Archive for Ağustos 6th, 2009

06 Ağu 2009 Editörden

Bir seher vakti başlayan yoldaşlığımız, şimdilerde bir  ,iki , üç derken bir elin parmaklarına ulaştı.Dilhane Dergisi 10. sayısı ile karşmızda.Sözümüzü , özümüzle birleştirip sizlere sunduğumuz yazılar şimdilerde daha anlamlı.Ve söz can buldu .Herkesin kendi gönlünden üflediği nefeslerle biraz daha yol alıyoruz şimdi.Kutlu gecelerin aydınlık sabahlarını yudumladığımız şu günlerde , bereketin hanemize de bulaşmasını istiyoruz.Sonbahar tadında yaşadığımız yaz aylarını ,ferahlatıcı yağmurlarla serinletiyoruz.Bir demet kırmızı gülle çalıyor hanemiz ,kapılarınızı.Sabrın , sukutun ve hasretin terketmediği edeb topraklarından sesleniyoruz şimdilerde.Hanemizde atan nabızların sayısı gün geçtikçe artıyor ve sukütün nabzını tutmak düşüyor bize.Susuz gönüllere rahmet Ramazan ayak seslerini biraz daha arttırdıkça , dergimizde takılıyor onun gölgesine.Dolu dolu bir ramazan sayısıyla çıkmak istiyoruz karşınıza.Ve 1. Yılımızında yaklaştığını hatırlatmak istiyoruz.

Baki Selamlarımızla

Mehmet Akif Baltacı

06 Ağu 2009 Düğün Gecesi
 |  Category: GENEL  | Tags: ,  | 4 Comments

Düğün deyince akla hep mutlu anlar gelir. Âşık maşukuna kavuşmuştur. Bitmiştir artık ayrılık acısı, hasreti, kederi… Kışlar bitmiş, mevsim bahara dönmüştür ne de olsa…

Peki ya ölüm deyince akla ne gelir? Bu kelimeyi kullanınca bile bazılarımız için soğuk rüzgârlar eser olur, bazımızın boynu bükülür gidenler yâd edilir. Kimisi için de ağza alınması bile korkuyu teninde hissetmesine yeter. Ancak ne düşündürürse düşündürsün ‘ölüm’ kelimesi gidenin ardındaki sessizliğin sessiz namesidir.

Aslında kaçılması hiç mümkün olmayan ölümü anlatmak, anlamak oldukça güç. Kelimeleri kifayetsizleştiren durumlardan biri olması itibarıyla ölenin yakınına ne söylerseniz söyleyin sözcükleriniz rüzgâra kapılıp farklı diyarlara giderde uğramaz ölümden yana ayrılık yaşayanların semtine. Ancak bazı kelimeler vardır ki hiç benzemez bize bambaşka bir âlemden gelmiş gibidirler. Öyle bir hoş geliştir ki o söylenene kulak kabartmamak mümkün değildir. İnsanın aklına ve kalbine öyle bir giriş yapar ki sanki gönüller Sultanı gönlün tahtına oturmuş oradan sadece aklımıza değil tüm hücrelerimize seslenmekte ve “ Ey insanlar muhakkak ki dönüşünüz O’nadır” der. Kişi de adeta “Şüphesiz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz”(Bakara 156) ile cevap verir.

 Ve sonra insan düşünmeye başlar, önce bir silkinir kendine gelir ve sorar kendisine: Ben kimim? Kimden geldim? Beni ve bütün âlemi yaratan kim? Ben istediğim için mi oluyor bunca şey yoksa olmasını dileyen biri mi var? Sahip olduklarımın sahibi gerçekten ben miyim? Aslında her hangi bir zaman diliminde bana ait olan bir şey oldu mu?

Bu soruların ortak cevabı; yaratan Allah, veren Allah, alan Allah, biz de dahil her mülkün sahibidir Allah… Peki, mülkün sahibine mülkünü neden aldın diye sorulabilir mi? İşte tam da bu noktada ‘ emanet’ kelimesiyle karşı karşıya kalır insan. Ne demektir emanet? Sözlük anlamı bile yeter aslında anlayana;”eşyanın ücret karşılığı GEÇİCİ süreyle bırakıldığı yer veya teslim edilen kişice korunması” burada en dikkat çeken ve her şeyi bir anlamda açıklığa kavuşturan kelime’ geçici’dir. Zira geçici demek kalıcı olmayan demek, kalıcı olmayan ise bize gereğinden fazla bağlanılmaması gerektiğini zamanı gelince limandan demir alınacağını anlatır…

