırdıkça , dergimizde takılıyor onun gölgesine.Dolu dolu bir ramazan sayısıyla çıkmak istiyoruz karşınıza.Ve 1. Yılımızında yaklaştığını hatırlatmak istiyoruz.

Baki Selamlarımızla

Mehmet Akif Baltacı

06 Ağu 2009 Düğün Gecesi
 |  Category: GENEL  | Tags: ,  | 4 Comments

Düğün deyince akla hep mutlu anlar gelir. Âşık maşukuna kavuşmuştur. Bitmiştir artık ayrılık acısı, hasreti, kederi… Kışlar bitmiş, mevsim bahara dönmüştür ne de olsa…

Peki ya ölüm deyince akla ne gelir? Bu kelimeyi kullanınca bile bazılarımız için soğuk rüzgârlar eser olur, bazımızın boynu bükülür gidenler yâd edilir. Kimisi için de ağza alınması bile korkuyu teninde hissetmesine yeter. Ancak ne düşündürürse düşündürsün ‘ölüm’ kelimesi gidenin ardındaki sessizliğin sessiz namesidir.

Aslında kaçılması hiç mümkün olmayan ölümü anlatmak, anlamak oldukça güç. Kelimeleri kifayetsizleştiren durumlardan biri olması itibarıyla ölenin yakınına ne söylerseniz söyleyin sözcükleriniz rüzgâra kapılıp farklı diyarlara giderde uğramaz ölümden yana ayrılık yaşayanların semtine. Ancak bazı kelimeler vardır ki hiç benzemez bize bambaşka bir âlemden gelmiş gibidirler. Öyle bir hoş geliştir ki o söylenene kulak kabartmamak mümkün değildir. İnsanın aklına ve kalbine öyle bir giriş yapar ki sanki gönüller Sultanı gönlün tahtına oturmuş oradan sadece aklımıza değil tüm hücrelerimize seslenmekte ve “ Ey insanlar muhakkak ki dönüşünüz O’nadır” der. Kişi de adeta “Şüphesiz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz”(Bakara 156) ile cevap verir.

 Ve sonra insan düşünmeye başlar, önce bir silkinir kendine gelir ve sorar kendisine: Ben kimim? Kimden geldim? Beni ve bütün âlemi yaratan kim? Ben istediğim için mi oluyor bunca şey yoksa olmasını dileyen biri mi var? Sahip olduklarımın sahibi gerçekten ben miyim? Aslında her hangi bir zaman diliminde bana ait olan bir şey oldu mu?

Bu soruların ortak cevabı; yaratan Allah, veren Allah, alan Allah, biz de dahil her mülkün sahibidir Allah… Peki, mülkün sahibine mülkünü neden aldın diye sorulabilir mi? İşte tam da bu noktada ‘ emanet’ kelimesiyle karşı karşıya kalır insan. Ne demektir emanet? Sözlük anlamı bile yeter aslında anlayana;”eşyanın ücret karşılığı GEÇİCİ süreyle bırakıldığı yer veya teslim edilen kişice korunması” burada en dikkat çeken ve her şeyi bir anlamda açıklığa kavuşturan kelime’ geçici’dir. Zira geçici demek kalıcı olmayan demek, kalıcı olmayan ise bize gereğinden fazla bağlanılmaması gerektiğini zamanı gelince limandan demir alınacağını anlatır…

 Ancak demir alan bu gemi meçhule değil emanetin gerçek sahibine doğru yol alır. Keza kişi için mülk sahibi aynı zaman da maşuku olabilmiş ise, işte o zaman her şeyi bambaşka bir boyutta algılamaya başlar. Ayrılık yeni vuslatlara yelken açar insan… Fani dünya aşkları gerçek sahibini bulur…

Nasıl mı? Yaratılana karşı duyulan aşk mecnun misali yakarken yürekleri, acıyı katre katre hissettirirken, Leyla’sını buldurur önce, ancak yetmez olur bu sevda ona kalbinin derinliklerindeki Rabbi anlatır, yaklaştırır usul usul esas maşuka… İşte tam bu noktada vuslatın yolunu arar durur biçare gönül… Artık içine bir ayrılık acısı yer etmiştir. Lakin şikâyet etmez bu durumdan, fani aşklar misali çekilen acının tadına doymaz. Ancak yine de vazgeçmez maşukunu aramaktan ne yapsa ne etse geçmez, döner durur divane ta ki Mevlana Celaleddin Rumi misali Şeb-i aruz’a varıncaya kadar bitmez ne ayrılık acısı, ne hasreti, ne de kederi… Ancak o zaman kışı bahara döner kara sevdalının…

