Archive for ◊ Ekim, 2009 ◊

11 Eki 2009 Editörden

img_1891

Bir sonbahar günü başlayan yolculuğumuz ,yine sonbaharı hissettiğimiz şu günlerde  1.yılını doldurdu.Haşyetle açılan eller fedakarca koşturmacalar,bir rüya aralığında gördüklerimizi gerçeğe dönüştürdü.

Her sayımızda gönül evimizin sıcaklığı dostlarmızı da sardı.Onun rızasıydı dileğimiz  ve isteğimiz .Bir annenin evladına şefkatini gördük Dilhanemizde ,bir babanın kalenderliğini kimi zaman.Yazılarıyla içimizi ısıtanlarımıza en içten dilekleriyle amin dedi okuyucularımız .

Elimize geçen her sıcacık sayımızı ,uzatmak için bir çift göz aradık .Darda kaldığımızda esmalar yetişti imdadımıza .Okyanus ortasında kalan bir saman çöpü olduk kimi zaman ,Yunus balığının karnındaki Hz.Yunus gibi.

Koskoca bir yılın izdüşümleri yansıdı bu sayımıza .Bir yılım emeği ,tecrübesi ,hataları ve güzellikleri aynı zamanda.Yolumuz ince ve uzun biliyoruz .Yoldaşlarımız hiç bırakmayacak bizi  ,beraber çıktığımız bu yola yine beraber devam edeceğiz.

Bu sayımızda da söyleşi isteğimizi geri çevirmeyen Değerli Sadık Yalsızuçanlar`a ,Vakit gazetesi yazarı D.Ali Taşçı hocamıza ,Recep İpek kardeşime ,biricik ekibimize ve tüm gönül dostlarımıza teşekkürlerimizi sunuyoruz..

Rahman Ellerinizi Bırakmasın

MEHMET AKİF BALTACI

11 Eki 2009 Kaleminin Hikmet Öyküleriyle; Sadık Yalsızuçanlar

sadik02

Dilhâne’ nin  Haziran sayısının çıktığı gün Fatih’te bir kültür gecesinde Sadık Yalsızuçanlar’ a arkasından koşarak seslendim ve önce kendimi takdim ettikten sonra çantamdaki sıcacık Haziran sayısından bir tane uzattım. Sadık hoca ile daha önce irtibat kurmuştuk, kendisiyle söyleşmek istediğimizi söyledim. Hoca fazlasıyla yoğun zira ayaküstü iki dakikalık konuşmamız çalan telefonu ile defalarca kesildi. Kendisi Ankara’ da ikamet ettiğinden söyleşiyi internet üzerinden yapabileceğimizi söyledi, bizde hakkında merak ettiklerimizi gönderdik e-mail kutusuna. Söyleşimiz kendisinin Almanya’ya gidiş günlerine tesadüf etti. Yoğunluğu sebebiyle sorularımıza kısa yanıtlar vermek durumunda kaldığını kibarca belirtmiş. Kendisine vakit ayırdığı için Dilhâne ailesi olarak teşekkür ediyor, kaleminin hikmet öyküleriyle daima bizlerle olmasını diliyoruz.

 

Sadık Yalsızuçanlar kimdir, sizi kendi ağzınızdan öğrenebilir miyiz?

 

1962 yılında Malatya’da doğdum. Hacettepe Üniversitesi Türkoloji bölümünde okudum. Bir süre öğretmenlik yaptım. Çocukluğum Malatya’da, ilk gençlik yıllarım Hatay Dörtyol’da geçti. 1979 yılından beri Ankara’dayım. Arada kısa süreliğine Sivas, İzmir ve İstanbul’da yaşadım. Şu an Ankara’da bulunuyorum.

 

Yazarlığınızın temelinde ne var, kimlerden ya da nelerden besleniyorsunuz?

 

Babam Malatya’da sinema işletmeciliği yapıyordu. Yüzlerce film izledim. Edebiyatla ilişkim daha çok Üniversite yıllarında başladı. Ama seyrettiğim filmlerin bende öykü anlatma yönünde bir duyarlık oluşturduğunu söyleyebilirim. Tabi, sonradan yani Üniversiteye başladığım zamanlar tür ayrımı yapmaksızın yoğun bir okuma sürecine girdim. Başlangıçta yazar ve tür ayrımı yapmıyordum ama sonradan ilgilerim beni daha çok bilgelere yöneltti. Doğudan ve Batıdan düşünürleri, irfan ehli müellifleri okuyorum. Özellikle Hz. Mevlana, İbn Arabi ve Bediüzzaman’ın eserlerini çok okuyorum.

 

Kitaplarınız nasıl ortaya çıkıyor, kafanızda önce fikirler mi yoksa kelimeler mi canlanıyor.O süreçten biraz bahseder misiniz?

 

Başlangıçta zihnimde bir öykü beliriyor. Ama bendeniz daha çok zuhuratla yazıyorum. Yazarken gelişiyor her şey. Zaten hızlı yazıyorum. Çok vakit almıyor kafamdakini satırlara dökmek. Öyküler, romanlar kısa sürede ortaya çıkıyorlar.

 

Gezgin ile İbn-i Arabi, Anka ile Niyazi Mısri, Cam ve Elmas ile Hasan Harakani..Hep bir arayış var.Sadık Yalsızuçanlar bu arayışın neresinde?

 

Adı üstünde arayış. Hayat yolculuktur zaten. Yolda mıyım emin değilim. Doğru yolda mıyım bundan hiç emin değilim. Ama azizlerin, bilgelerin yolunun tozu olma isteği içimde daima olmuştur. Bu istekle yazıyorum. Söz ettiğiniz bilgelerin dünyalarından sırlar devşirmeyi çok istedim. Bu yönde yazınsal çabalar içinde olmaya çalıştım. Bu süreç nereye gider bilmiyorum.

 

 

Tasavvufun edebiyatımızdaki yerinin gittikçe arttığına katılıyor musunuz, bu tezi değerlendirir misiniz?

 

Tasavvuf, hakikatin Batıni boyutudur. Bizim geleneksel edebiyatımız irfani bir edebiyattır. Oradan beslenir. Bunun modern zamanlarda da olabileceğini öngörürüm. Ama bu, bireysel bir çabadır. Yazarın, okurun, düşünürün gönlünde gerçekleşir. Yoksa teorik boyutta olmaz. Tasavvuf, haldir. Yaşanmadan olmaz. Yaşanmadan anlatmak söz hastalığıdır. İbn Arabi, bunu, söz hastalıkları arasında sayar. Zaten, ‘neden yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz’ uyarısı vardır.

 

Bediüzzaman hazretlerini konu alan DEM adlı romanınız çıktı. O hayatınızın neresinde bize anlatır mısnız?

 

Yeryüzünde şairane ikamet eden bir adam. Kamil bir insan. Efendimiz’in (as) yetkin bir varisi. Hakikat’in taşıyıcısı. Her hali hikmetli. Müşfik. Bütün mahlukata karşı merhametli. Son derece adil. Kendisine zulmedenlere beddua bile etmeyen bir kamil. Hayatı sürgünlerle, hapislerle, tecritlerle geçmiş. Ama yılmamış. Bediüzzaman’ın dünyasından bir şeyler yazmayı çok istiyordum. Dem, bu arayışın ürünü olarak belirdi. Dem, esasen Bediüzzaman’ın yaşamını da veri almakla birlikte, bendenizin Risale-i Nur’u tanıma hikayemdir. O hazineden payıma düşen bir şey var mı, bunun hikayesidir.

 

Popülizmin edebiyata yansımaları ne şekilde gerçekleşiyor?                   

 

Edebiyat, gündelik malzemeyi de kullanır, güncel göndermeleri de vardır ama zamana dayanıklı ve sembolik bir dili öngörür. Eserden çok yazarın öne çıktığı ve kitabın ürün olarak pazarlandığı bir süreci yaşıyoruz. Bu tabi sağlıklı bir durum değil.

 

 

Size göre edebiyatın misyonu ne olmalıdır, edebiyata olan ilgi gün geçtikçe artıyor bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Edebiyat bizatihi iletidir. Ona ayrıca bir görev, bir misyon yüklenmemeli. Hegel, ‘her ruh, kendi acısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatçıdır’ der. Ama tabi, yazarlarda ayrı bir kimya, ayrı bir dünya olduğu kesin. Edebiyat dil içinde gerçekleşiyor. Dilin içinde yoğunlaşmak, onun zenginliğine dalmak çok önemli. Bir de işçilik boyutu var, emek boyutu. O da önemli.

 

Son olarak Dilhâne okurlarına ne söylemek istersiniz?

 

Bilgelerin eserlerine ilgi duymalarını, onları çok okumalarını dilerim.