 Ancak demir alan bu gemi meçhule değil emanetin gerçek sahibine doğru yol alır. Keza kişi için mülk sahibi aynı zaman da maşuku olabilmiş ise, işte o zaman her şeyi bambaşka bir boyutta algılamaya başlar. Ayrılık yeni vuslatlara yelken açar insan… Fani dünya aşkları gerçek sahibini bulur…

Nasıl mı? Yaratılana karşı duyulan aşk mecnun misali yakarken yürekleri, acıyı katre katre hissettirirken, Leyla’sını buldurur önce, ancak yetmez olur bu sevda ona kalbinin derinliklerindeki Rabbi anlatır, yaklaştırır usul usul esas maşuka… İşte tam bu noktada vuslatın yolunu arar durur biçare gönül… Artık içine bir ayrılık acısı yer etmiştir. Lakin şikâyet etmez bu durumdan, fani aşklar misali çekilen acının tadına doymaz. Ancak yine de vazgeçmez maşukunu aramaktan ne yapsa ne etse geçmez, döner durur divane ta ki Mevlana Celaleddin Rumi misali Şeb-i aruz’a varıncaya kadar bitmez ne ayrılık acısı, ne hasreti, ne de kederi… Ancak o zaman kışı bahara döner kara sevdalının…

Bu sebeple ölüm anlayana, yaşayabilene Düğün Gecesi, bu manadan uzaklarda bir ömrü geçirmiş olana ise bilinmezliğin soğuk nefesidir. Zira bilebilse insan ölümün dostu dosta kavuşturan bir köprü olduğunu, kendisinden önce giden sevdiklerinin köprünün diğer tarafında sonsuz güzellikleri paylaşmak için beklediğini ve sırası gelenin bir bir vuslata ereceğini emanete hıyanet eder mi?

Sahra Araz

06 Ağu 2009 Deprem

mail 

Bir depremde göçtü ruhun odaları.

Ne bir iz, ne bir yüz, ne de bir haz.

Kalmadı.

 

Toz toprağa büründü, kefensiz.

Kefenine bürünecek vakti kalmadı.

Olmadı.

 

Ne göz kurtarabildi düşenleri.

Ne de açan biri avucunu, olmadı.

Yarımdı.

 

Yaşananlar hep.

Ömür kısa dakikalar yarımdı.

Yandı.

 

Su döktükçe alevlendi her bir kıvılcım.

Ve Geride kalan döküntüler de yandı.

Sandı.

 

Gelip geçenler oldu, geçip gittiler diye,

Yine geçip gidilecek sandı.

Yanıldı.

 

Seçmeli şıklarla doluydu hayat,

Cevabı son/nuncu şıktı yanıldı.

Yazıldı.

 

Kazanılmayacak bir sınavın sonucu,

Belirlenerek alından tahtaya yazıldı.

Başlangıçtı.

 

Yazgısı yaşandıkça, mürekkebi bitsede,

Bu daha hikayede başlangıçtı.

İnandı.

 

Bir kez daha doğrularak.

Kalbini atmaya zorlayarak inandı.

Vardı…

 

Geçmişte kaldı.

 

Vardı…

 

Kuytusundan atıldı.

 

Vardı…

 

Varlığıylaydı.

 

Ve yok oldu.

 

Yokluktu varlığın aslı.

 

Aslında kaldı.

 

Bir depremde çöktü ruhun odaları.

 

 

Elam E. Doğan

06 Ağu 2009 Kırmızı
 |  Category: DENEME  | Tags: , ,  | 2 Comments

Herkesin özlemini çektiği diyarlar, günler, zamanlar üzerine…

 

Belki de, gelecektir istenen günler, özlenen günler, ya da o günler hiç özlenmediler geçmişi olmadıkları için bilinmediler… Dünya hayatında, hiçbir kavim o günleri göremedi, yaşayamadı… Ama var olacağını bildi, yaşayabileceği günün geleceğini, bir güneş gibi, gecenin en karanlık olduğu anda şafağı sökeceğini ümit etti…

           

