Archive for ◊ Eylül, 2009 ◊

01 Eyl 2009 EDİTÖRDEN

Ayın , güneşin ve yıldızların en parlak olduğu mukaddes zaman dilimlerindendir Ramazan. Recep ve Şaban `ın müjdelediği 11 ayın mukaddimesidir. Vahdaniyet`in temsilcisi Minarelerden okunan Muhammed-i Salaları  yudum yudum yüreğimize akıtan bir ab-ı hayattır.

İftar vakitlerinde heyecanla oturulan sofralar , suyun azizliğinin , ekmeğin kutsallığının bir kez daha anlaşılmasına  , birlik ve beraberliklerin perçinlemesine sebep olur..

Tan yerinin ağarmasından , akşam güneş batıncaya kadar Rabbinin rızasını kazanmak isteyen insanların kaynaşma iklimidir Ramazan. Dua dua karıncalanan eller , gözyaşlarıyla temizlenen paslı sineler , oruçla birlikte Rahmana doğru üveyikler gibi kanat çırpar. Mahyaların ışığıyla aydınlanan gecelerimiz , sahurun o mahur bakışlarıyla ısıtır içimizi. Bir tas çorbanın komşularla paylaşılması , bolluğun , bereketin ve yardımlaşmanın sembolüdür .

Yoksulların karnının doyması , çadırlarda açılan iftarlarla göğe çıkan Rahman sesleri , bir tebessüm sıcaklığıyla seslenir insanlığa.Gürül gürül okunan Ruhu Revanı Muhammedi ile kılınan teravih namazlarının ardından  sıra Rabbimize verdiği nimetler için şükretme zamanıdır.Ailelerin aile olduklarını hissettiği , evlerin sıcacık bir anne kalbi olduğunun anlaşılması , pidelerin el yakan buharlarında saklıdır aslında.

“Fe eyne tezhebun “ Nereye gidiyorsunuz ayetinin seslenişiyle kendine gelir müminler Rahmanın ikazlarına karşı çeki düzen verirler kendilerine . Ölümle yaşam arasındaki ruhani çizgide yaşamanın zorluğu bir kez daha anlaşılır sonbaharı bekleyen gönüllerde. Belki de son Ramazandır bu hasretle beklediğim , son oruç , son teravih ve son bayram , beklide affedilmem için son fırsat , diye içinden geçiren ezeli mabuda boyun eğmiş kullar , bir kat daha heyecanlı yaşar bu kutlu macerayı.

Mükellef sofralarda açılan iftarlar Asr-ı saadete götürür sevgiliye hasret gönülleri , bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya diyen Efendimizin bir hurmayla birkaç gün oruç tutması , gözyaşı pınarlarımızdan damlayan birkaç damla özlemle şereflendirir soframızı.Kardeşlerim deyişi gelir aklımıza keşke keşke burada olsaydın da anamız babamız sana feda olsaydı diyen aşıklar hüzünlendirir onu .

Salavatlarla arşa çıkan bülbül sesleri , güle gönderilen selamların kabulüyle kıskandırır gök ehlini .Kırılan hayal köşklerimizi , mübarek iklimlerde  okunan ezanlarla tamir etmeye çalışırız. Yaşadığımız fetret devrini aşıp , ahir zamana yelken açan hayat gemilerimiz Gönül dünyamızdan esen ılık rüzgarlarla yol bulur uçsuz bucaksız denizlerde . Yapayalnız ve kurak kalan yeryüzü Rahmet muştularıyla dile gelir ve yerini alır tarih sayfalarında. Beyazlık işlenirken gecenin siyahına , melekut alemi iner yeryüzüne sessiz adımlarla ,

Yataklarını terk edip huzura çıkanların avuçlarına , bir damla rahmet bırakarak müjdelerler affedildiklerini ,

Gündüzleri nur yüzlü annelerin okuduğu mukabelelere karışır meleklerin amin sesleri , ezansız şehirlerde yaşayan müminlere dua ile son bulur yakarışlar. Kurumuş ,  yok olmuş bedenler , okunan Yasinlerle ete kemiğe bürünür ve bir çığlık olup seslenir maveradan. Bu ayın içinde Rabbimizin bizi affetmek için yarattığı Rahmet gecesi vardır . Bütün geceleri kendine hayran bırakan Kadir gecesi . Bin aylık mesafeleri bir gecede kat etmemize vesile olur.