Bu sebeple ölüm anlayana, yaşayabilene Düğün Gecesi, bu manadan uzaklarda bir ömrü geçirmiş olana ise bilinmezliğin soğuk nefesidir. Zira bilebilse insan ölümün dostu dosta kavuşturan bir köprü olduğunu, kendisinden önce giden sevdiklerinin köprünün diğer tarafında sonsuz güzellikleri paylaşmak için beklediğini ve sırası gelenin bir bir vuslata ereceğini emanete hıyanet eder mi?

Sahra Araz

06 Ağu 2009 Deprem

mail 

Bir depremde göçtü ruhun odaları.

Ne bir iz, ne bir yüz, ne de bir haz.

Kalmadı.

 

Toz toprağa büründü, kefensiz.

Kefenine bürünecek vakti kalmadı.

Olmadı.

 

Ne göz kurtarabildi düşenleri.

Ne de açan biri avucunu, olmadı.

Yarımdı.

 

Yaşananlar hep.

Ömür kısa dakikalar yarımdı.

Yandı.

 

Su döktükçe alevlendi her bir kıvılcım.

Ve Geride kalan döküntüler de yandı.

Sandı.

 

Gelip geçenler oldu, geçip gittiler diye,

Yine geçip gidilecek sandı.

Yanıldı.

 

Seçmeli şıklarla doluydu hayat,

Cevabı son/nuncu şıktı yanıldı.

Yazıldı.

 

Kazanılmayacak bir sınavın sonucu,

Belirlenerek alından tahtaya yazıldı.

Başlangıçtı.

 

Yazgısı yaşandıkça, mürekkebi bitsede,

Bu daha hikayede başlangıçtı.

İnandı.

 

Bir kez daha doğrularak.

Kalbini atmaya zorlayarak inandı.

Vardı…

 

Geçmişte kaldı.

 

Vardı…

 

Kuytusundan atıldı.

 

Vardı…

 

Varlığıylaydı.

 

Ve yok oldu.

 

Yokluktu varlığın aslı.

 

Aslında kaldı.

 

Bir depremde çöktü ruhun odaları.

 

 

Elam E. Doğan

06 Ağu 2009 Kırmızı
 |  Category: DENEME  | Tags: , ,  | 2 Comments

Herkesin özlemini çektiği diyarlar, günler, zamanlar üzerine…

 

Belki de, gelecektir istenen günler, özlenen günler, ya da o günler hiç özlenmediler geçmişi olmadıkları için bilinmediler… Dünya hayatında, hiçbir kavim o günleri göremedi, yaşayamadı… Ama var olacağını bildi, yaşayabileceği günün geleceğini, bir güneş gibi, gecenin en karanlık olduğu anda şafağı sökeceğini ümit etti…

           

Bir gün uyandığında sıcacık, penceresinde boğaz manzaralı evinde kahvaltısını yaparken internetten haberleri gördüğünde sıkılmamayı ümit etti insan, çocuğuyla birlikte parkta bir kadın hayal etti, bebeğinin cesediyle ağlayan bir kadın değildi hayalindeki… 10 yıl öncesinde yine boğaz manzaralı evinde, kahvaltı ederken TV’yi açtığında bombaların sustuğunu görmek istedi insan, bir on yıl öncesinde yine TV’deydi gözü ama siyah beyaz ekrandan görüyordu , bu sefer körfez kan gölüne dönmüştü. Ama mazeret belliydi o kadar yıkıcı değildi işte, siyah beyazdı ya ekranlar. İnsanların zihinleri gibi, ya siyah ya beyaz ortası yok, ortası körfez, ortası kıpkırmızı, ortası kan kırmızı. 10 yıl daha önceydi bu kez maaile herkes radyonun başında yargıç sesleriyle irkiliyordu. Birileri son sözlerini söylüyor, bedeninden çıkan ruhunu milletinin varlığına armağan ediyordu. Ölümün estirdiği karayelin, alttan düşürülen sandalyeden çıkan cızırtıyı bastırdığı, soğuk, buz gibi bir armağan…