Bir gün uyandığında sıcacık, penceresinde boğaz manzaralı evinde kahvaltısını yaparken internetten haberleri gördüğünde sıkılmamayı ümit etti insan, çocuğuyla birlikte parkta bir kadın hayal etti, bebeğinin cesediyle ağlayan bir kadın değildi hayalindeki… 10 yıl öncesinde yine boğaz manzaralı evinde, kahvaltı ederken TV’yi açtığında bombaların sustuğunu görmek istedi insan, bir on yıl öncesinde yine TV’deydi gözü ama siyah beyaz ekrandan görüyordu , bu sefer körfez kan gölüne dönmüştü. Ama mazeret belliydi o kadar yıkıcı değildi işte, siyah beyazdı ya ekranlar. İnsanların zihinleri gibi, ya siyah ya beyaz ortası yok, ortası körfez, ortası kıpkırmızı, ortası kan kırmızı. 10 yıl daha önceydi bu kez maaile herkes radyonun başında yargıç sesleriyle irkiliyordu. Birileri son sözlerini söylüyor, bedeninden çıkan ruhunu milletinin varlığına armağan ediyordu. Ölümün estirdiği karayelin, alttan düşürülen sandalyeden çıkan cızırtıyı bastırdığı, soğuk, buz gibi bir armağan…

           

Hayali; aslında insanoğlunun, belki de hiç gelmeyecek o gün, gidemeyecek hasret kaldığı o diyara, tam bulduğu anda bir otobüs, seferi iptal edilecek… Habiller, ortası olacak tarihin, kan kırmızı… Kabiller yüz karaları…

           

Öncelerinde üstün ırk olduğu için ellerini başkalarının kanıyla kirletenler, aynı lekeleri, sabun fabrikalarında insansal sabunlarla temizlemeye çalışacaklar… Hastanelerde ırk iyileştirmesi için sonsuza dek sessiz bırakacaklar, kardeşlerini. Ari ırktan giden her “hasta Habil’den” sonra, Kabil’ler rehavet uykusuna dalacak. Uyandıklarında kıpkırmızı olacak sokakları, bir diğer kırmızı sevdalısı “kızıl ordu”nun ayak izlerinden. Siyanür içtikten sonra, ölümü beklemek sancılı olmasın diye tetiği çekiverecekler alınlarına. Bir ölüm, yüz karalarıyla birlikte yere damlayan kan, kırmızı bir hatıra bırakacak medeniyet Avrupa’sına. Çok sonraları yıkacaklar utanç “duvarlarını” tüm dünyanın gözleri önünde.

           

Bunlar olmadan daha öncelerde de yırtıcılıkta sırtlanları geçecek beşer, tüm dünya karışacak birden. Müslüman kardeşleri birbirine vurdurtacak, toprak denilen parça. “Hasta adamları” öldürtecek. Son sözlerini söyletmeden geçirecek “boğaz”ına ilmeği. Ve sallandırıverecek tüm dünyanın gözleri önünde. Zaten aldığı ilaçlar damarlarına gitmeyen hasta adam, kopartamayacak ipi, büyük bir gürültüyle veda edecek, bir sürü miras bırakarak sırtlan sürüsüne 4,5 milyon metrekare.  Sonra üzerine güneş batmayan ülke uzun sürecek bir gece yaşatacak, doğunun ışık huzmelerine. Önce zulmedip, sonra ihtilal ile özgürlüğü getirenler, hapsedecek teni vicdanları kadar beyaz olmayan insanları, elmasların kanlı yataklarına. Kırmızı ve aç yarınlar vaat edecek, elmaslar karşılığında. Bir sonraki seçimini düşünen politikacı gibi vaat ettiklerini tek tek yerine getirecek. Bir sonraki yeni nesili hiç düşünmeden. Kırmızı bir gelecek ve açlıktan sayılan kemikler bırakacak, verimsiz arazilerle…

 

Sonra da medeniyet diyecek bu yaptıklarına…Amaca giden yolda her şey mubahtır deyip örtüverecekler üstlerini.Biz barış için savaşıyoruz!…

 

Hesabı sorulduğunda da susuverecekler medeniyet bekçileri, kanlı ellerinin hesabından kaçmak için temiz ellerle anlaşma sağlayacaklar, her sıkılan el bir diğer eli kirletecek. Ve kırmızı yıllardır olduğu gibi yine egemen olacak dünyaya. Kahverenginin onu örteceğini bile bile… Yıllardır uğruna savaştıkları kahverengi yer kabuğu, bir bir yutacak kırmızı elleri, beyinleri, yürekleri… Sonra hikaye yeniden başlayacak sen boğaz manzaralı evinde hayal kurar.