Günahkar ellerle Rabbine el açan mahcup müminlere , günahsız bir şekilde Rabbinin huzuruna çıkma fırsatı verilir . O gece Rahmet vadilerinden boşanan ab-ı hayat , ebedi bir yaşama açılan kapı olur. Sineleri çatlatırcasına edilen samimi dualar , Rahmanın katında , en üst derecede kabul görür . Ayın , hilale dönüşmesi ile son bulur Ramazan , bir 11 ay daha beklemek düşer bize. Onu en iyi şekilde değerlendirenler asıl bayramın tadına varır. Bunu başaramayanlar ise Rahman ın kapısında bekler durur.Affedilmek Ümidiyle

Rahmetin sağnak sağnak yayıldığı şu günlerde,yine karşınızdayız . 11. sayımızla amin diyoruz tüm dualarınıza. Gönül evimiz biraz daha  doluyor ve Rahmet yağmurlarını bekliyoruz.Semaya kaldırınca başımızı “Ya Fettah” esmasıyla serinliyor yüreklerimiz .Ramazanın bitimiyle dolduruyor dergimiz 1.yılını .Tüm güzellikleriyle bir daha ki sayımızda buluşmak dileğiyle

Hayırlı Ramazanlar

 

MEHMET AKİF BALTACI

01 Eyl 2009 HUZUR SOKAĞI
 |  Category: GENEL  | Tags: , ,  | 7 Comments

Ezanın okunmasına az kalmıştı, koşar adımlarla eve gidiyordu.Elindeki pideleri de soğutmak istemiyordu. Bütün gün aç kalmasından ötürü biraz kırgınlık vardı üzerinde ama huzurluydu. Aslında açlık değildi onunki, ruhunun tokluğunu hissediyordu, aç olamazdı, sadece bedeni akşam ezanına yaklaşmanın verdiği garip bir hüzün içinde idi.

 

Biraz sonra ezan okunacak iftarını yapacak ve her zaman yaptığı gibi biraz yemek yedikten sonra namazını eda edecek sonra da yemeğine devam edecekti. Ardından da duasını edecek hamdolsun diyecekti verilen tüm nimetlere… Elbette olmayanlara da Rabbi’nin vermesini isteyecekti. Bu düşüncelerle hızını biraz daha artırmaya çalıştı ama az daha bir dilenciye çarpacaktı. Ancak çok da umursamadı yoluna devam etti…

                                              

 

Yaz güneşi etkisini yavaş yavaş akşam serinliğine bırakıyordu. Dün gece sokağın başındaki lokantanın çöpünden ayıkladığı yemek artıkları ile sahurunu yapmış, akşama kadar iyi kötü sabretmişti. Ancak iftarı ne ile yapacağını bilemiyordu ama şüphesi yoktu elbet Rabbi bir yol gösterir, yardımına koşardı…

 

Zira Allah (cc) kendi rızası için gün boyu helal rızıktan bile vazgeçip ruhunu doyurma sevdasında olanın sevgilisiydi, şüphesiz yalnız bırakmazdı, tutardı kulunun elinden…

 

Bu düşüncelere dalmış giderken neredeyse bir ‘beyefendiye’ çarpıyordu. ‘beyefendi’ idi çünkü onun üzerindeki gibi paçaları yırtık bir pantolon giymiyordu, ayakkabıları da delik değildi. Gömleğinin ise ütü çizgisi bile bozulmamıştı ki onunki gibi düğmeleri sökülsün cebi sarksın… Hele de elindeki poşet içinde bulunan sıcak pide ve yaz sıcağının vazgeçilmez serinletici nimet karpuz büsbütün fark koyuyordu aralarına…