           

Hayali; aslında insanoğlunun, belki de hiç gelmeyecek o gün, gidemeyecek hasret kaldığı o diyara, tam bulduğu anda bir otobüs, seferi iptal edilecek… Habiller, ortası olacak tarihin, kan kırmızı… Kabiller yüz karaları…

           

Öncelerinde üstün ırk olduğu için ellerini başkalarının kanıyla kirletenler, aynı lekeleri, sabun fabrikalarında insansal sabunlarla temizlemeye çalışacaklar… Hastanelerde ırk iyileştirmesi için sonsuza dek sessiz bırakacaklar, kardeşlerini. Ari ırktan giden her “hasta Habil’den” sonra, Kabil’ler rehavet uykusuna dalacak. Uyandıklarında kıpkırmızı olacak sokakları, bir diğer kırmızı sevdalısı “kızıl ordu”nun ayak izlerinden. Siyanür içtikten sonra, ölümü beklemek sancılı olmasın diye tetiği çekiverecekler alınlarına. Bir ölüm, yüz karalarıyla birlikte yere damlayan kan, kırmızı bir hatıra bırakacak medeniyet Avrupa’sına. Çok sonraları yıkacaklar utanç “duvarlarını” tüm dünyanın gözleri önünde.

           

Bunlar olmadan daha öncelerde de yırtıcılıkta sırtlanları geçecek beşer, tüm dünya karışacak birden. Müslüman kardeşleri birbirine vurdurtacak, toprak denilen parça. “Hasta adamları” öldürtecek. Son sözlerini söyletmeden geçirecek “boğaz”ına ilmeği. Ve sallandırıverecek tüm dünyanın gözleri önünde. Zaten aldığı ilaçlar damarlarına gitmeyen hasta adam, kopartamayacak ipi, büyük bir gürültüyle veda edecek, bir sürü miras bırakarak sırtlan sürüsüne 4,5 milyon metrekare.  Sonra üzerine güneş batmayan ülke uzun sürecek bir gece yaşatacak, doğunun ışık huzmelerine. Önce zulmedip, sonra ihtilal ile özgürlüğü getirenler, hapsedecek teni vicdanları kadar beyaz olmayan insanları, elmasların kanlı yataklarına. Kırmızı ve aç yarınlar vaat edecek, elmaslar karşılığında. Bir sonraki seçimini düşünen politikacı gibi vaat ettiklerini tek tek yerine getirecek. Bir sonraki yeni nesili hiç düşünmeden. Kırmızı bir gelecek ve açlıktan sayılan kemikler bırakacak, verimsiz arazilerle…

 

Sonra da medeniyet diyecek bu yaptıklarına…Amaca giden yolda her şey mubahtır deyip örtüverecekler üstlerini.Biz barış için savaşıyoruz!…

 

Hesabı sorulduğunda da susuverecekler medeniyet bekçileri, kanlı ellerinin hesabından kaçmak için temiz ellerle anlaşma sağlayacaklar, her sıkılan el bir diğer eli kirletecek. Ve kırmızı yıllardır olduğu gibi yine egemen olacak dünyaya. Kahverenginin onu örteceğini bile bile… Yıllardır uğruna savaştıkları kahverengi yer kabuğu, bir bir yutacak kırmızı elleri, beyinleri, yürekleri… Sonra hikaye yeniden başlayacak sen boğaz manzaralı evinde hayal kurar.

 

Şafak MERİÇ

06 Ağu 2009 Gemilerin Ardından

gemi1

Bakıyorsun limandan

Hüznünle birlikte

Hep giden gemilerin ardından

Bir okyanus olma hayalinle

 

Bir okyanus olma hayalinle

Sarılmışsın renklere

Renkler kendi hicranında

Hicranında alabildiğince

 

Günlere doğru bakışların

Geçip giden yılların ardından

Arar gibi gözlerin kaybettiklerini

Günlerse celladı olmuş ömrünün

 

Bilmiyorsun ki

Ne giden dönüyor geriye

Ne de dönende

Aşka dair bir yağmur damlası oluyor

 