BİLGE SAKİ

11 Eki 2009 Gerçek Sevginin Kaynağı Allah’tır

 birth2

İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür… (Bakara Suresi, 165)

 

İnsanların hemen hepsi yaşamları süresince  gerçek sevgiyi yaşayabilmenin yollarını arar dururlar. Her defasında tam bulduklarını zannederken, o sevginin de diğerleri gibi aldatıcı, gelip geçici ve sahte olduğunu anlarlar. Dinden uzak yaşayan cahiliye toplumu bireyleri, sevgiyi de cahiliye yöntemleri içerisinde aramaları nedeniyledir ki, gerçek sevgiyi yaşayabilmenin sırrına ulaşamazlar.

 

İnanan insanlar için ise durum tamamen tersidir. Onlar gerçek ve samimi sevgiyi doruğunda yaşarlar, çünkü sevgilerinin temelinde yaratıcıları Allah’a duydukları derin sevgi ve teslimiyetleri vardır. Davranışlarını yalnızca sonsuz cennet umuduyla yapmaz; yaptıkları herşeyde Rabbimiz’i razı ederek O’nun eşsiz sevgisini kazanma hissiyatı içinde olurlar. 

 

Çevremizde sık sık arkadaşlıkları, dostlukları, iş ortaklıkları veya evlilikleri biten insanların haberlerini duyarız. Çok kısa bir süre önce, birbirlerini sevdiklerini, birbirlerine değer verdiklerini söyleyen kişilerin, birbirlerine çok ağır sözler söyleyerek ve birbirlerine iftiralar atarak, düşmanca  ayrıldıklarına tanık oluruz. İnsanların ilişki türü ne olursa olsun aralarındaki bağların kopması genellikle bu şekilde aşağılama, suçlama ve nefretle olur.
Ve bu insanların büyük bir çoğunluğu, artık “sevgilerinin bittiğini” söylerler.

Aslında bu insanların yaşadıkları sistem içerisinde ’sevgi’ olarak adlandırdıkları şey, ‘gerçek sevgi’ değildir. Bu yalnızca sağlam bir dayanağı olmayan, karşılıklı çıkarlar doğrultusunda gelişen, manevi derinliği olmayan ve maddi değerlere dayanan bağlardır.

Bu bağlar öylesine zayıftır ki kaza sonucu sakat kalan ya da imkanlarını kaybedip yaşam şartları değişen, dolayısıyla artık karşısındaki kişinin beklentilerine yanıt veremeyen kişi, gördüğü ilgi ve sevgiyi kaybeder.  Çok sevdiğini söyleyen kişi, bu konuma gelen insanla, değişik bahaneler ortaya koyarak tüm bağlarını koparır. Dinden uzak insanların yaşadığı sevginin, gerçek olmayan ‘sözde sevgi’ olduğu çok açıktır.  

 

Yaşamlarını Kuran’a göre düzenlemeyen insanların, gerçek sevgiyi yaşamaları da olanaksızdır. Kaynağını kalplerindeki imandan alan gerçek sevgiyi yaşayan insanların yaşamlarında, söz ettiklerimizden çok daha zor olaylar, ağır şartlar dahi oluşsa sevgileri asla bitmez.

 

İşte inanan insanların sevgileri, Allah’a olan bu güçlü, samimi ve içten sevgilerinden kaynak bulmaktadır. Karşılarındaki tüm güzellikleri yaratanın, yalnızca Rabbimiz olduğunun  bilincinde olarak sevgiyi yaşarlar. Sevdikleri kişi hata da yapsa, imanlarından kaynaklanan şefkat, merhamet, hoşgörü ve bağışlama ile yaklaşırlar.

 

Kısacası gerçek sevgi; temeli Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş bir sevgidir; iman, takva ve Allah’a olan yakınlıkla artar. İman kalbine yerleşmiş bir insan, Allah’ı büyük bir coşku ve heyecanla sever. Allah aşkı ve hoşnutluğu, Allah’ın sevdiği bir insan olma umudu kişiye büyük şevk verir. Bu sevgi, insan ruhundaki coşkuyu, huzuru, mutmainlik duygusunu sürekli diri tutar. Rabbimiz’in benzersiz sanatı ve eşsiz yaratma kudreti, Allah’a olan sevgiyi daha da arttırır. Allah’a duyduğu sevgi nedeniyle, mümin, Allah’ın yarattıklarına karşı da büyük bir sevgi duyar. Allah’ı çok sevdiği için, yine Allah’a sevgi duyan insanlara karşı coşkun bir sevgi duyar. Ve inanan insanın, karşısındaki kişi imanı yaşadığı sürece, yaşlılık, sakatlık ya da maddi kayıp gibi durumlarda da sevgisi asla olumsuz etkilenmez. Tam aksine duyduğu sevgi daha da derinlik kazanır.

Allah için yaşanan sevgide sadakat, merhamet ve bağışlama vardır. Allah için yaşanan sevgi bir süresiz ve sonsuzdur. Bu sevgi önce dünyada ve ardından sonsuz yaşamda devam etmeye kilitlenmiş bir sevgidir. Allah tüm güzel şeyleri yaratan tüm zevkin sahibidir ve  hiçbirşey O’na duyulan sevgi ve imani coşku kadar kalpte mutmainlik oluşturamaz.Yüce Allah sevginin, tutkunun, muhabbetin sırlarını bize Kuran’da açıklar. Rabbimiz, gerçek sevgiyi yaşamanın ancak imanla mümkün olduğunu “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96) ayetiyle Kuran’da bizlere bildirmektedir.

Bu, Allah’ın iman edenlere bir lütfudur, Allah Katından bir nimettir. Bu, Allah’a inananlara has üstün bir güzellik, bir nimettir ve cennette de bu şekilde olacaktır.

Toplumdaki insanların büyük bir bölümü ise ruhlarındaki sevgiyi öldürmüş durumdadırlar. İnsanların öncelikle ruhlarındaki ölüyü diriltmeleri gerekmektedir; asıl önemli konu, Allah aşkının insanı sarmasıdır. Allah aşkını içinde hisseden insan dünyanın tüm güzelliklerine kavuşur. Kalbini Allah’a tam olarak teslim eden insan, artık Allah’ın yönetimindedir. Allah’ı aşkla seven insan yaşadığı aşkın derin güzelliğini ve mutluluğu sürekli içinde hisseder.

ELİF ALACA

11 Eki 2009 Sadık Dost Hz.Ebubekir

 

serenat1

 

Peygamber Aleyhisselamın, biricik dostu, mağara arkadaşı, sırdaşı, yoldaşı Ebû Bekir.

 

Derin derin öksürüyordu. Çagın büyük hastalıgı olan veremden mustaripti.  Öksürüyordu, öksürükleri evde yankılanıyordu. Gözlerini yumu verdi eskiye daldı. Sanki zaman durmuştu, mekan donmuştu. Adı Abdullahdı. Babası Ebû Kuafdi, sonra ona deve yavrusunun babası anlamına gelen Ebû Bekir denilecekti. Saçları beyazdı, sakalı beyazdı kınayla boyardı güzel bir insandı. Siması çok nurluydu. Mekke döneminde bütün sermayesini mazlumları, işkence altındaki insanları kurtarmaya harcamıştı. Bilal gibi Habbab Bin Eret gibi. Bir ara babası Ebû Kuafe sen kendini tükettin bitirdin diyecekti. Ama o hesabını iyi biliyordu. Dünyada bitik olmayı tercih ediyordu. Onun hesabı bu dünyaya yönelik değil Rabbine yönelikti. Cehennem ateşinin dokunmayacagı kişi, sadık dost, çocukluk arkadaşı Ebû Bekir….  

 

Sadık Dost, Sırdaş

 

Allah Resülüne hirada ilk vahiy geldikten sonra beni örtün beni, örtün dediği o kutlu gün de Sıddık’ı çağırıp bana vahiy indi Allah birdir ondan başka ilah yoktur demişti. O hiç tereddüt etmeden  bir saniye bile şüpheye düşmeden Sen diyorsan doğrudur demişti. O Sıddık tı. Allah Resulü mescitte sohbet ederken ilk müslümanlar gözünün önünden geçti ve şunları söyledi. Ben islamı ilk anlattğımda herkesin bir tereddüt anı vardı. İçlerinde bir insan vardı ki  o bir an olsun teredüt etmeden islamı kabul etti. O Ebu Bekir Sıddık tı. Efendimizin gölgesiydi ,gözü kapalı Fahri Kainatın yanındaydı. kalbini, gönlünü, ruhunu ona adamıştı.