 

Öylece bakakalmıştı adamın arkasından… Ancak bu ‘beyefendi’ hiç de dönüp bakmamıştı belki fark etmemişti bile onu… Zaten herkes de bir iftar telaşı vardı kim farkına varabilirdi ki onun. Muhtemelen birazdan bu ‘beyefendi’ elindekilerle evine varacak evde sıcak yemekleriyle iftarını edecekti…

                               

                                               

Ve nihayet ezan okunuyordu… Ezanı daha iyi duyabilmek için pencereye yaklaştı neden sonra gözü karşı caddedeki lokantanın çöpü içinde bir şeyler arayan dilenci gibi görünen adama takıldı. Bir anda dondu kaldı, beynine bir ok saplanmış gibiydi… Bu adam akşamüstü eve dönerken çarpmadan son anda kurtulduğu dilenci değil miydi? Hiç oralı olamamıştı hani! Dönüp bakmaya bile gerek duymamıştı… Yüreği alev alev oldu, gözleri doldu, dilinden şu sözler döküldü:

 

“Allah’ım ben ne kadar aç gözlü biri olmuşum verdiğin tüm nimetleri kendime ait gördüm… Her şeyden hiç çekinmeden aldım. Şimdi de onları afiyetle yiyebilmek için dakikaları sayıyorum. Oysa kapımın önünde ‘sokakta’ aç yatanları görmekten bile acizim…

 

 “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” dememiş miydi Peygamber efendimiz(SAV) bu yaptığım ne şimdi? Hâlbuki ne de huzur dolmuştum gündüz nimet vereni fark ettiğimde… Fakat nimeti ‘ben’im sanmışım…’ben’im sanmışım…

 

Affet yarab! Affet yarab!” bu son sözlerini söylene söylene aşağı koştu, caddeden geçen arabalara aldırmadan karşıya geçti ve dilenci gibi görünen ama dilenmeyen adamı kolundan tuttu;

 

” Ne olur kardeş gel beraber iftar edelim. Hem sen güzel yiyeceklerle iftar etmiş olursun, hem ben gün boyu oruçla erdiğim huzuru geceme de yansıtmış olurum. Gel ‘kardeş’ gel, eyleme beni ‘fakir’ gel…”

 

                                                      

 

YA RAB!   YA RABBEL ÂLEMİN!

 

Düşünenlerden kıl bizi, eyleme gafil bizi!

Bedeni açlığımızı ruhi açlığa çevirme ya Rab!

Uyarılmadan uyanlardan eyle bizi!

Hatırlatılmadan da hatırlayanlardan…

Ramazan’ı ay değil yıl kıl bize…

Sadece bedenimizi değil, ruhumuzu doyur ya Rab!

Zira rızık senden, lütuf senden, ihsan senden…

Gayrı kılma ihlâsı mü’minden ayrı… Yaşatma hasretini, çölde bırakma inanan kalpleri…

İnandık Ya Rab!

İnanıyoruz Sen ‘Sen’i sevenden ayrı durmazsın!

Elbet vuslatımızda sen varsın!

Başka yâre ne hacet ya Rab!

Bu günler ancak “dost” ile güzel,

Dost elinden uzak eyleme ya Rab!

 

SAHRA ARAZ

01 Eyl 2009 SEN BENİM SEVDAMSIN

 rainlove-238x300

Sen benim sevdamsın

 

Sana hissettiklerim tutkum

 

Kalp atışlarımsın

 

Sözcüklerim seni dillendirir

 

Anlatırım dört bir yana

 

Sen benim sevdamsın…

 

 

Sarıldığım hayallerim

 

Sıcacık bakışlarınla emin olduğumsun

 

yoklugunla kendini melodilere kaptırmış

 

Hasretimsin…

 

Aşk hikayemin kahramanı

 

Gönül adamımsın

 

Sen benim sevdamsın…

 

 

Suretin içimdekilerin tercumanı

 