Ahmet Yılmaz Tuncer

06 Ağu 2009 İnsanda İlk Sual

İnsanda ilk sual:

“- Kimim, neyim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?.. Vazife ve memuriyetim nedir?..” *

 

Hiçliğinin korkusu sarıyor ya insanı kimi zaman o vakit ardı ardına sıralanması gereken soruların çıkış noktası ruhumuzda olmalı. Bedeni zevklerin ve ruhani eziyetlerin merkezi kıvamında olan bu dünya sahnesi bir gün terk edildiğinde -ve terk edileceği üzerine- söylenmesi gereken tüm cümleler tam da bu kendi kendini sorgulama ve muhakematın başladığı yerden başlamalıdır.

Varlığın ve yokluğun derin korkusu kim olduğunun ve ne olduğunun tam olarak kavranmasını beklemeden ortaya çıkar. Birden zihninde canlanan nereden geldiğin olur ve nereye gideceğinin endişesini duyarsın. Kanımca insandaki o gösterilmemeye çalışılan öfkenin nedeni budur. Eğer o öfke kontrol altına alınabilmişse, kontrol edebilen kişi veya kişiler varlığın ve yokluğun mahiyetini hayatlarına yedirebilmişler demektir.

Nereden geldiğin sorusu yüzyıllardır birçoğunu kayba uğratmış; eşsiz ve tek olana teslimiyeti sağlayanlarca sorgulanmamıştır. Çünkü nereden geldiğinden hiç şüphe duyurmayacak bir iman bahsi söz konusudur artık. Kökenini; yüce bir değerin eteğinde kabul edebilirsin, yoksa müthiş bir hayatta kalma mücadelesinde yanlış kurgulanmış bir neden sonuç ilişkisinin ilmeği olarak da düşünebilirsin. Bu tür varsayımların gerçekliği ispatlanamamış olarak kalmıştır ve kalacaktır.

 

Kimim ve neyim?.. Varlığın özüne yaklaşan iki sual. Cevabı hiçliğin anlamını kaybettiği yerde yatıyor. İnsan olmanın manası kul olmakla pekişiyor. Nereden geldim ve nereye gidiyorum sorgusu ise bizim bu dünyadaki sınırlarımızı belirler. Belki de en önemli sualler bu sınırların içindeki amacımıza yöneliktir. Vazife ve memuriyetim nedir? 

Bu dünya sahnesindeki rolünü ilk sualleri sorduğunda yazmıştır insan. Artık çizilen o sınırlar içinde kendine bir vazife seçmiştir. Üstlenilen sorumluluk soruların doğru cevabını bulduğunuz zaman değer kazanacaktır ve yaptıklarınız işe yarayacaktır. İnsanlığının bilincinde olmak işte tam da bu noktada anlaşılır. Bu vazife ve memuriyet kim ve ne olduğunuz üzerine belirlenir. Kimliğini yüce bir değerin eteğinde bulanlar için kulluk geldiğimiz yerde verdiğimiz sözle başlayan bir memuriyet ifade eder ve bu insanlık için önemli bir vazifedir; önce o ahdi tutmaya çalışırız.

 

Bizler kimliğinin bilincinde olup vazifesini yerine getirmeye çalışanlar olarak üstlendiğimiz sorumluluğun dağların taşıyamayacağından daha ağır olduğunun farkına varmalıyız. Yapılması gereken kendine dönük hayat tarzını bırakıp memuriyetinin gerektirdiği üzere herkese faydalı olmaktır. Vazife ve memuriyetimiz merhameti bize en iyi şekilde öğretenin yolundan gitmek ve vazifemizi onun çizgisinden sürdürmektir. Gerçekte kazananlar bu dünyadakiler değildir. Asıl kazanç bu vazifeyi yerine getirmekle yürek fetihlerini sağlamış olanlara aittir.

 

Bu kazanca ortak olabilmek için ise hiç vakit kaybetmeden sorulması gereken ilk sual:

“- Kimim, neyim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?.. Vazife ve memuriyetim nedir?..” *  olmalıdır.

 

 

* Necip Fazıl Kısakürek, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor,  s.59

 

Ayşe Yalçın

06 Ağu 2009 Karanlığa Savaşla Yazılanlar

lamppost

 

Bir daha ısınamayacaksın,  soğuyan ellerin uzanamayacak  dostluklara!