 

Çocukluk Arkadaşı

 

Allah Resulünün Ona karşı özel bir muhabbeti vardı özel bir sevgisi vardı.Kainat Güneşinden iki yaş küçüktü O benim büyügüm derdi.  Bir gün Efendiler Efendisi buyurduki ya  Hasan Ebu Bekiri anlat. Hasan Bin Sabit anlatırken o Peygamberi severdi Peygamberde onu severdi diyordu. Onun dengi yoktu. Allah Resulü gülümsedi dogru dedin aynen öyledir Hasan. Müslüman olduğu gün islam rahmet kazanacaktı. Müslümanların sayısı 39 kişi olunca açıktan dini yaymak isteyecekti. Resulullah sabır desede yerinde duramayan Ebu Bekirin ısrarına Efendimz dayanamayacaktı. Mekkeye doğru yola çıkıldı beklenen oldu. Mekkeliler müslümanlara taşla, sopayla, kayayla saldırmaya başladı. O gün Allah Resulüde darbelere maruz  kalıyordu. Efendimize koşar adımlarla biri yaklaşıyordu. Telaşından cübbesi bir yana ayakkabıları bir yana savruluyordu.Resuli Ekremi koruyamamanın üzüntüsüyle koşuyordu. Efendimizin üzerindeki kalabalığı bir yana dagıtıp üzerine kapandı. Her tarafı yara içindeydi. Niçin taşlıyorsunuz o hak dinin peygamberi ne istiyorsunuz ondan, Rabbim bir dedi diye öldürcekmisiniz onu diyor bir yandanda efendimize gelen darbeleri engelliyordu. Efendimize gelen darbelerin, taşların, sopaların adresi Ebu Bekir oldu. Bana vurun Ona dokunmayın, bana vurun ama ne olur Ona dokunmayın diycekti. Gelen darbelere artık dayanamayan Ebu Bekir de bayılacaktı.O günkü zülüm o kadar yankı bulacak ki zülme haksızlığa karşı olan Hz. Hamza müslüman olcaktı.

 

Allah Resulunden Sonra İkinci

 

Magarada ikinciydi, Sevrde ikinciydi, Bedirde ikinciydi. Mezerda Fahri Kainatın yanında ikinci olacaktı. Bir gün Ebu Bekir yürürken Ebu Derda onun Önünden yürüyordu. Fahri kainat görmüştü ve demiştiki, sen öle bir adamın önünden yürüyordunki peygamberlerden sonra güneş hiç böyle bir adamı aydınlatmamıştır. O kadar büyüktür o. Ebu Bekir Sıddıki hep öne aldılar. Peygamber efendimizden sonra ikinciydi. Resuli Ekrem minberdeyken konuşuyordu. Belliki gözleri birini arıyordu. Merak buyurdu. Ebu Bekiri gözleriyle aradı. Ebu Bekir rahmetin sıkıntının olduğu yerde öndeydi. Bir şey dagıtılacaksa gerilerdeydi, görünmezdi. Onu görememişti Ebu Bekir Ebu Bekir nerdesin? Burdayım Allah Resulü. Efendimiz baktı biraz önce cebrail geldi ve dediki; Ey Muhammet senin ümmetinde senden sonra en büyük mügmin Ebu Bekirdir. Seni görmek istedim dedi. Medine yerinden sarsılıyordu. sevgilinin sevdigini seviyordu.

 

Magara Arkadaşı

 

Hazırlık yapıldı sevre gıdilecekti. Efendimizin yanında ikinci yine Ebu Bekirdi. Sevr zordu imtihandı agırdı. Ebu Bekir önden sevre girdi. Akrep, yılan varmı diye kontrol etti Onun canının yanmasına dayanamazdı. Biraz sonra uyku bastıracak Alah Resulünü ve dizini uzat Ebu bekir diyecekti. Muberek başını Sıddıkın dizine koyacak ve derin bir uyku gelecekti sevrde. Canından öte can olan Allahın Resulünü korumak için cübbesini çıkardı, parcaladı her bır deligi yılan ya da akrep çıkmasın diye kapadı. Fakat bir deliğe parça yetmedi. Sıddık oraya ayağını tıkadı. Biraz sonra Kainat Güneşini görmek isteyen bir yılan Sıddıkın ayağını ısıracaktı ama ayak yerinden kıpırdamayacaktı. Allah Resulü uyanmasın diye gözlerinden akan yaşları dindirmeye çalışacaktı ama nafile inci taneleri Efendimizin mübarek sakalına damlayacak uyandıracakdı. Fahri Kainat  ne oldu Sıddık niye aglıyorusun deyince, ayagımı bi şey ısırdı ya Resul Allah. Mübarek elini diliyle ıslatan Resulü Ekrem  elini Sıddıkın topuguna sürecek acısı dinecekti.

 

 

İylikte En Önde

 

Allah Resulü Mekkede oturmuş sohbet ederken sahabeye bugün hasta ziyareti yapan var mı? dedi. Sahabeden ses yok Ebu Bekir atıldı ben Allahın Resulü dedi. Kainat Güneşi gülümsedi. Peki bugün kim oruç tuttu? Sahabe suskun. Aynı ses…  ben Allahın Resulü. Kainat Güneşi tekrar gülümsedi. Bugün kim sadaka verdi. Sahabenin yüzü yerde Ebu Bekir ben Allahın Resulü bugün oğlum Abdullahla yürürken bir fakir gördüm oğlumun elindeki lokmayı ona verdim. Efendimiz sadık dostuna bakarak bu özellikler kimde bulunursa cennete girer diyerek ona cenneti mujdeliyordu.

 

Cigeri Yanık

 

Bir gün evinin kapısından geçenler dedilerki ey Allah Resulü Ebu Bekir ciger kebabı yiyor. Sıkıntılı günler etin cigerin zor bulundugu günler. Allah Resulu dostunu iyi bilirdi. Ebu bekir sonrasında gelince Efendimizin yanına Efendimiz Ebu Bekire sen bugün ciger  yemisin deyince başını öne egdi hiç bir şey söylemedi. Tekrar sorunca bugün cigermi yedin Ebu Bekir hayır Allah Resulü  bizim evimizde ne zamandır yemek pişmiyor deyince peki neydi o dedi. Ben bugün bir hasret cektimde müslüman gariplere içim yanmıştı da içimin kokusunu duymuşlardır ya Resulullah dedi. İçi kavrulmak mazlumlardan dolayı kebab olmak yanmak….

Selam sana Ebu Bekir…..

Selam mazlumlar için cigeri yananlara….

EFNAN KARADEMİR

11 Eki 2009 Hattat ve Ta

 hattat                             

 

Adını bilmezdi kimse, Hattat’tı sadece. Peçesinden ve eteğinden kadın olduğu bilinirdi herkesçe. Narin, zarif, kırılgan elleriyle padişaha yazılan naatların ilk harfiyle son harfini kondururdu samanın adab-ı muaşeret görmüşüne. Her harfi büyük bir özenle çiziktirirdi.

 

Yassı kalem derdi, odunumsu sazdan kalemine. Yassıydı vav gibi, kaf gibi, dümdüzdü elif gibi.

 Her harfin ayrı bir anlamı vardı. İngiliz kraliyetine yazılan mektuplarda he’ye özenirdi. Kadınların gözlerine tuttukları merceklere benzetirdi onu.

 

 Nasıl gelmişti buraya kadar her mektupta bunu düşünüyordu. Erkeklerin olduğu bir dünyada Tekti. Bu yüzden Talihsizdi. Hayatın yeknesaklığında Tıynetsizdi  ama gelmişti işte. Padişah en özendiği mektuplarda ona bir harf çizdirirdi. Nam salmıştı tüm komşulara, peçelinin çiziktirdiği harf yoksa mektuplarda, susardı mektubu okuyan kâtip. Aslında kâtip okumaz mektupları ama görmek için, yazmak için peçeli gibi, kâtip okurdu her komşuda. Kimse yazamazdı onun gibi, kimse batıramazdı elifi andıran yassı odunu hokkaya.

 

 Her harf için ayrı heyecan tadardı boğazında, ramazan ayında baş tellal’a verilecek fermana koca bir ra kondurmuştu büyük bir zevkle.

 

En çok yazdığı, yazarken heyecanlandığı, yazarken duraksadığı, yazarken sustuğu, yazarken yazmak  istemediği ve en çok  yazmak istediği ta’yı çizmeye başladı kâğıdın ortasına. Durdu… Mürekkep yaladı ta’nın uzun yolunu.

 

Hiç anlayamadı ta’yı niye böyle yazdığını. Yeşil bir  ta, siyah bir  ta, kırmız ve mavi karşımı mor bir ta ama en çok siyah. Hangi renk olursa olsun en güzeli oydu; “ta”. Utanıyordu bu zevkinden. Şevketlü sultana yazarken değil de bomboş samana ta’yı çizerken duyuyordu bu heyecanı.

 

Bilmedi kimse Peçeli Hattat’ın derdini. Herkes o çizerken titrediğini gördü, ta’ya yol yaparken. Kimse sormadı nedenini, sorsalar da anlatamazdı, o da bilmiyordu niyesini.

 

Validesi gördü bir gün, biriktirdiklerini. Siyah feracenin altında yaşayan narin bir hayal olduğunu düşünürdü kızının. Sadece hayal. Ve bilmezdi kızının siyah feracesini gönlünü kimseye kaptırmamak için giydiğini.

 

Yaşı gelmişti Peçeli Hattat’ın. Mürüvveti görülmeliydi onun da. Sevgilisi sadece yassı kalem ve samanlar olmamalıydı yarı. Utandı valide bunu düşününce ama sordu kendine bu ta’lar da neyin nesiydi diye?