Parlayan kalbinle hayrete düşen “ben”

 

Utanır kül rengini almış kalbinden

 

Sevdan olur aydınlığım

 

Sen benim sevdamsın…

 

 

ZEYNEP KESKİN

01 Eyl 2009 BEN YORUMSUZ’A BEN DOYUMSUZ`A

Ben bu satırları karalarken henüz orucun verdiği yorgunluk yok üzerimde, Ramazan’a bir hafta var. Kendi kendime söylüyorum, şimdi keyfim yerinde, biraz önce bilgisayarımı kapattım, çok sevdiğim yabancı bir şarkının sözlerini google aracılığı ile buldum. Türkçeye çevirmekle uğraştım. Ondan öncesinde parkı izleyen evin balkonunda, önümden geçen en fazla 10 yaşındaki ayakkabı boyacısı çocuğu umursamadan, İngilizlerin hayatımıza kondurduğu beş çayı görevimi muhteşem bir huzurla yerine getirdim.

 

Çaydan önce dünyaca ünlü yazarın, vampirlerle çevrili hayal dünyasının o tartışmasız kahramanının son kitabını bir günde bitirmenin heyecanıyla kendimle gurur duydum.

Akşama doğru da başladım bu yazıyı yazmaya…

Sanki hakkım varmış gibi…

Ramazan’a bir hafta kalmışken, ruhumu, cesedimi ve çokbilmiş beynimi bu kutlu aya hazırlamayan ben, Ramazan hakkında yazmaya başladım.

 

Oysaki tam bir hafta sonra bu saatlerde açlıktan başım tutmuş olacak, susuzluktan konuşamayacağım. Ama rahatım nasıl olsa gece uyanık durur, orucu, gündüz uykuya tuttururum., uzak doğu’da Türkistan’da kanayan yarayı unutarak, Gazze’de annelerin feryatlarına kulaklarımı tıkayarak, yan komşunun akşam iftarda yiyecek bir şey bulamayacak olması ihtimalini hiç düşünmeyerek. Hem de komşusu açken tok yatan bizden değildir diyen Âlemlerin sultanı Efendimiz’e ümmet olduğumu bilerek.

 

Bu sene; Münevver’i olmadan sahura kalkacak anne,

Bu sene yarbay Melih gülova’sız 2. yılında onsuz oruç açacak askerleri, babasını  arayamayacak küçük kız iftardan sonra.

Bu sene yeni seçilen belediye başkanı, başka partiden oldukları için işten çıkarılan memurlar, bütün gün iş ararken tutacaklar oruçlarını.

Bu sene böyle bir ramazan olacak.

Daha çok kanayan biz daha az anlayarak yaşayacağız Ramazan’ı.

Ben hiçbir şey  olmamış gibi “su”sacağım, susadığımda iftarda buz gibi su içeceğim, annemin yaptığı nefis yemeklerden bütün gün aç durmanın ödülüymüş gibi yiyeceğim.

Ve Rabbim senin rızan için oruç tuttum diyeceğim.

Tüm gün fakirin halini anladım işte; şu bayram gelse de rahatlasak diyeceğim.

Arada birkaç türbe ziyaret eder dua ederim.

Dünya dönüyor, durdurmak isteseler de… Önemi yok; beni durdurmasınlar da!!

Orucu tutarız evelallah…

 

ŞAFAK MERİÇ

01 Eyl 2009 NEREDE O ESKİ RAMAZANLAR

1356414906_ddd971ca12

Ruhların manevi iklime kavuştuğu en bereketli aylardan Ramazan geldi kapımızı bu senede çaldı açtık içeriye buyur ettik çok şükür. Kadir gecesinde veda konuşmasını yapacak ve bayram havasında uğurlayacağız onu çünkü yine gelecek ve bizlerde karşılamak tekrar karşılamak umuduyla bakacağız arkasından.