 

Şafak MERİÇ

06 Ağu 2009 Gemilerin Ardından

gemi1

Bakıyorsun limandan

Hüznünle birlikte

Hep giden gemilerin ardından

Bir okyanus olma hayalinle

 

Bir okyanus olma hayalinle

Sarılmışsın renklere

Renkler kendi hicranında

Hicranında alabildiğince

 

Günlere doğru bakışların

Geçip giden yılların ardından

Arar gibi gözlerin kaybettiklerini

Günlerse celladı olmuş ömrünün

 

Bilmiyorsun ki

Ne giden dönüyor geriye

Ne de dönende

Aşka dair bir yağmur damlası oluyor

 

Ahmet Yılmaz Tuncer

06 Ağu 2009 İnsanda İlk Sual

İnsanda ilk sual:

“- Kimim, neyim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?.. Vazife ve memuriyetim nedir?..” *

 

Hiçliğinin korkusu sarıyor ya insanı kimi zaman o vakit ardı ardına sıralanması gereken soruların çıkış noktası ruhumuzda olmalı. Bedeni zevklerin ve ruhani eziyetlerin merkezi kıvamında olan bu dünya sahnesi bir gün terk edildiğinde -ve terk edileceği üzerine- söylenmesi gereken tüm cümleler tam da bu kendi kendini sorgulama ve muhakematın başladığı yerden başlamalıdır.

Varlığın ve yokluğun derin korkusu kim olduğunun ve ne olduğunun tam olarak kavranmasını beklemeden ortaya çıkar. Birden zihninde canlanan nereden geldiğin olur ve nereye gideceğinin endişesini duyarsın. Kanımca insandaki o gösterilmemeye çalışılan öfkenin nedeni budur. Eğer o öfke kontrol altına alınabilmişse, kontrol edebilen kişi veya kişiler varlığın ve yokluğun mahiyetini hayatlarına yedirebilmişler demektir.

Nereden geldiğin sorusu yüzyıllardır birçoğunu kayba uğratmış; eşsiz ve tek olana teslimiyeti sağlayanlarca sorgulanmamıştır. Çünkü nereden geldiğinden hiç şüphe duyurmayacak bir iman bahsi söz konusudur artık. Kökenini; yüce bir değerin eteğinde kabul edebilirsin, yoksa müthiş bir hayatta kalma mücadelesinde yanlış kurgulanmış bir neden sonuç ilişkisinin ilmeği olarak da düşünebilirsin. Bu tür varsayımların gerçekliği ispatlanamamış olarak kalmıştır ve kalacaktır.

 

Kimim ve neyim?.. Varlığın özüne yaklaşan iki sual. Cevabı hiçliğin anlamını kaybettiği yerde yatıyor. İnsan olmanın manası kul olmakla pekişiyor. Nereden geldim ve nereye gidiyorum sorgusu ise bizim bu dünyadaki sınırlarımızı belirler. Belki de en önemli sualler bu sınırların içindeki amacımıza yöneliktir. Vazife ve memuriyetim nedir? 

Bu dünya sahnesindeki rolünü ilk sualleri sorduğunda yazmıştır insan. Artık çizilen o sınırlar içinde kendine bir vazife seçmiştir. Üstlenilen sorumluluk soruların doğru cevabını bulduğunuz zaman değer kazanacaktır ve yaptıklarınız işe yarayacaktır. İnsanlığının bilincinde olmak işte tam da bu noktada anlaşılır. Bu vazife ve memuriyet kim ve ne olduğunuz üzerine belirlenir. Kimliğini yüce bir değerin eteğinde bulanlar için kulluk geldiğimiz yerde verdiğimiz sözle başlayan bir memuriyet ifade eder ve bu insanlık için önemli bir vazifedir; önce o ahdi tutmaya çalışırız.

 

Bizler kimliğinin bilincinde olup vazifesini yerine getirmeye çalışanlar olarak üstlendiğimiz sorumluluğun dağların taşıyamayacağından daha ağır olduğunun farkına varmalıyız. Yapılması gereken kendine dönük hayat tarzını bırakıp memuriyetinin gerektirdiği üzere herkese faydalı olmaktır. Vazife ve memuriyetimiz merhameti bize en iyi şekilde öğretenin yolundan gitmek ve vazifemizi onun çizgisinden sürdürmektir. Gerçekte kazananlar bu dünyadakiler değildir. Asıl kazanç bu vazifeyi yerine getirmekle yürek fetihlerini sağlamış olanlara aittir.

 

Bu kazanca ortak olabilmek için ise hiç vakit kaybetmeden sorulması gereken ilk sual:

“- Kimim, neyim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?.. Vazife ve memuriyetim nedir?..” *  olmalıdır.

 

 

* Necip Fazıl Kısakürek, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor,  s.59

 

Ayşe Yalçın

06 Ağu 2009 Karanlığa Savaşla Yazılanlar

lamppost

 

Bir daha ısınamayacaksın,  soğuyan ellerin uzanamayacak  dostluklara!