 

Tüm bildiklerini saydı valide isim isim.

Tahsin dedi önce, ardından Talih diye haykırdı kendi kendine. Yoksa bir Tekfur muydu bu ta’ların sahibi yanılmıştı Tekfur ta ile yazılmıyordu ki. Komşunun oğlu Tarık mıydı? Bulmuştu… Paşa hazretlerinin sahabeden gelen pek duyulmamış isimli oğlu Talha’ydı, Peçelinin gönlünü çalan. Sevindi buna valide hanım. Paşanın oğluna gelin edecekti kızını. Hem de Peygamberimize komşu olacak sahabenin adındandı damadının adı.

 

Sustu uzun süre valide hanım. Tek kelime etmedi kızına. Kızı hala gelip gidiyordu saraya, Peçeli Hattat adıyla. Geldiğinde mum ışığında oturuyor, sabah ezanı delene kadar uykusuzluğunu ta çiziyordu.

 

Bıkmıştı arık valide Peçelinin bu ta merakından. Sıkılır olmuştu padişah her ta’da bu kadar titreyen Hattat’tan.

 

Validesini çağırdı Peçeli’nin, neyin nesi’dir diye sormaya. Bilemedi valide ne cevap vereceğini. Makamı ayyuka çıkmış Peçeli Hattat’ın derdini duysa padişah, yer ile yeksan edebilirdi, Peçeliyi, harflerini, samanlarını ve mürekkebini. Ama dayanamadı valide ve anlattı devrin hikmetlisine, şevketlisine…

 

Sustu padişah sükût’a hayat verircesine. Söyletmeliydi Peçeliye kalbine saplanan derdi. Çağırdı Peçeliyi makamına…

 

Bu kez dedi, başka yazacaksın görelim marifetini. Selam eyle Âlemlerin Efendisine önce. Sonra bir naat yaz ardında giden sahabelere ve Talha bin Ubeydullah’ı konuştur efendisiyle.

 

Ta’yı duyunca titredi Peçeli derinden. Hiçbir şey söylemeden çıktı makam-ı aliye’den.

Gitti ve çizdi hattını en güzel parşömene. Mor bir ta ile başladı konuşturmaya Talha’yı. Gecelerce yazdı peçeli padişahın dilediğini. Hem yazıyor hem ağlıyordu. Utanıyordu Âlemlerin efendisine yazarken hissedemediği için ta’ya duyduklarını. Başına gelmişti yıllarca korktuğu. Bırakmalıydı bu işi. Düşündükçe ağlayası ağladıkça, bırakası geliyordu. Kibir denilen illet girmiş miydi kalbine bir zerre tanesi. Nice krallara nice fermanlara nice mektuplara çizmişti hattını. Bunu duymamıştı hiç. Acıyordu kalbi Peçeli Hattat’ın. Gecelerce yazdığı ta’lara baktı. Hepsi Et-Tevvab’ın ta’sıydı.

 

Kimsenin bilmesini istemiyordu Peçeli yanlış ta’yı çiziyordu bilerek samana, te çizseydi anlayacaktı herkes ve ezilecekti Hattat yaptığından övünüyormuş sandıklarında…

Korktuğu tövbeleri kabul eden Âlemlerin Rabbi ya ben kulunun kalbine giren bir damla kibirden tövbemi kabul etmezseydi…

 

Bunca ta’nın yüreğini oynatması, elini titretmesi ve sabah ezanlarının arşınladığı odalarda ta çizmesi bundandı. Tevvab olan Rabb-ü Rahim ya onun tövbelerini kabul etmiyorsa.

 

Tevvab olan Allah, makama mansıba meyletmesin diye ta çizen ve titreyen Peçelinin tövbesini katından geri gönderiyorsa…

 

“Ta” işte hepsi bu… Yazmadı Peçeli bundan sonra ve gömülmedi yassı kalem hokkaya.

Herkes öldü bildi Talha’yı Hattat’ın kalbinde ama onda yer yoktu ne Talha’ya, ne makama ne, valideye…

 

Tövbeleri kabul eden Tevvab onunkini kabul etmediyse sükût’u yaşasın dünya, Hattat’ın nezdinde…

 

ŞAFAK MERİÇ

 

 

11 Eki 2009 Necip Fazıl Hasreti

astad

Necip Fazıl, Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatının en farklı simasıdır. Sanat anlayışıyla, dâvâsıyla, sesi ve soluğuyla geleneğimizin özgün bir iz sürücüsüydü. Bugün hâlâ eserleriyle çok etkin bir biçimde yaşıyor olması, onun ne denli üslup ve içerik sahibi olduğunu göstermektedir.

 

Üstad, muzdarip bir insandı; kendini arındırırken, toplumun tüm dertlerini de kendine dert edinmişti. Karanlık bir zaman diliminde (1904) dünyaya gelmesi, sanki Allah tarafından insanımıza bir ışık müjdesi gibi olmuştu. Düşünüyorum da, Necip Fazıl olmasaydı, bugün Türkiye bu durumda mı olurdu? Cevap tek kelimedir: Asla!

 

“Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”

 

Bu beyti, Efendisi Abdülhakim Arvasi Hazretleriyle tanıştıktan sonra yazmıştır ve ondan önceki tüm hayatının adeta özeti gibidir. Kendisi tam otuz yaşındadır ve yepyeni bir dünyaya adımını atmıştır.

 

O, bireysel çilenin en onulmazını yaşayarak, adeta içindeki kömürleri elmasa dönüştürmüş ve geleceğin nesline paha biçilmez varlık elmasını armağan etmiştir. Arvasi’yi tanımadan önce de şöyle diyebilmektedir:

 

“Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi / Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi / Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.”

 

“Kaldırımlar” şiirini yazdığı zaman yirmi üç yaşındadır. Ona devrin büyük şairleri ( Ahmet Haşim, Yahya kemal, A. Hamit Tarhan gibi…) bu sesi nereden bulduğunu sorarlar. Gerçekten o zamana kadar Türk şiirinde böyle bir sese rastlanmaz. Bu sesi anlamamız için onun çocukluk yıllarını bilmemiz gerekmektedir.

 

Bir kere o sanatçı olarak doğdu. Ne var ki, fıtrat işlenmeden parlamıyor. Onun fıtratını işleyen en önemli şahsiyet, büyük babası Hilmi Efendidir. Ağır ceza reisliğinden emekli olan bu zat, uşaklar elinde gezinen torununa apayrı bir önem verir ve onu, Hz Ali cenklerinin yanı sıra, Fuzuli divanları okuyarak büyütür. Babaannesi Zafer Hanım ise, bunun tam tersini yapar; Necip Fazıl’a Batı romanlarını okur. Zaten dört beş yaşlarında okuma yazmayı öğrenmiştir ve adeta roman okuma delisi olmuştur ( Pol Virjini, Pardayanlar… Okuduğu kitaplardan bazılarıdır.)

           

Osmanlı’nın yıkılış günleridir. Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşı kapıdadır. Küçük Necip ise, beyninde Doğu ile Batı’yı sentezlemekte ve bunun çilesini daha o zamanlarda ruhunda duymaktadır. Büyük adamlar, çoğu zaman büyük heyelanların çocuklarıdır.

           

Bahriye Mektebi’nde Yahya kemal, Ahmet Hamdi Akseki gibi hocalarının yanında, İbrahim Aşkî Bey adında bir de edebiyat öğretmeni vardır ve onun tesiri daima üzerindedir. Bu öğretmeninin vermiş olduğu bir kitap, Necip Fazıl’ın hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Kitabın adı, “Semerat-ül Fuad- Gönül Verimleri”dir ve yazarı sarı Abdullah Efendi’dir. Kitap, tasavvuf içeriklidir. Otuz yaşlarında Abdülhakim Arvasi Hazretleriyle karşılaşmasında ve ona teveccüh etmesinde, bu kitabın önemli katkısının olduğu kanaatindeyiz.

           

Sanat ve edebiyat dünyasında en ön saflardadır. “Sanat, sanat için mi, yoksa halk için mi?” gibi kısır döngü içinde süren tartışmalara yepyeni bir bakış açısı katar:

 

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış/ Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.”

 

Bütün hayatına ve eserlerine bu anlayışı koymuş ve Türk gençliğine sonsuz bir yol açmıştır.

O zamana kadar, aydın denilen insanların, gece sabahlara kadar içki sofralarında sarhoş kafalarla ürettikleri ne idüğü belirsiz bir sürü saçmalıklarına sanat dendiğini düşünürsek, Üstad’ın çıkışının ne anlama geldiğini daha iyi anlamış oluruz.

           

Necip Fazıl, hayatında belirlenen değil, hep belirleyen olmuştur. Diğer bir ifadeyle o, hayatın nesnesi değil, hep özne konumunda kalmıştır. Sürü değil, çobandı.

 

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.”

derken, ne denli bir cemiyet ruhu taşıdığı ortadadır.

 

Gideriz, nur yolu izde gideriz / Taş bağırda, sular dizde gideriz

Bir gün akşam olur biz de gideriz / Kalır dudaklarda şarkımız bizim.”