 

Onunla birlikte gelenlerde vardı değil mi onunla beraber gidenler? Hayatımıza ne büyük misafir olup çıkanlar vardı onun yanında. Biz hoş karşılayabiliyor muyuz misafirlerimizi bilmem. Belki memnun etseydik gelmeyi alışkanlık edenler çekmezdi ayağını evimizden. Bir yerde karşılaştığımızda içimizde geçmişe duyduğumuz özlemi uyandıran eski misafirlerimiz var. Bugünlerde kırık dökük belki yarım yamalak yaşatmaya çalıştığımız ama onlara iyi bakamadığımız eski geleneklerimiz. Ramazan pideleri, pide kuyrukları, annelerin sahurlarda yaptıkları gözlemeler, Karagöz Hacivat, Kavuklu Pişekâr, çok eskilerden diş kirası, çat kapı gelen büyüklerimiz konu komşu- iftariyelikler bereketlenirdi geldiklerinde- , mahyalar, maniler davulcular, teravih namazından önce bir araya gelip içilen Türk kahveleri. Telveler döküldü gitti fincandan. Osmanlı saray mutfağından burnumuza gelen kokular, günler öncesinden hazırlanırdı iftariyelikler.

 

Neydi onlar? Biz mi unuttuk anmayı onlar mı bizi terk ettiler?

 

Osmanlı saray mutfağı burnumuza gelen kokular demişken bereketli ayda bereketli toprakların her bir köşesinden gelen fevkalade lezzetler. Kayısılar Şam’dan Malatya’dan, Antep’ten eşsiz lezzetler bademli cevizli sucuklar, baklavalar; kuru inciler, üzümler günlerce evvelden gelir hazırlıklar başlarmış. Saray mutfağında tatlı bir telaş çünkü sarayda devlet erkânlarına askerlere iftarlar verilirmiş. Saray mutfağına girip sultanlara Ramazan’da yemek yapmak için tadı damakta kalacak bir yarışmada yapılırmış. Osmanlı sultanlarının Hırka-ı Şerif’i arife günü ziyaret etmelerinin ardından. Maharetli eller soğanlı yumurtalarını hazırlar sultanlara ikram ederlermiş ki en beğenilen aşçı saray mutfağına o telaşın içine katılırmış. Soğanlı yumurta Ramazan mutfağında vazgeçilmezlerdendir bu yüzden. Yine dönemin zenginleri evlerinde halka açık iftar yemekleri verirlermiş. Bu yemeklere katılanlara hediyeler ve para verilirmiş. Diş kirası diyormuş buna eskiler.

 

Hoş geldin Ya Şehr-i Ramazan

 

Biliyor muydunuz, mahya İlk kez Birinci Ahmet devrinde Sultanahmet Camii’ne asılmış. Bugünde beğeniyle baktığımız mahya ışıkları ve etkileyici havasıyla olumlu bir izlenim bırakınca halk üzerinde Süleymaniye’nin, Yeni Camii’nin derken çifte minareli her camiyi süsler olmuş. Bu zanaat ki Eski İstanbul’da pek itibar kazanmış.

 

Ramazan Eğlenceleri

Ramazanın o uhrevi havasını soluklarken, cami avlularında, sahur ve iftar sofralarında güzelleşecek niyetlerin edasını beklerken Karagöz- Hacivat’ı, Kavuklu ile Pişekar’ı ve bununla birlikte tüm ramazan ortaoyunlarını izleyip bu bekleyişe neşenin ortak edildiğini söylemek gerek. Kahvehanelerde nargile içilirken Türk müziğinin en makamlı eserleri dinlenirken hem sohbetin hem muhabbetin kalplere değdiğini unutmamak gerek.

 

Geçmişi ve geleneklerimizi, Ramazanı ve onunla bir gelen misafirlerinizi ihmal etmeyin.

Ramazanın bereketi üzerinize olsun.