En azından bir kez olsun geriye bakma fırsatın  var… Çiçeklerle dostluğunun süresini… sevginden aldığın hazları… iç güzelliğinle saçtığın  ışıkları bir daha gözden geçir!

 

Ne yazık ki

Senin yarınlarına onlar karar verecekler.

Belki bir daha mart gelmeyecek. Karlar içine gömülemeyecek çocuk ayakların. Senden sonra okullardan savaş izleri silinemeyecek. Sen anılacaksın kitaplarla.

Kan izlerini  görmeden, acıları  hissetmeden son bir defa daha sarıl ananın kollarına

Nefes nefese

Vedalaş çiçeklerle.

Acılar duygularına adım attıkça zaman daralıyor.

 

Anıların

Saplanırken  yüreklerine yaşayanların

Sen asla  unutulamayacaksın.

Öfkeleri olduğu yerde bırakmak yerine

Neden savaşmak istiyorlar?  Ne istiyorlar senden hiç düşündün mü?

İçlerindeki düşmandı onları harekete geçiren! Biliyorum kendileriyle bile dost olamayanların çılgınlıklarıyla karşı karşıyasın.

Elimden bir şey gelmiyor ! Özünde ölümler, gözyaşları olan savaşlarla  seni hedef alan düşmanlıklara engel olamıyorum.

Sen çok küçüksün… Seni çok seviyorum!

Korkuya gölge, ağıta malzeme arayanların reçetelerindeki fos duygular yarın bir bir ortaya dökülecek… Tutkular kan lekelerini mürekkepleriyle yazarkan ellerini titretecek bazılarının. Gözlerin arkada kalmasın çocuk!

 

Sofra başında bir lokma ekmeği yemeden aç acına gözyaşlarıyla  düşerse  üzerine anan, ona gülümsemeyi unutma!

Şu an çıkar kokan savaş tacizleri altında yaşıyorsun… Irak pencerelerinde titriyor.

Yaşlı çizgiler senin de peşine düşüyor!

Biliyorum tank uçlarında çiçekler yaşayamaz… Savaş sevgi değil acı taşır evlere !

Kan izlerini  görmeden, acıları  hissetmeden son bir defa daha sarıl ananın kollarına

Nefes nefese

Vedalaş çiçeklerle.

Acılar duygularına adım attıkça zaman daralıyor.

                                                                       Üzeyir Lokman Çaycı

 

06 Ağu 2009 Bir Mimardır Ramazan

Bakara suresi 185. ayetinde rabbimiz şöyle buyuruyor : “Ramazan ayı, o, öyle bir aydır ki, o ayda insanlara doğru yolu gösteren ve açık âyetleri içine alıp hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân’ı Kerîm nazil olmuştur.

 

O öyle bir aydır ki başı rahmet , ortası mağfiret , sonuda cehannemden azat olmaktır.


Bu aya RAMAZAN isminin verilmesi bu ayda günahlar mahv edildiği içindir..

RAMAZAN KELIMESINI MEYDANA GETIREN HARFLER DE AYRI AYRI MANALARA DELALET EDERLER

( RA )         Rızay-ı İlahiye
( MIM )      Mağfirete
( DAT )       Daman yani ilahi garantiye

(ELİF )       Ülfete

( NUN )       Nailiyyete  delalettir  


RAMAZAN ahiret yolculuğunda biz kullar için hazinelerle dolu mübarek bir aydır.. Onda birler bin olur… evet vakitleri iyi değerlendirilebilirsek kurtuluş beraati almaya vesile olur inşallah .
Kur’ana ibadete ,tezkire yoğunlaşarak bunun yanında Efendimiz gibi  cömert olmalıyız .Bu ay yardımlaşma ayıdır. Onda mü’ minlerin rızkı artar. Hadisi şeriftede bildirildiği üzere:


”Kim bir oruçluya iftar ettirirse günahlarını aff ettirir.Onun sevabından bir şey eksilmeksizin O’ da aynı sevabı alır.”