 

Türkiye, tarihinin en derin labirentlerine doğru giderek hakikat arayışını çekinmeden ortaya koyabiliyorsa, bunun temelinde Necip Fazıl’ın mayası ve aksiyonu vardır.

O, başta “Sultan-ül Şuara- Şairler Sultanı” idi. Her konuda en yetkin kitapların yazarı idi. Belli bir sanat “poetika”sı vardı. Tarih tezi muhteşemdi. Ondan duyduklarımız ve ondan okuduklarımız bugün ayniyle gerçekleşmektedir. Sultan II. Abdülhamit’in “Kızıl Sultan”, Vahdettin’in “vatan haini” olmadığını ilk onun sesinden ve kaleminden duyduk. Bu ve buna benzer çıkışlarıyla zindandan zindana dolaştırıldı. Öldüğü zaman, Vahdettin’le ilgili yazmış olduğu bir kitaptan dolayı, kesinleşmiş 18 ay cezası vardı; ölmeseydi içeri girecekti. Hayatı, zindan ve meydan arasında gelip geçti.

 

Öldüğü zaman “boşluğu doldurulamaz” diyenlere, arkadaşı Osman Yüksel serdengeçti :” Boşluk bırakmadı ki doldurulsun.” diyerek en güzel cevabı vermiştir.

“ Nizamların nizamı olan düzen, iki heceli ve beş harfli bir isim taşır: İSLAM!..”

En önemli özelliği, Peygamber ve Allah dostlarının sevgisiyle dolu olmasıydı.

“ Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı/ Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı.”

Hepimiz kaderimizin yolcuları değil miyiz?

Gençlerden ve hayatı anlamak isteyenlerden, onun yüz civarındaki eserlerinden hiç olmazsa, “O ve Ben, Babıâli; Çile, Çöle İnen Nur, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu…” adlı eserlerini okumalarını rica ediyorum.

                                                                                             

  D.ALİ TAŞÇI

11 Eki 2009 Cennetin Çocuklarıydık

1175395890e1_kinaci-99

Bizler cennetin çocuklarıydık.Sonbaharın rüzgarlarına savurduğumuz hüzünlü yüreklerin sahibiydik.Belki buğuluydu gözlerimiz , yenilmişliğin en acısını taşıyordu yüreklerimiz.Söyleyemediklerimiz söylediklerimizden daha fazlaydı sanki, titrekti ellerimiz ,belki boğuk çıkıyordu sesimiz ama asla çaresiz değildik çünkü cennetin çocuklarıydık biz.

Gecenin siyahında yoğrulmuştu benliğimiz , güldüğümüz nadir görülmüştü ,mutluluğu bir demet gülde aramıştık her daim .Yeryüzü denen mescitte bir cemaattik tek başımıza.Yazdığımız şiirlerde kanardı yaralarımız ,gözyaşlarımız hep içimize akardı .Ağlayan bir çocuğun hıçkırıklarında bulurduk kendimizi ,kimi zaman dostların gamlı meclislerinin havasını solurduk.Vefa en güzel yanımızdı ,ihanet hiç uğramamıştı semtimize .,

Sevgilinin yolunu gözlerdik aynı köşe başında.Bir gülün dikeniyle solardı ruhumuz.Belki söyleyemezdik içimizdekileri ,kimi zaman ürker ,kimi zaman korkardık .Yaktığımız şiirlerden çıkardı gül kokusu.Minarelerin gölgesinde serinlerdi ruhumuz , güneş tutulmasınıı içimizde yaşardık.Kimse bilmezdi derdimizi .Mona Roza dan kaldırmlara uzanan bir çizgiydi yaşamak.Sokak lambalarının anlatııklarını anlamaktı meziyetimiz.

İstasyonlara kazıdığımız adların sayısı yoktu belki , her tren gidişinde dolardı gözlerimiz .Nedense cenneti görmedik bu dünyada  ama cennetin çocuklarıydık biz .Her hazanda buz keserdi ellerimiz ,çare değildi eldivenler üşümelere .Ancak ateşle yanan bağrımızda ısıtırdık ellerimizi.Isınmayı öğrenemedik bir türlü ,nedendir hep yanmak düştü payımıza.

Zaman dedik çaresizliğimize , hep mesafeler engeldi bize.Her şeyin bir bedeli olduğu gibi yaşmanın da bir bedeli vardı .Ya cennet ya cehennemdi sonumuz.Hiç görmesek de ,hak etmesek de bizler cennetin çocuklarıydık.İçimizdeydi cennet ,baharı olmayan ,terkedilmiş coğrafyaların adıydı belki.Kirliydi ellerimiz cennette yıkayacaktık onları ,evimiz bizi bekliyordu.Çünkü biz cennetin çocuklarıydık.

MEHMET AKİF BALTACI

11 Eki 2009 Hanemize Sorduk

img_1893

Dilhâne dergimiz birinci yılında. Önce bir hayal, sonra olabilirlik ümidi, sonra gayret ve dua…

Dergi arşivi elimde, beni çepeçevre kuşatan bir duygu istilası. Geri dönüp katettiğimiz yolu görmek duygulandırıyor insanı.

Dilhane düşlendi…Dilhane gerçekleşti..Ve sanırız şimdide büyüyor…

Birinci yılında hanemizin helecanlarını  yansıtmak üzere neler hissediyorsunuz diye sorduk hanemize? 

Mehmet Akif Baltacı: Dergi fikrini ilk duyduğumda heyecanım had safhadaydı .Bu hayalimdi çünkü .Emek istiyordu ,zahmetli işti ,sıkıntılıydı ama Zahmetsiz rahmet olmaz sözüyle sıvadık kollarımızı.Güzel bir ekip ,güzel insanlarla birlikte yol aldık.Dergiciliğin merdivenlerini adım adım çıkmaya çalışıyoruz ve uğraştıkça tecrübemiz artıyor, kimimiz tasarımda uzmanlaştı ,kimimiz internet işlerinde  ,kimimiz mesleğinin ilk stajını yaptı ,kimimiz fedakarca destek oldu.Hanemiz çalıştıkça güzelleşti ,o güzelleştikçe biz çalıştık ve nihayet 1.yılı doldurduk.Mutluluklar ,hüzünler, yılmamalar ve en önemlisi dualar saklı dergimizin sıcacık sayfalarında.Dilhane bu güzel insanların hayalleriydi ,bize de  bu güzel hayallere ortak olmak düştü. 

Ayşe Yalçın: Dilhâne, gönlümüze taht kurmuş bir yürek sızısı… En içten yakarışlarımız… Dilhâne, kalemin kâğıda aşkı, Dilhâne, göze damga, kalbe mühür… Dilhâne, öyle bir aşkla kendince filizlenmiş, kimi zaman rüzgâra kapılmış ve dökülmüş; kimi zaman yağmura tutulmuş, ıslanmış.

Dilhâne, gönlümüzde açtığımız bir oda, Dilhâne, gönlünüze açılan bir kapı. Dilhâne ilk göz ağrımız… Ağır aksak, düşe kalka yürüdüğünü  gözlerimiz kimi zaman nemlenerek gördüğümüz.

Dilhâne gece yarılarımız, Dilhâne uykusuzluğumuz. Dilhâne, Ramazan’da birlikte niyetlendiğimiz, bir içim suya birlikte susadığımız… Dilhâne, Filistin’deki ağıtımız, Dilhâne Sevgilinin yoluna koyduğumuz ömrümüz.

Dilhâne, sevgimizi yarım yamalak kâğıt ve kalem, aşk ve dert, göz ve nur bin bir kelime ile sessizce anlattığımız çığlığımız. Dilhâne gelecekten yana umudumuz…Yüreğimizde yaşadığımız o ilk sancılarını nice senelerinde yine aynı heyecanla duymak dileğiyle… Birinci yaşın hayırlı olsun. 

Sahra Araz: Bir şeyleri zaman ile ifade ettiğimizde kendimizi o zamanın içinde bir obje olarak görmek subjeden uzaklaşmak daha kolay olur. Bu sayede hem başarıyı hem başarısızlığı birarada görmek mümkün olur.Ben de şimdi geçen bir yıla baktığımda tüm kısıtlı şartlara rağmen -Rabbin izni ile -ufak tefek aksaklıklar da olsa dergimizin öncelikle eski ve yeni editörleri, tasarımcı arkadaşımız ve diğer yazan arkadaşlarımızla hedeften sapmadan ilerlediğimizi  görüyor ve yeni senede daha iyiye gideceğimize inanıyor ve temenni ediyorum…Rabbim emeği geçen arkadaşların hepsinden ebeden razı olsun… 

 Efnan Karademir:Dilhane bir yaşına giriyor. Dilhane benim için ne demek ? Dilhane benim çocugum desem yanlış bir tabir kullanmamamış olurum . Ben dergicilik adına her seyı “Dilhane “de tattım.  İlk sayı çıktıgında dergiciliğin zor ve emek gerektiren uzun yorucu ama bir o kadarda tatlı bır ugraş olugunu gördüm . Özellikle dergi basımdan cıktıgında somut olarak elde durmasının mutlulugunu lezzetini tarif etmek imkansız. bu zamana kadar hiç bir yaşını kutlayan bır dergi ekipinin içinde olmamıştım. bu fırsatı bana veren arkadaşlarıma teşekkuru bır brç bilirim. ayrıca derginin ilk saysısından bıir yaşına kadar olan bölümde emegi geçen bütün arkadaşlara teşekkur edıyorum.Dilhanede böyle bir ekiple çalışmaktan cok mutluyum. 