 

AYŞE YALÇIN

01 Eyl 2009 SEVGİLİ ANNEM
 |  Category: DENEME  | Tags: , ,  | 7 Comments

AX071257

Keşke diyorum, keşke dinleseymişim seni zamanında… Meğer söylenen sözler hep doğruymuş. Anneler hep bilirmiş… En bilinmeyenleri sezer, yavrusundan önce haberdar olurmuş. Onunla üzülür onunla sevinirmiş…

Keşke demeyi sevmiyorum… Ama keşke diyorum… Keşke dinleseymişim.  Belki o zaman daha iyi bir insan olurdum. İnsan olurdum…

Pişmanlıklarım yüzünden değil keşkelerim, bir daha yapmamak için annem… Bugün var yarın yokuz… Belki aç belki tokuz. Kısmen mutlu kısmen mutsuzuz… Bilmiyorum annem…

Sen hep haklıydın… Hep!

Bilmesen de bildirmek içindi çaban ve anneler hep en doğruyu bilirdi. Bu yalnız sizlere özgü bir yetenek olsa gerek… Dualarında nefes buluyorum biliyorsun değil mi annem… Yanlışında bile doğru olur mu bir insanın? Söz konusu insan sen isen olur be annem…

Değişmek neden bu kadar uzun zaman sonra geliyor annem… Sorsam bilirsin, yine bilirsin biliyorum…. Seni çok seviyorum annem… Çok!  Değişmeyen bir tek sen ve senin sevgin… Karşılıksız, ilk günkü gibi… Kördüğüm gibi…  Ne güzel kıssadır o değil mi annem…

Annem…

Anneciğim…

Masalsın… Masalsısın… Seninle gerçek/te miyim? 

Unutmayacağım, unutmaya kıyamayacağım kişi’sin…

İncinsen incinirim gizli gizli, daha fazla incitmemek için seni… Sen bilme annem…

Ağlarsan ağlarım sessiz içli, duyup da daha çok ağlatmamak için yüreğini… Sen duyma       annem…

Bilme, görme, incinme, duyma… Ama hep yanımda kal annem…

Hep!

Söylediğim gibi…

Öleceksek de beraber ölelim annem…

Tut elimi, kucakla yüreğimi…

Annem…

Anneciğim…

Dualarım süslesin, korusun seni, kıyamadığım, doyamadığım…

Her zerresiyle seni seven,

Kızın…

ELAM E. DOĞAN

01 Eyl 2009 RAMAZAN HAVASI

İslam ümmeti büyük bir sevinç ve muştu ile onbir ayı geride bırakarak ,özlemini çektiği ramazan ayını karşılıyor. Ayların en bereketlisi on bir ayın  sultanı  ramazan geldi. Hazırlıksız yakalanacağımız bir misafiri karşılama telaşı sardı evlerimizi annelerimizin ellerini. Allahın bize vaftettiği bu kutlu ay aç kalmanın ötesinde on bir ay da aklımıza gelmeyen fakirleri, düşkünleri, hastaları… anlamamız açısından bizim için büyük bir nimet. Cenabı Allah bu ayda daha çok gelir aklımıza daha samimi şekilde dualarımızı sunarız ve O’ndan affedilmeyi bekleriz. Günahlardan diğer aydan kaçındığımızdan daha fazla kaçınırız bu ayda On bir ay boyunca namaz kılmayan namazına başlar, namaz kılanlar daha bir dikkatli kılar. İçki satan dükkânlardan kapalı olanı gördüğünüzde kutlu Misafir gelmiş demektir. On bir ayın sultanı kapımızda… Her gelişinde huzur ve rahatın arttığı kötülüklerin azaldığı kutlu misafir geldi. . Diğer on bir ayda olmayan duygularla geldi. Rahmet yağmuruyla geldi. 