En azından bir kez olsun geriye bakma fırsatın  var… Çiçeklerle dostluğunun süresini… sevginden aldığın hazları… iç güzelliğinle saçtığın  ışıkları bir daha gözden geçir!

 

Ne yazık ki

Senin yarınlarına onlar karar verecekler.

Belki bir daha mart gelmeyecek. Karlar içine gömülemeyecek çocuk ayakların. Senden sonra okullardan savaş izleri silinemeyecek. Sen anılacaksın kitaplarla.

Kan izlerini  görmeden, acıları  hissetmeden son bir defa daha sarıl ananın kollarına

Nefes nefese

Vedalaş çiçeklerle.

Acılar duygularına adım attıkça zaman daralıyor.

 

Anıların

Saplanırken  yüreklerine yaşayanların

Sen asla  unutulamayacaksın.

Öfkeleri olduğu yerde bırakmak yerine

Neden savaşmak istiyorlar?  Ne istiyorlar senden hiç düşündün mü?

İçlerindeki düşmandı onları harekete geçiren! Biliyorum kendileriyle bile dost olamayanların çılgınlıklarıyla karşı karşıyasın.

Elimden bir şey gelmiyor ! Özünde ölümler, gözyaşları olan savaşlarla  seni hedef alan düşmanlıklara engel olamıyorum.

Sen çok küçüksün… Seni çok seviyorum!

Korkuya gölge, ağıta malzeme arayanların reçetelerindeki fos duygular yarın bir bir ortaya dökülecek… Tutkular kan lekelerini mürekkepleriyle yazarkan ellerini titretecek bazılarının. Gözlerin arkada kalmasın çocuk!

 

Sofra başında bir lokma ekmeği yemeden aç acına gözyaşlarıyla  düşerse  üzerine anan, ona gülümsemeyi unutma!

Şu an çıkar kokan savaş tacizleri altında yaşıyorsun… Irak pencerelerinde titriyor.

Yaşlı çizgiler senin de peşine düşüyor!

Biliyorum tank uçlarında çiçekler yaşayamaz… Savaş sevgi değil acı taşır evlere !

Kan izlerini  görmeden, acıları  hissetmeden son bir defa daha sarıl ananın kollarına

Nefes nefese

Vedalaş çiçeklerle.

Acılar duygularına adım attıkça zaman daralıyor.

                                                                       Üzeyir Lokman Çaycı

 

06 Ağu 2009 Bir Mimardır Ramazan

Bakara suresi 185. ayetinde rabbimiz şöyle buyuruyor : “Ramazan ayı, o, öyle bir aydır ki, o ayda insanlara doğru yolu gösteren ve açık âyetleri içine alıp hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân’ı Kerîm nazil olmuştur.

 

O öyle bir aydır ki başı rahmet , ortası mağfiret , sonuda cehannemden azat olmaktır.


Bu aya RAMAZAN isminin verilmesi bu ayda günahlar mahv edildiği içindir..

RAMAZAN KELIMESINI MEYDANA GETIREN HARFLER DE AYRI AYRI MANALARA DELALET EDERLER

( RA )         Rızay-ı İlahiye
( MIM )      Mağfirete
( DAT )       Daman yani ilahi garantiye

(ELİF )       Ülfete

( NUN )       Nailiyyete  delalettir  


RAMAZAN ahiret yolculuğunda biz kullar için hazinelerle dolu mübarek bir aydır.. Onda birler bin olur… evet vakitleri iyi değerlendirilebilirsek kurtuluş beraati almaya vesile olur inşallah .
Kur’ana ibadete ,tezkire yoğunlaşarak bunun yanında Efendimiz gibi  cömert olmalıyız .Bu ay yardımlaşma ayıdır. Onda mü’ minlerin rızkı artar. Hadisi şeriftede bildirildiği üzere:


”Kim bir oruçluya iftar ettirirse günahlarını aff ettirir.Onun sevabından bir şey eksilmeksizin O’ da aynı sevabı alır.”

 

Bu ayda herşey ziyadeleştiği gibi esmalarda  kendini daha bi hissettirir. Adeta her biri tezahür etmek için yarışırlar .
 EDDAI : Duaya davet eden,bu ayda insanlar hal lisanlarıyla bile duadadır dimi?Rabbimizin davetine icabet ederiz. Duaya, dilemeye susayan dudaklarımız kana kana içsin diye…


EL AMIR : Her varlığa yaradılış gayesini bildirir .Arıya sineğe, insana ağaca topyekün bütün aleme,vazifesini ve rasuller vasıtasıylada ibadetlerimizin şeklini formlarını bildirir .