 Sevde Yardımcı: Hayırlı olsun deyip kısaca geçmemek gerekir. Maddi anlamda “bir dergi” çıksa da ortaya, maneviyatının yüksekliği derecesiyle birinci yılına bastı dilhâne.�
Dilhâne de şüphesiz, inançsız yola, yüreksiz yazıya emek vermeyenlerden. Birinci yılında dilhâneyi nice başarılara, nice maneviyatla yücelen emek dolu yollara diyerek, bu güzel ailenin de bir mensûbu gördüğümden kendimi, yaşın kutlu olsun. İyi ki doğdun Dilhâne!

Katre Gülsün: kesinlikle bir dergiden çok fazlası, bir ikindi vakti yüzümü usulca ısıtan ikindi güneşim, sahile oturup denizi izlerken dalıp gittiğim dalgalar, sayfalarında kendimi kaybettiğim ve tekrar bulmaya çalıştığım kitaplar, yüzlerindeki ve gözlerindeki gülümsemeyi gördüğümde mutlu olduğum dostlar gibi bana yakın, sıcacık bir şey oldu çıktı bu dilhanem… çıkan her yeni sayısıyla bizi tekerrüren mutlu kılan ve söylenecek sözlerin kalbhanemizden dilhanemiz yoluyla başka kalplere akmasının müsebbibi.. galiba böyle…

Esmanur Cezbeli: Dillendiremediğimiz her kelamın hakkı için buradayız… Yüreğimizden mısralara yansıyan bir güzelliğin aynası oldu bizim için.. ”Dilhâne” 

BİLGE SAKİ

11 Eki 2009 İnsan”oğlu” Olabilmek

                                   

 13957621

İnsanoğlu doğduğu andan itibaren çevresi ile münasebeti doğrultusunda bu çevrenin yörüngesine doğru yol alır. Evvela içine hikâyesi yazılmamış -gibi duran- bir kitaptır insan. Ve bu kitapta Rabbin yazdığı ancak göstermediği, daha doğrusu gösterimini bir ömre yaydığı külli iradesi vardır. Bunun dışında Âdemoğluna cüz-i irade ile hayat sayfalarını doldurma kabiliyeti de verir Hak Teâlâ.

Nitekim bu kitabın ön sözünde dünyaya gelişin zahiri müsebbibi olan anne ve babanın imzası vardır. Bu imzanın şekli ise kişinin bir ömür yazmaya devam edeceği kitabın konusuna yön verir.

Evet, işte tam bu noktada aile içinde çocuğa yazılan her bir kelime/cümle çok büyük önem arz eder. Zira çocuk aldığı bu veriye göre çevresini oluşturmaya çalışacak, dünyaya ilk ailesinin gözlüğünden bakacak, hangi tip insanı sevip sevmeyeceğine bile ilk olarak bu sözcüklerin rehberliğinde karar verecektir.

 

Elbette çocuk büyümeye başlayıp yavaş yavaş okul çevresi edindikten sonra ve ailenin artık müdahale edemediği ortamlara girdikçe bu bakış açısında zaman zaman farklılıklar olacaktır. Ancak genellikle kitabın girişinde ondan yazması beklenen hikâyeye karşı gelmeyecek ve arkadaşı eşi dostu da hikâyesine uygun aktörler olacaktır. Tüm bunların doğal sonucu olarak da kişi ailesi hangi dili konuşuyorsa o da onu konuşacak, hangi topraklarda doğmuşsa ona göre sarışın ya da karaşın olacak ve kültürünü bunun üzerine bina edecektir.

 

Bu sebepledir ki insanoğlu kendisinden farklı bir kültürle karşılaşınca biraz ürker… Ürker çünkü bunca senedir kendi eliyle inşa ettiği ve içinde kendisine ait bir sürü duvarı olan binasının ne ile karşı karşıya olduğunu kestiremez. Sadece bununla da kalmaz bazı tereddütler yaşar, emin olamaz bu kendisine renk ve dil olarak benzemeyen ancak iki el, iki ayak, bir kalp ve bir de akıl olarak aynısı olduğu ‘öteki’ insana karşı… Bir de bu tereddüdün içine yıllanmış düşmanlıklar sokulmuş ise hiç fırsat vermez tanımaya birbirini… Ön yargılar alır gider başını… Belki çoğu zaman farkına bile varmaz bu yaptığının ırk ayırımına kadar gittiğini ve kitabın sonuna hüsran cümleleri yazacağını…

Oysa öylemidir inandığını söylediği dinin kitabı? Hangi ayette hangi hadiste yazar kardeşe kin gütmek hatta canına kastetmek mubahtır diye… Hele de Hz Peygamberin (SAV) ihtarlarına rağmen yakışır mı  ‘Elhamdülillah Müslüman’ım ‘  diyene…

 

Allah Resulü uyarmıyor mu ; ?

“Ey insanlar! Sizin Rabb’iniz birdir. Babanız, ananız da birdir. Araplık ne ananızda vardır ne de babanızda. O sadece sonradan meydana gelen dil farkından ibarettir. Arap’ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah’a iman ve itaattedir. Bunu herkes böyle bilmelidir!”

 

Evet, “bunu herkes böyle bilmelidir “diyor Allah Resulü ancak özellikle de yakın tarih içinde İslam âleminde yaşananlar maalesef bu ihtara pek kulak asmadığımızı gösteriyor. Zira gösterseydik ne Afganistan ne Irak ne de Filistin kan gölü olurdu. Ve ne acıdır ki bırakın sınırlarımız dışındaki kardeşlerimizin başına gelenleri, 25 yıldır Atamızın 600 yüz yıl bir arada yaşadığı milletlerle bile “ayrılmadan” yaşamayı öğrenemedik.

 

Osmanlı’nın fethettiği yerlerde “her camii yanına bir kilise her kilisenin yanın bir camii yapılacak” sözünü ise çok çabuk unuttuk. Kaldı ki 25 yıldır dökülen kanlar ırkı farklı olsa da dini aynı olan iki millete ait. Tabii bu demek değildir ki farklı dine mensup olanlara karşı tutumumuz da farklı olacak elbette Hz Âdem’den kardeş olduğumuzu unutmadan yaşayacağız. Yaşamalıyız! Zira “İSLAM’A GÖRE İNSANLAR KAN BAĞI BULUNMASA BİLE KARDEŞTİR.”(HUCURAT: 10)

 

Ve yine unutulmamalıdır ki Peygamber efendimiz (SAV)

İNSANLAR DEDELERİ VE BABALARI İLE ÖVÜNMEKTEN VAZGEÇSİNLER ” , (TİRMİZİ) , ” IRKÇILIK DAVASINA KALKAN BİZDEN DEĞİLDİR ,  IRKÇILIK ÜZERE SAVAŞAN BİZDEN DEĞİLDİR , IRKÇILIK İÇİN ÖLEN BİZDEN DEĞİLDİR .” (MÜSLİM, İMARE: 53-57)

diye buyurarak bu ayırımın sınırlarının Müslümanlığı dolayısıyla ‘imanı’ kaybetmeye kadar gittiğini bize net bir şekilde ifade eder. Buradan da anlaşıldığı üzere  “ayırımcılık” zihniyetine sahip insanlar sadece dünyada hırslarına yenik düşüp bazı fani menfaatleri için sadece kendi hayatları ile birlikte yıktıkları hayatları değil ebedi saadeti de ebedi hüsrana dercetmektedirler.

 

Bununla birlikte “Müslüman” olmak demek insanlığın uhrevi-dünyevi hayatları için iyiliği telkin etmek, iyiliğin peşinden gitmek, her türlü “kötü” den uzak bir yaşamı kazanacak ve kazandıracak hasletlere sahip olmaktır. Bu zaviyeden baktığımızda, daha doğrusu İslam dininde nereden bakarsak bakalım karşımıza çıkacak olan hep;

İSLAM’A GÖRE ÜSTÜNLÜK SADECE TAKVA’DADIR.”( HUCURAT: 13)
 
gerçeği olacaktır bu da farklılıkları farkettirmenin insana hiçbir faydasının olmadığının apaçık delilidir.

 

SAHRA ARAZ

 

 

 

11 Eki 2009 Med Cezir

’Aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer

Aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun, etme’’

                                                         Mevlana

 87e0wa3

   Pembe kainat güverciniydi mısralarda rahman

  Bir elif nasılda anlatırdı beyaz meşki

  Dimdik durup yıkılmadan hakikatle

  Dünyanın gamını niçin çekersin; ah elif!