Ramazan olurda tatlı telaşlar başlamaz mı? Fırınlarda ekmek poşetlerine konan iftar saatinin yaklaştığını gösteren dumanı üstünde pideler ramazan ayının ilk işaretidir balkıda. Dizi dizi dizilmiş hurma paketleri, imsakiyelik hoşaf kurularıyla süslenir marketler. Camilerde “hoş geldin ramazan ” adlı mahyalar çarpar gözümüze, yöresel kıyafetlerle bezenmiş helvacılar lokmacılar bozacılar ayrı bir tat katar ramazana. Her gün bakarak geçtiğimiz sokaklar ise Ramazanda iftara doğru pide susam tahin kokusuyla büyülü geçitlere dönüşürler. Sabırla beklenir iftar saatleri.  Yardımlaşma dayanışma hoşgörü duygularımız en zarif biçimde bu ayda kabarır. . Hepimizin içinde ramazan denildiğinde içini sızlatan anılar yer alır. İçlerinde dedeler nineler olan anılar. Nerde o eski ramazanlar şeklinde başlayan cümleler. Yaşımız yetmediği için öğlen başladığınız tekne orucunu unutarak kendinizi iki gün aç kalış hissettiğimiz anlar.


Evet, geldi çabucak geçip gideceği başından belli olan ramazan. Biz bu ayda manevi anlamada nasıl olursak bütün sende öyle geçecek. Bu ramazanda derlenip toparlanmayı deneyelim. Manevi yaralarımızı gidermeye çalışalım. Ne yapıp edip bir adım daha Allaha yaklaşalım. Bunun için lazım olan sermaye ise şu anda soluduğumuz Ramazan. Hakkıyla eda edebilmek duasıyla. 


EFNAN KARADEMİR

01 Eyl 2009 5 VAKİT İSTANBUL

975-905-964-4

İstanbul deyince bir çok insanın aklına gelen ilk görüntü Darüssaadetin silüeti olacaktır. Mehmet Akif’in deyişiyle ‘şehadet parmağı’ gibi göklere uzanan minareler olmadan bir İstanbul’u kim düşleyebilir ki? Peki hangimiz o minarelerin hangi camiye ait olduğunu merak edip o camilere gitti. Hangimizin alnı bir kere olsun Süleymaniye’de, Sultanahmet’te ya da Fatih camii’inde secdeye değdi?

Hangimiz o uhrevi havayı teneffüs etti Eyüp Sultan’da?

Hangimiz anlatmaya kalksak nereyi anlatırdık acaba, bizim İstanbul mihrabımız ve minberimiz neresi olurdu?

Kalbiyle yazan beş yazar, Ümit Meriç, Sadettin Ökten, Leyle İpekçi, Senai Demirci ve Hüseyin Hatemi İstanbul’da beş vakiti ve namazın güzelliklerini anlattılar.

Hayy Kitap’ın ’Herkes İçin Tasavvuf’ serisinin yedinci kitabı olan bu kitapta beş farklı yazarın beş farklı üslubu eşliğinde beş vakit namazı İstanbul’un  birbirinden farklı beş  farklı mekanında nasıl yaşadıklarını anlatılıyor.

Ümit Meriç Avustralya’dan başlayıp tüm dünyayı aydınlatan ve İstanbul’da Asya ile Avrupa’yı bir anda sarıveren sabah ezanının tılsımını tasvir ederken şiirin ve mısraların gizemli ve etkileyici dilini kendine mihmandar ediniyor.

Saadettin Ökten’in kaleminde üniversitenin en kuytu pozitivist koridorlarında bile yankılanan Dolmabahçe Camii’nin öğle ezanının güzelliği ve ezanı tekrar arapçasından duyduğunda hüngür hüngür ağlayan insanların portrelerine tanıklık edebilme şansı sunuyor sizlere.

Leyla İpekçi ise Teşvikiye Camii’nde alnını koyduğu ikindi vaktini anlatırken bir yolculuğu da anlatıyor bizlere.

Akşam namazını bir söz üstadından Senai Demirci’den dinleyebilirsiniz. “İstanbul ve akşam, iki denizin ve iki kıtanın buluşması gibi, birbirlerini güzelleştiriyor, birbirlerine doğru eşsiz güzellikte boğazlar ve  kıyılar açıyor”.