ELKARIP : Yakınlık, Ramazan ı Şerifte rabbimize yakınlığımız daha da çok hissedilir .


ELMUREBBI: Ramazan ı Şerifte öne çıkar Çünki nefsin terbiyesine bakar .Allah, Rabb’dır, yani terbiye edicidir.

 

Bakara suresi 183 de şöyle buyuruyor Allah ‘u Teala: “Oruç size farz kılındı 

 

Biz de oruç tutarak Allah’ın terbiyesi altına giriyoruz. Eğer oruç tutulup mide terbiye edilmezse nefis insana hükmeder.


ESSABUR :Aczini fakirliğini muhtaçlığını kişi bu esmayı da ramazanda öne çıkarır .


rabbimizin rızası için; onun emrine binaen evimizde yiyecekler  çeşit çeşit hazır olsa da,önümüze bal, börek getirseler de sabur esmasının bizde tecelli etmesiyle bekleriz dimi…… bir yudum ,bir lokma bile almadan, bir asker misali…….


Şimdi biz de İstanbul’da bir iftar vaktini ele alalım…Milyonlarca insan sofranın başına oturmuş bekliyor. Hiç kimse elini yemeğe uzatamıyor. Koskoca dünyanın Müslümanları sofranın başında oturmuş bekliyor… O sırada müezzin, “Allahu Ekber” diyor, taburdaki askerler gibi, insanlar kaşığa sarılıyor. Bu manzara Allah’a itaatin en canlı şeklidir.
Oruç ayrıca sukunetlerimizide artırır.


 Bedıuzzaman hz.leride Risale-i Nur eserlerinde  orucun pek çok hikmetlerini nazara verir.


1. Ramazan-ı Şerifteki oruç Cenab-ı hakkın rububiyetne
2. Insanın hayat-ı İçtimayesine
3. Insanın hayat-ı Şahsiyesine
4. Hem nefsin  terbiyesine
5. Nimet- i İlahiyenin şükrüne

İnsanlar gaflet perdesi altında ve esbab (sebepler)dairesinde yaşadıklarından o vaziyetin ifade ettiği hakikatleri tam göremiyor.


Filiz Özkar

06 Ağu 2009 Bir Yer Düşünüyorum

bir201

Bir yer düşünüyorum güvercin sesleri arasında,

Kalbimde hiçbir siyah nokta olmadan,

Yapacağım pek çok işlere hevesli,

Seher vaktinin o huşu dolu dirilişinde.

 

Bir yer düşünüyorum aydınlığın karanlığı boğduğu,

Güneşin iyileştirdiği harabelerin durduğu,

Bazen hüzün bazen de mutluluğun olduğu,

Serin bir meltemin ferahlatan esintisinde.

 

Bir yer düşünüyorum arzdan uzak,

Semaya yakın, gözden ırak,

Tüm günahları geride bırakarak,

Ilık bir ikindi yağmurunun sezinişinde.

 

Bir yer düşünüyorum vahşetin olmadığı,

O minicik gözlerin ıslanmadığı,

Kardeşin kardeşi asla vurmadığı,

Kızgın çöllerde cılız bir hurma gölgesinde.

 

Bir yer düşünüyorum geleceği aydınlık,

Kaosu sona ermiş, kaybolmuş karanlık,

Yeni doğan ufukta beliren pişmanlık,

Düşünceye vurulmuş prangaların tek tek eriyişinde.

 

Bir yer düşünüyorum uzak diyarlarda,

Tarihe ışık tutmuş uzun, tozlu yollarda,

İzindeyken ecdadın meşakatli davasında,

Yitip giden değerlerin hüzünlü bahçesinde.

 

Israrla bir yer düşünmek istiyorum,

Boğazına kadar çamura saplanmışken insanlık,

Yarına daha bir umutla bakmak istiyorum,

Sesimi duyurmak istiyorum,

Yitip gitmemişken insanlık.