  Senle; gücünün mürşidiyle söner cehennem

  Surun düdüğü çalar alemde

  Sen sevdalıma üfle beni Elif; senin gerçeğine… 

  Her yüzyıl ömür azalarak yakardı

  Dilenci ezikliğine çekti insanlık başını

  Sıfat sırtlattık eli yeryüzüne açılan nurun

  Uhud’dan bir baş koptu adalet tokmağına

  Hamza’nın kalbinden yedi kat cennet azat ettik

  Rüyalı gözlerimizle çınladı medeniyet çanı

 Her yüzyıl saatler bozularak kıyametler çoğaldı

 Gel ey yar, gel de anlat boşa geçen yüzyıları… 

 Ölmemeyi çare sanıp biçare kalıp durduk

 Batıla dönüştü okuduğumuz inci mercanlar

 Duvağına namus takamıyor gelinler

 Batının zehrine yenildi güçlü  sultanlar

 Mektuba hacet kalmadı, elleri boş Süfyan’ın

 Mahşerde karayı çaldık başımıza

 Binlerce papağanı saldık dünya kafesine

 Gel ey yar, gel de kurtar bir örümcek hürmetine! 

 Heyhat! Hicap saçları binlerce yılan sardı

 Zehri aktı kitapların uçkurlarına masum

 Bıraktık Yusuf gibileri güzelim kuyularında

 Sarmaşık nefesler değerek koktu ağızlar

“Ayıp” zindanlarda zehir zemberek mahkum

 Sen gelsen de ıslasan kurak coğrafyaları

 Bir şiirin goncasını bedenlerden affetsek.

 Heyhat! Başaklar bir hicretle Medine’ye vardı

 Gel de uyandır bizi rüyadan, gel ey yar! 

 Maşuğa et ekledik kemik biledik kan silkeledik

 Sakladık açılmayan sandıklara hazretleri

 Secdeye giden alınlara birer kurşun taktık

 Eriyen bir karın gölgesinde hıçkırarak sana

 Adınla doladık damarlarımızda ki ölgün kanı

 Gökyüzü mahallesinde miracı bilmezlikten geldik

 Zalim beraat etti yerküreden, mazlumun ah’ı kaldı

 Sen yokken sultanım, sağ  canımız hep ağrıdı.

 Gel ey yar, Gel de şifaya erdir bu bela hastalığı…

 Mecnun’a Leyla’yı lüzumsuz bilir olduk

 Sevdalara çektik Kureyşin azgın milini

 Sal dağında nöbeti unuttuk, eyvah ki ne eyvah!

 On asırlık çınarı kestik mübareklikte pestil ederek

 Senin adını ananları dar ettiler kainat kümesini…

 Sıcak bir çorbayla ılık abdestin aydınlık tevbesini

 Gönül ocağında kaynatarak sufi güzelliğini; tek bildik…

 Gel de sustur dinmeyen bu sesi, gel ey yar! 

 Çeliştik her gecenin sonu, yıldız ezanı ve Havva

 Bir ölünün yıkanan suyu kuruyana kadar ibrettik

 Tahtına alevi yağmalayarak eza’nın canına

 Devranı döndürdük feleğin çarkında avare avare

 Duygularımız dünyanın havasında aynı safta, med cezir

 Bir ayın şulesine dadanarak yuttuk dalaleti

 Didişerek nefsimizle sonunda hükümlü olduk

 Gel de kör şeytanın oyununu boz, gel ey yar! 

 Dar bir sokakta diline gelir insanoğluna; Yarab!

 Bir sevgiliyi sevmek, ancak dünyada sevmektir…

 Sığ sularda dolanan balığın hafızası ne çok bizden

 Kal-u beladan ayrılır ayrılmaz  mazi oldu her şey

 Kabzasını tuttuklarımızla dindirdik acılarımızı!

 Beyin ölümüyle efendisi olduk toprağın

 Menzilinde buluşup, sılası  olduk Adıyaman’ın

 Saparak yollardan yanlışa, hep seni bekledik

 Gel de doğru yol göster adınla, gel ey yar! 

 Kovduk dostlar meclisinden sanınla yaklaşanı

 Mekruha saydık uyuşmalarımızın tatlılığını

 İnlemesini duymadık kazanın yerin dibinden

 Dumanıyla boğulurken asuman denizinde

 Yıldızlar beğendik zahirî bahardan

 Çehrene duvarlar ördük geçen gün be gün

 Şakaklarımdan kara sular girdi ve şimşek

 Gel de ışık tut karanlığımıza, gel ey yar! 

 Ellerim, karanlığa dokunurken gözlerim izledi

 Hesabını bir tel kirpiğin bile ödeyemedi

 Yaldızlı saçlarımıza bir tufan esti

 Müşküle düşen kahırlar zebanisiyle

 Tırpanladık kefenin cebinde ne varsa

 Dünyaya cefa bağladık, çözülemiyoruz

 Gel de çöz bu ilmiği, gel ey yar! 

 Kıstılar ağlayan bülbülün müezzin sesini

 Minareleri dünyanın çekirdeğine volkan yaptılar

 Beyaz dedelere viran ektiler, biçmeyelim

 Allah diyen guguğun ihtilal

 Dağlardan uçan asker sarayı mı mezar?

 Yetim hüznünü alay bellediler, sanki sana söylediler!

 Öksüzlerin patiğine diken oldular mirada

 Gel de bu garibin aklına aşk eyle, gel ey yar! 

 “Sen yüz çevirecek olsan, ay kapkara olur gamdan

 Ayın da evini yıkmayı kastediyorsun, etme…”

  ORHAN ÖZEKİNCİ

11 Eki 2009 Endülüs`ten İz Kalmamış

İspanya topraklarında 781 yıl İslam’ın ihtişamını yansıtan Gırnata, Kurtuba ve İşbiliye  yok artık tam 513 yıldır. Camilerin yerini kiliseler, ezan sesinin yerini ‘çan’lar, namazgahların yerini ‘ayinler’ imamların yerini ise ‘papazlar’ almış. İslamla özdeşleşen İslam’ı hatırlatan tüm izler silinmiş Endülüs’te. 

mail1

        mail2

Geçtiğimiz günlerde bir grup meslektaşla Malaga’ya gittik. İspanya topraklarında 711 yılında, tam 781 yıl Endülüs devletinin ihtişamının sergilendiği cenneti andıran vadilerde kurulan Gırnata (Granada), Kurtuba (Cordoba) ve  İşbiliye’yi (Sevilla) görmekti asıl amacımız. Gördük de; 1492 yılında hak ile yeksan olmuş o koskoca devletten eser bile kalmamıştı o topraklarda…

Bütün camiler, kiliselere çevrilmişti. Camilerdeki ezan sesinin yerini ‘çan’lar, namazgahların yerini ‘ayinler’ imamların yerini ise ‘papazlar’ almıştı. Kısacası, İslam’ı hatırlatan tüm izler silinmişti Endülüs’ten. 

Endülüs’ün tarihini böylesine sınırlı bir yazıda irdeleyecek değiliz elbette. Çünkü Endülüs’ü anlatmak günlere, belki asırlara, yazmakla da ciltlere sığmaz.  

1490 yılında Hıristiyan orduları tarafından kuşatılan Gırnata, 1492′de yapılan bir antlaşma ile Müslümanların dini ve medeni haklarının garanti altına alınması şartı ile teslim oldu. Böylece, İspanya’da sekiz asırlık İslam hakimiyeti de son buldu.. 

 

‘GEMİLERİ YAKMIŞIZ, GERİ DÖNÜŞÜMÜZ YOK!’ 

 

Endülüs, hep İslamı ve Müslümanları çağrıştırmıştır ve elbette Ünlü İslam kumandanı Tarık bin Ziyad’ı da…

Tarık bin Ziyad, dört gemiyle -daha sonra kendi ismiyle anılacak olan- Cebel-i Tarık Boğazı’ndan ordusunu karşı kıyıya geçirdi ve ordusuna tarihe mal olmuş şu konuşmayı yaptı: “Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanızda deniz, önünüzde düşmanlar ve kaçacak hiçbir yeriniz yok. Vallahi, sabır ve sebattan başka yapacağınız bir şey de yok. Düşmanımızın bütün gücüyle üzerimize geldiği apaçık ortada. Üstelik yiyecek ve teçhizatı da bol… Halbuki bizim kılıçtan başka silahımız ve düşmanın elinden alacağımız yiyecekten başka erzakımız da yoktur. 

Hiçbir şey yapmadan şu durumumuz birkaç gün devam etse, kuvvetten kesiliriz. Bizden korkan düşman da halimizi görüp bize karşı cesaretlenir. Bu kötü akıbete düşmekten kendinizi koruyarak, şu azgın düşmana karşı görevinizi gereğince yapınız. 