 

Bu ayda herşey ziyadeleştiği gibi esmalarda  kendini daha bi hissettirir. Adeta her biri tezahür etmek için yarışırlar .
 EDDAI : Duaya davet eden,bu ayda insanlar hal lisanlarıyla bile duadadır dimi?Rabbimizin davetine icabet ederiz. Duaya, dilemeye susayan dudaklarımız kana kana içsin diye…


EL AMIR : Her varlığa yaradılış gayesini bildirir .Arıya sineğe, insana ağaca topyekün bütün aleme,vazifesini ve rasuller vasıtasıylada ibadetlerimizin şeklini formlarını bildirir .


ELKARIP : Yakınlık, Ramazan ı Şerifte rabbimize yakınlığımız daha da çok hissedilir .


ELMUREBBI: Ramazan ı Şerifte öne çıkar Çünki nefsin terbiyesine bakar .Allah, Rabb’dır, yani terbiye edicidir.

 

Bakara suresi 183 de şöyle buyuruyor Allah ‘u Teala: “Oruç size farz kılındı 

 

Biz de oruç tutarak Allah’ın terbiyesi altına giriyoruz. Eğer oruç tutulup mide terbiye edilmezse nefis insana hükmeder.


ESSABUR :Aczini fakirliğini muhtaçlığını kişi bu esmayı da ramazanda öne çıkarır .


rabbimizin rızası için; onun emrine binaen evimizde yiyecekler  çeşit çeşit hazır olsa da,önümüze bal, börek getirseler de sabur esmasının bizde tecelli etmesiyle bekleriz dimi…… bir yudum ,bir lokma bile almadan, bir asker misali…….


Şimdi biz de İstanbul’da bir iftar vaktini ele alalım…Milyonlarca insan sofranın başına oturmuş bekliyor. Hiç kimse elini yemeğe uzatamıyor. Koskoca dünyanın Müslümanları sofranın başında oturmuş bekliyor… O sırada müezzin, “Allahu Ekber” diyor, taburdaki askerler gibi, insanlar kaşığa sarılıyor. Bu manzara Allah’a itaatin en canlı şeklidir.
Oruç ayrıca sukunetlerimizide artırır.


 Bedıuzzaman hz.leride Risale-i Nur eserlerinde  orucun pek çok hikmetlerini nazara verir.


1. Ramazan-ı Şerifteki oruç Cenab-ı hakkın rububiyetne
2. Insanın hayat-ı İçtimayesine
3. Insanın hayat-ı Şahsiyesine
4. Hem nefsin  terbiyesine
5. Nimet- i İlahiyenin şükrüne

İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab (sebepler)dairesinde yaşadıklarından o vaziyetin ifade ettiği hakikatleri tam göremiyor.


Filiz Özkar

06 Ağu 2009 Bir Yer Düşünüyorum

bir201

Bir yer düşünüyorum güvercin sesleri arasında,

Kalbimde hiçbir siyah nokta olmadan,

Yapacağım pek çok işlere hevesli,

Seher vaktinin o huşu dolu dirilişinde.

 

Bir yer düşünüyorum aydınlığın karanlığı boğduğu,

Güneşin iyileştirdiği harabelerin durduğu,

Bazen hüzün bazen de mutluluğun olduğu,

Serin bir meltemin ferahlatan esintisinde.

 

Bir yer düşünüyorum arzdan uzak,

Semaya yakın, gözden ırak,

Tüm günahları geride bırakarak,

Ilık bir ikindi yağmurunun sezinişinde.

 

Bir yer düşünüyorum vahşetin olmadığı,

O minicik gözlerin ıslanmadığı,

Kardeşin kardeşi asla vurmadığı,

Kızgın çöllerde cılız bir hurma gölgesinde.

 

Bir yer düşünüyorum geleceği aydınlık,

Kaosu sona ermiş, kaybolmuş karanlık,

Yeni doğan ufukta beliren pişmanlık,

Düşünceye vurulmuş prangaların tek tek eriyişinde.

 

Bir yer düşünüyorum uzak diyarlarda,

Tarihe ışık tutmuş uzun, tozlu yollarda,

İzindeyken ecdadın meşakatli davasında,

Yitip giden değerlerin hüzünlü bahçesinde.

 

Israrla bir yer düşünmek istiyorum,

Boğazına kadar çamura saplanmışken insanlık,

Yarına daha bir umutla bakmak istiyorum,

Sesimi duyurmak istiyorum,

Yitip gitmemişken insanlık.

Alattin Ağırbaş