Alattin Ağırbaş

06 Ağu 2009 Asırlık Çınar
 |  Category: GENEL  | Tags: , , ,  | 2 Comments

cinar_agaci1

Kapalı kapılar ardında prangalanmış mahkûmlar misali, etrafımız tel örgülerle çevrili. Şehrin tozunu dumanını ciğerlerimize çektikçe daha da tükenmekteyiz.. Arabaların egzoz ve mazot dumanları üzerimizde ağır bir is tabakası bırakmış durumda, esen rüzgâr olmasa nefes alabilmek mümkün değil. Kayıp bir şehrin bekçiliğini yapıyorum sanki, sadece arada dallarıma konan kuşlar ve kovuğumda yavrulamış bir güvercin ailesi bana yarenlik ediyor son demlerimi yaşarken…

Kendimi 1000 yıllık bir çınar gibi hissediyorum. Köklerim topraktan taşmış etrafımı sarmalamış ve dallarım göğe yükselmiş avuç açarcasına .Yaradanı tefekkür ediyorum ama çok yalnızım. Gölgemdeki insanlarla paylaşmak istiyorum yalnızlığımı, ama onlarda sadece bir nefeslik gölgede zevkü sefa peşindeler. Zamanın yorgunluğu dallarıma sirayet etmiş. Esen rüzgâr yılların efkârını, tozunu silip götürüyor bir anda. Sanırım üç kadim dosttan biri rüzgâr. O her esişinde bana farklı iklimler getirir. Bahar kokulu türkülerle seslenir kisin o soğuk günlerinde..

Yazın kavurucu sıcaklarında rahmet kokulu yağmur bulutlarıyla dolanır semada. Sanırım rüzgârı bu yüzden çok severim. Asude bir dokunuştur onunki, bazen de hırçınlaşır; dallarımı kıracakmışçasına delice eser. Mikail Aleyhisselama yollarım selamımı, rüzgarla savrulan yapraklarımla.. Meleksi bir dokunuştur rüzgârın esişi gövdemde… Bir kadim dost daha… Ahh!…Yağmur! Neredesin? Hava çok sıcak, yuvadaki kuşlarda uçtu…

Şimdi gerçekten çok yalnızım. Peki ya, varoluş sebebim; Yaradan… En çokta O’na hasretim, cennette filizlenmiştim oysa. Dünyada uyandım. Ne uyanış ama .. Çocuk ve kuş sesleriyle dolu bir bahçenin en güzel köşesindeydim. Bahçevanın her sabah namazdan sonra diğer çiçeklerle ve benimle hasbihalleşmesini dinlerdim her birimizi besmeleyle ve itinayla sulaması…

Öyle güzeldi ki bu bahçe..  Yediveren güller, türlü lalezarlar, renk renk, çeşit çeşit nebatatlar vardı etrafımda… Zamanın bereketsizliği mi.. İklimin kuraklığı mıydı..Buraları taşlaştıran.. Yoksa insan şükürsüzlüğü mü?.. Artik yağmaz oldu yağmur köklerime…kuşlarda seyrek konar oldular dallarıma…Tüm bunların müsebbibini merak ettiniz değil mi?… İnsan! evet o nankör mahluk.. eşrefi mahlukattı oysa özü.. Bazen acıydı, bezende baldan tatlıydı sözü. Ama niye yıprattılar ki cennet iklimindeki bahçemi?

Dallarımda öten bülbülleri, bahçede otlayan kuzuları, Ve ney sesleriyle şenlenen geceleri öyle özledim ki.. Ve çok yorgunum artik. Bir yarım toprağın altında hayata tutunma çabasındayım. Toprağın dışındaki varlığımsa toprağa aşina.. Ve Yaradan a hasret.Tükenmiştir artık sermayeyi ömrüm biliyorum… Yakındır vuslat O’nunla olan büyük buluşmayı tevekkülle beklemekteyim. Işık var görüyorum, çok yakınımda, biliyorum ki bu ışık beni sana getirecek.

Ama zayıf bir kandilin pırıltısından daha cılız bir ışık.. Geceleri üzerimde parıldayan ay’ı aydınlatan Güneşi ısı ve ışık vesilesi kılan Sensin… Öyle yalnızım ki Ya Rabb… Yüreğimdeki ıssızlık çölünde mihmandarım Sensin… Cennet bahçenden bana da bir yer ayırır mısın..?!?

Esma Nur

06 Ağu 2009 Yiğit

krtk7b64dc723a4b3b908e6aa5a5e8e0440c1                                                                 

Milletinden ayrı kalan bir yiğit

Sığamaz dünyaya, dar gelir ona…

Vatan için bin kez, olmazsa şehit

Nefes almak bile, ar gelir ona…

 

Öz yurdunda parya gibi yaşarken,

Yedi düvel, tutup bizi asarken,

Hanümanda yaban, esip coşarken,

Onursuz yaşamak, zor gelir ona…

 

Kalbi yurdu için atıp duruyor,

Sağlam inancını daim koruyor,

Bil ki kurtuluşu özde arıyor,

Dava için ölmek, yâr gelir ona!..