Ve Hüseyin Hatemi İstanbul’da Lamekani Alem bağıntılarını kuruyor. Dilinde bir  dilek “ Vedud olan Allah’ı sevelim, sonra O’ndan aldığımız varlığımızı, sağlığımızda O’na vakfedelim” … kimi zaman Eyüp Sultan’da bazen de cemaate hasret bir ada mescidinde…

Herkes Hayy’dan gelip Hu’ya giderken Allah’ın sevgili kulu olmanın zor olmadığını anlatmaya çalışan beş kalemin altın renkli mürekkebinin kurumadan kalplere akması dileğiyle…

 

5 VAKİT İSTANBUL

KALBİYLE YAZAN BEŞ KALEMDEN NAMAZIN GÜZELLİKLERİ

Ümit Meriç/ Sadettin Ökten/ Leyla İpekçi/ Senai Demirci/ Hüseyin Hatemi

Hayy kitap /Herkes İçin Tasavvuf-7

İstanbul, Eylül,2008

KATRE GÜLSÜN

01 Eyl 2009 UZAKLARIN TÜRKÜSÜ

Bugün hava hem poyraz hem de yağmurlu ama içime sıcaklık veren bambaşka bir gün. Daha çok eskilerde kalmış, unutulmaya yüz tutmuş çok eski anılarım, hatta o çok derinlerde ölüme terkedilmiş hislerim/ latifelerim canlandı. Sevdiklerimle birlikte olacağım günlerin hayalini kurmaktan ziyade sadece kendimi, eskideki ‘ben’i hatırladım. Kara kara bulutlar oradan buraya sürüklenirken , o incecik yağmur çiseltilerinde , geçmişimin kıyısında köşesinde kalmış günlerime gittim. Geleceğimi hep başkalarıyla hayal ederken, geçmişime; içinde yalnız ben olan geçmişime yolculuk ettim. Geleceğimi hep madde aleminde tahayyül ederken, geçmişimin; maddi olmayan,uzakların türküsünü ağır ağır ve acıklı bir şekilde söyleyen günlerini düşündüm. Bu öyle bir Türkü ki geçmişin derinliklerine indikçe daha da ağlatıyor.

 

Kendime hep şu soruyu sorarım: İnsan niçin geçmişe özlem duyar?(önemli) Belki de Allahın yanından ayrılan bu ruhumuz istekleri bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen bu bedenin yükünü taşıdığı için ve onunla bütünleştiği için. Madem bu ruhumuz Allahtan geldi o halde niçin O’na gitmekten korkar? İşte bunun en güzel cevabını Rus filozof  Tolstoy vermiştir:

 

Ve dedi: En kof ceviz bile kırılmak ister. Olgu yemişler tutunamaz ağaca. öyle ise kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. Toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. Düşün! Bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka bir şey değildir hayat. Yani ölüm… fakat insanlar ölüyü kefenledikleri gibi ölümü de kefenlemişlerdir ve kefenlenen her şey öldürücüdür. İnsana düşen , tüm libaslarından soyup öylece seyretmektir ölümü. Yani hayatı… böyle diyor Tolstoy Ölüm Manifestosunda.

 Ancak geçmişimden bir gün daha öteye gidebilsem o günü hatırlayabilmek bana öyle bir huzur veriyor ki sanki cennetten ayrılmışım da o günleri özlüyorum.

 

Bugün 22 nisan ve bu gün de geçmişin tozlu raflarında yerini alacak ve yıllar sonra bu günü de özlemle arayacağım. Dünler ne günlerdi ve bu günler de o günlerden olacak biliyorum. Günler geçtikçe, Allahtan ayrılışımızın günleri uzadıkça mazide kalan her bir güne özlem duyacağım. o günler özlemekten ziyade o günlerin özlemine özlem duymak  gibi.

NOT:

Muhafazakarlığın(conservatizm) temelinde insanların geçmişe duyduğu özlem olabilir. İnsanların geçmişe duyduğu özlem o günlerin şartlarının iyi oluşundan değil, İlahi bir ayrılıktan kaynaklanır. Gericilik ilahi bir ayrılığın özlemini çekmekse…

 

Osman Yaman