Müstahkem şehirler ve güçlü düşman karşınızdadır… Ölümden korkmazsanız, bu fırsatı değerlendirmek ve zafere ulaşmak mümkündür. Şunu kesinlikle biliniz ki; bu savaşta, ben de sizden daha fazla emniyette değilim. Yine iyi biliniz ki; eğer şu zorluklara biraz sabrederseniz, daha müreffeh bir hayata kavuşursunuz. En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, bilâkis önce kendi canımdan başlıyorum. Canınızı düşünerek benden yüz çevirmeyiniz. Siz de bendan daha fazla bir zorluğa katlanmayacaksınız. Sizin payınıza da bana düşenden fazlası düşmeyecek. 

Hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz. 

Mü’minlerin emiri; kahramanlarının içinden, sizi seçti. Çünkü siz savaştan korkmadığınıza ve süvarilerle çekinmeden vuruşacağınıza ve sizin bu cihaddan gayenizin İlây-ı Kelimetullah olduğuna, dolayısıyla bu uğurda sevap kazanacağınıza güveni sonsuzdur. Böylelikle İslâm dinini bu ülkeye yerleştireceğinize inanıyor. Elde edeceğimiz ganimetin tamamı sizindir. Allah yardımcınız olsun. 

İki cihanda sizin bahadırlığınız anılacaktır. 

Biliniz ki, sizi davet ettiğim şeye ilk icabet eden ben olacağım ve kesinlikle bilin ki, iki ordu savaşa başlayınca bizzat kendim Rodrich denilen azgına hücum edip inşaallah onu öldüreceğim. Siz de benimle birlikte saldırın. Eğer onu öldürdükten sonra ben de ölürsem, sizi ondan kurtarmış olurum. Başınıza itaat edeceğiniz bir kahramanı getirmekten aciz değilsiniz. Eğer ona yetişemeden ölürsem, bu arzumu terk etmeyin ve onun üzerine yüklenin. Onu öldürmek suretiyle bu ülkenin fethini tamamlayın. Düşman askerleri öldükten sonra dağılırlar ve bir daha toparlanamazlar.” 

 

 

mail11

      mail21 

 

‘ER GİBİ KORUYAMADIĞIN MEMLEKET İÇİN, ŞİMDİ DİŞİ GİBİ AĞLA!’ 

 

Son Gırnata hükümdarı Abdullah, atalarının ülkesini terk etmek zorunda kaldığında, Padul Dağı’nın tepesinde durakladı. Bu yüksek tepeden deniz görünüyordu. Abdullah, Afrika’ya gitmek üzere gemiye binecekti. Bu tepeden Gırnata, Vega ve kenarında Katolik Kral Ferdinando ile Isabella’nın çadırlarının yüksekliği Genil Nehri de görünüyordu. Hükümdar Abdullah, bu güzel memleketi ve hâlâ şurada-burada Müslümanların mezarlarının yerini işaret eden selvileri görünce ağlamaya başladı. Eskiden maiyetini oluşturan, büyüklerle beraber peşinden gelen annesi Ayşe Sultan ona: “Er gibi koruyamadığın memleket için şimdi dişi gibi ağla!” dedi. İşte o anda dağdan indiler. Artık Gırnata gözlerinin önünden ebediyete kadar silinip gitmişti.

 

 

SÜRGÜN… KATLİAM… SÜRGÜN… KATLİAM…

 

Gırnata sultanlığının yıkılmasıyla beraber İspanya’da Hıristiyan hakimiyetinde çok sayıda Müslüman kalmıştı. 1497 yılında Aragon Prensi Fernando el Catolico ile Kastilya prensesi Isabella la Catolica sözlerinde durmadılar, Müslümanları zorla Hıritiyanlaştırdılar. Kur’an-ı Kerim ve diğer Arapça eserleri toplattılar, kütüphaneleri boşalttılar, camileri kiliseye çevirdiler, karşı çıkanları da Engizisyon Mahkemelerine sevkettiler. 1609 yılında da İspanya Krallığı, kilise ile ortak bir karar alarak tüm Müslümanları, başta Afrika ve Fransa olmak üzere sürgüne gönderdi. Sürgünlerde yüzbinlerce Müslüman hayatını kaybetti. 

Bu zulümler sırasında yazılan  kaside ne güzel özetliyor o tabloyu:

 

Büyük bir felâkete uğramış esirlerden size selam, / Ne büyük felâkettir o, / Şerefli bir hayattan sonra kır saçları yolunarak, koparılan yaşlılardan size selam, / Daha önce kapalıyken kâfirler önünde açılan yüzlerden size selam, / Papazın zorla yatağa götürdüğü şerefli genç kızlardan size selam, / Kendilerine zorla domuz ve haram kokuşmuş etler yedirilen yaşlılardan size selam, / (Kral) gözümüzü boyadı anlaşmalara uymadı; bizi, baskı ve güç kullanarak istemeye istemeye Hristiyanlaştırdı, / Hiçbir Müslümana ne bir kitap, ne de bir Kur’an bıraktılar, / Oruç tuttuğu, namaz kıldığı bilinen herkes ateşe atılıyor, / Bizden kiliselerine gitmeyen kişileri papaz feci bir şekilde cezalandırıyor, / Peygamberimize küfretmeyi, iyi ve kötü günlerimizde onu anlamamamızı bize emrettiler… / Cahil, kaba, Arap olmayan insanların adlarıyla adlarımız değiştirildiğinde ne kadar yazık oluyor, / Temiz ve paklıktan sonra, kâfirlerin çöplükleri olmaları için, duvarlara çevrilen mescidlere ne kadar yazık, / Ezan yerine çanlar asılan minarelere yazık… 

 

ELVEDA ENDÜLÜS, ELVEDA!.. 

 

Büyük bir tecessüsle gittiğimiz ve Malaga’yla başlayan, daha sonra hüzünlü bir atmosfere dönüşen yolculuğumuz Gırnata (Granada), Kurtuba (Cordoba) ve Sevilla’yla son buluyor. “Elveda yaşayan efsaneler ülkesi Endülüs, elveda Gırnata, elveda el-Hamra, elveda Kurtuba, elveda İşbiliye elveda” diyerek noktalıyoruz gezimizi…

 

“LA ĞALİBE İLLALLAH” 

Müslümanlar tarafından Gırnata ‘da inşa ettirilen ve Endülüs’ün en önemli eserlerinden biri el-Hamra Sarayı (Kızıl Saray) tüm ihtişamıyla karışılıyor gelenleri. Bütün duvarlar baştan başa harika hatlarla inci gibi işlenmiş. Tavanlar muhteşem kakmalarla süslü. Ve neredeyse tüm duvarlarda “Lâ Gâlibe İllâllâh…” ” Allah’tan başka galip yoktur” ibaresi zikir gibi duvarlarda yankılanıyor.

KADİR DEMİREL / ENDÜLÜS 

 

10 Eki 2009 K-arsız

yagmur_by_meylin

“Kurtulduğum tüm şaşkınlıklara…”

Az sonra hayretlerimi boynumdan koparıp, baloncuklarım gibi yeryüzünü işgal etmesini seyredeceğim ellerimden. İtirafları ilkinden çıplak görecek yüzün ve kancıklık adında ihanetler kuduracak aklının sevgi bahanesi…

Riyanın kollarına doğumundan, nazarlıklar iliştirilmiş mavi gözlerin bile öfkesinden sınırlara çatacak. Korkmadın mı saygıda kusursuz gösterdiğin yanına musibet bulaşmasından. Zincirimin aşındığını bilerek nasıl bir hırçınlığı kıskandın, o itaatin en yakışan yanından. Sen dur! Bu gerçeğe küfürbaz olacak kimsesiz, kahpe duvarlara yazdırmadı adını daha!…

Sancaktarı olduğun şeffaflık kırkından sonra delirmişleri ipe dizdirse de haklıdır duasıyla beşiğimi kolladın. Neden ıstırapları içine diktiğini anladım. Cefa kefesi taşıp ayaklarıma serildiğinde, tokmaklara kırdırdım kemiklerimi. İstemedim yarınlarına kirli buselerin karanlık geçirmesini…

Ilık bir mevsim gibisin, mektuplara dargın yazsa da kader, kırmızı şeritlerinde ben varım yasaklı. Kalbinin fırtınalı dalgalarına kapılmadan firarımdan bil şaşkınlığa yakalanışını. İrin sızdırıyorum kendime, şu çaresizlik içinde hangi devirde gelmek istedin de açıldı perde! Sus ne olur, adımda kutsanmış belâ var…

Ziyanındır gecelerine artan kusursuz ağrı. Hoyrat baharları çağırdığından anlamalıydım adımı yakarışını. Bil ki ne ben leylâyım ne sen mecnun. Padişahların emri var son bir fermanla çıkarılan ülkemden, “karanlıklar aydınlanacak!” Ne kadar zıt yanımdan geçmiştin bedavasına. Haksızsın! Çiğnetme şaşkınlığını avuçlarımdaki yangına…

Devam mı tamam mı?

Sanırım biraz mola…

                           SEVDE YARDIMCI