 

Yiğit, bir an bile boşa konuşmaz,

Saf altından kalbi, değeri düşmez,

Cesareti tamdır, haddi hiç aşmaz,

Harlandıkça gönlü, nur gelir ona!..

 

Hakkı üstün tutar, halkı gözetir,

Adaleti sağlar, doğru işletir,

Talebini yalnız Hakk’a iletir,

Allah’ın rızası, kâr gelir ona…

Hızır İrfan ÖNDER

06 Ağu 2009 Ve Ahirette

             Var, yok arası bir çizgide devam eder insan hayatı. Çok dağdağalı veya şaşaalı dönemler geçirse de birinde yakalandığı kader ağından kurtulamaz.

            Doğumuyla hayat sahnesine çıkan insan, verilen rolü oynamaktadır. Seyrettiğimiz veya seyredildiğimiz bir anda perde birden bire kapanır. Oyun biter, oyuncu sahneden çekilir. Seyirci şaşkın ve bir an çaresizlik yaşar. Fakat daha pek çok sahneler açıktır. Oyunlar devam etmektedir. Bu böyle de devam edecektir.

            1980 doğumlu, genç bir insandı. O da pek çokları gibi dağdağalı bir aile ortamında büyümüş, delikanlılık çağını yaşıyordu. Şahsi gayretleri ve kıt maddi imkanlarıyla 2008 yılında evlenmişti. Duyumlarıma göre; sigara, içki, kumar ve fuhuş gibi kötü alışkanlıklardan uzak, iyiliklere meyyal biriydi.

            Kendisine kucak açan iyi niyetli insanların sayesinde Gelibolu Ayyıldız Gazetesinde çalışmaya başladı. Kısa zamanda gazetenin bilgi işlem ünitesinde yapılan işleri öğrendi ve gazetenin bilgi işlemcisi oldu. Sabır ve kanaatle çalışarak kurduğu aile yuvasında mutlu bir hayat geçirmeyi planlamıştı.

            Kendisine yapılan iyi telkinlere kulak kabartan, mutluluğun çalışmakta, doğrulukta ve pozitif düşüncelere sahip olmakta olduğuna inanan bir insandı.

            Eksik taraflarının farkına varmış, çocukluğunda bulamadığı değerleri arayıp bulma arzu ve gayreti içindeydi. Son günlerdeki çalışmalarıyla kendini daha aktif duruma getirmeyi düşünüyordu. Genç adam, çıktığı bir görev yolculuğunda, hiç aklına gelmeyen bir olayla burun buruna geldi.

            Öndeki araba kasise gelmiş ve birden frene basmıştı. Genç adam, motosikletle haber takibindeydi. Önündeki arabaya çarpmamak için fren yaptı. Kasis (hız kesen)’e geldiğinde motoruyla birlikte takla attı ve motorun üzerinden fırladı, başı; asfalt yolun kıyısındaki tretuvar taşına çarptı ve beynini göçertti. Başından ve kulaklarından fışkıran kanla son hırıltısını verdi. Ve gencecik ruhu öteler ötesine uçup gitti.  29 yıl önce nereden gelmişse oraya gitmek üzere ilk adımını atmıştı.

            Biz, sebepler aleminde yaşadığımız için olayları bir sebebe bağlarız. Sebepler hayatımızın vazgeçilmez parçalarıdır. Her işin bir tekniği ve kullanış kuralı vardır muhakkak. Elbette motosiklet kullanmanın da bir tekniği ve kuralı olmalıdır ve vardır. Böyle kaza anlarında başın korunmasına ait kask takılması, ayak, kol ve omuzların kırılmamasını önlemek için, uygun teçhizat giyilmesi şeklinde önlemleri olmalıdır ve vardır. Özel donanımları olmadan motora binmek riskleri artırmaktadır. Ama bizde böyle bir kültür gelişmediği için biz önce dener, sonra doğruya geçeriz. Fakat bazen doğruya geçmek için de fırsat bulamayabiliriz.

            Bu elim trafik kazasında, genç yaşta hayatını kaybeden kardeşimize Allah’tan rahmet, eşine, ailesine, yakınlarına ve dostlarına başsağlığı dilerim.

           Hayat, varla yok arasındaki bir çizgide git gel yaparken, bazen gittiğinde dönülmeyecek bir yola, yolu düşebilir. Bu hal; her yaş ve her konumda bulunan insanların düşebileceği bir durumdur. Ne var ki, biz yaşarken hayatın kurallarına uygun yaşayalım ve ahirette, mahcup olmadan seyredebileceğimiz bir oyunu oynamış olalım!  

   

    Durmuş Göktekin