Archive for ◊ Aralık, 2009 ◊

20 Ara 2009 Editörden

kapak-deneme

Kısa bir fasıladan sonra yeni sayımızda tekrar sizlerleyiz.

Kış mevsiminin iliklerimize işleyen ayazlarına karşı.

Sıcacık bir gülümseme ile çalıyoruz hanemizin sakinlerinin kapılarını.

Bir demet kardelen elimizde.

Gönül dünyamızın sıcaklığı vuruyor yüzlerimize

Sûkut meclislerinde yarenlik ediyoruz dostlarla.

Konuşmadan  gönül diliyle anlaşıyoruz.

Yine dolu ve sıcacık bir sayı ile karşınızdayız.

Zaman`ın ne kadar çabuk geçtiğine bir kez daha şahit oluyoruz.

13.sayı! bir evladın annesine gülümsemesi kadar sıcak ve anlamlı.

Rabbim 100.1000.sayımızı da  nasip etsin bize.

Gönül çeşmemize bir bardak su da benden olsun diyen tüm dostlarımıza şükranlarımızı sunuyoruz..

Bir daha ki sayımızda görüşmek dileğiyle.Rahman yardımcımız olsun..

Mehmet Akif Baltacı

20 Ara 2009 Necip Fazıl`dan,Dostoyevski`ye Dr.Lütfü Özşahin ile Söyleştik

latfa

(Dilhanemizin bu ayki konuğu,Değerli Dr.Lütfü Özşahin hocamızdı.Kendisiyle Müdürü olduğu Tuzla İdris Güllüce Kütüphanesindeki  odasında konuştuk.Kitaplar, kütüphaneler ,edebiyat ve dinler üzerine  keyifli bir sohbet oldu.Hocamıza bizi aydınlattığı için teşekkürlerimizi sunuyoruz.)

 

 Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Lütfü Özşahin. Orduluyum. 19 Mayıs Üniversitesi’nde ilahiyat okudum. Dinler tarihi alanında yüksek lisans, siyaset üzerine doktora yaptım. Aynı zamanda Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde bazen yorum yazıyorum.

Kütüphanecilik yaptığınızı biliyoruz, neden kütüphanecilik?

Direk tercihim değildi aslında. Belediyeye girdikten sonra, kütüphanelerle ilgilenmemi istediler. Kütüphanelerle ilgileniyorum ve çok memnunum.

Sizce din ve edebiyat birbirlerine ne kadar yakın?

Aslında edebiyatın dinle başladığını söylemek yanlış olmaz. Dinler özellikle Hıristiyanlık Yahudilik ve İslamı ele alırsak bütün edebiyatın dinsel metinler çerçevesinde yerleştiğini söyleyebiliriz. Edebiyatımız dini kavramlar efsaneler çerçevesinde ilerlemiştir. Hatta din dışı edebiyatın bile dinle alakası olduğunu söyleyebiliriz. Birçok Yunan eserini okuduğunuz zaman bunların Yunan tanrılarıyla ilgili olduğunu, inançlarla ilgili olduğunu görürsünüz.  İslam’da da böyledir. Din ve edebiyat tamamen iç içe olmuştur.

Peki, edebiyat bir tebliğ aracı olabilir mi?

Elbette çok güzel bir tebliğ aracı olabilir. Edebiyata nasıl baktığınız önemli. Edebi bir dille bir gaye etrafında yazarsanız edebiyatın elbette ki tebliğde kullanılması mümkündür. Denilebilir ki bugün dünyada insanların gençlerin kutsal kitaplardan uzaklaştığını ünlü insanların yapıtlarına yönlendirildiğini görürüz. Bu edebiyat merkezli bir tebliğdir aslında. Edebiyat sadece tebliğ merkezli olursa edebiyat olur mu orası tartışılır. Yazdıklarınızı edebiyat kuramları çerçevesinde yapmalısınız. Sadece dini söylemi merkeze alarak değil. Edebiyat vaaz edasıyla yapılırsa dar anlamlı bir edebi metin olur.

İslami kesimin son yıllarda edebiyata yönelişini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu aslında olumlu bir gelişme.  İslami kesim özellikle cumhuriyet döneminde edebiyata çok uzaktı. Ama son zamanlarda batılı anlamda bir gelişme oldu. Mesela Türkiye’de İran sineması gibi bir sinema, iyi musikişinasların çıkması lazım. İyi edebiyatların çıkması lazım. Bir Peyami safa, bir Ahmet Hamdi Tanpınar düzeyinde olması lazım. Veya batıyla kıyasladığımız zaman Shakespeare, Balzac gibi isimler çıkması lazım. Bunlar olduğu zaman bir medeniyetin ayağını tamamlamış olursunuz. Çünkü insan aynı zamanda dini bir varlıktır ama bunun hayata yansıması olması lazım, bu yansıma edebiyatta musikide sanatta mimaride yansımalı. Bütün bunları ortaya koymanın yolu edebiyattan geçiyor. Aslında İslami kesimin sanata edebiyata gerek maddi gerek manevi anlamda çok şey ayırdığı söylenemez

5821

Peki, bunun sebebi nedir?

İslam tarihinde resim tam olarak yasaklanmış değildir mesela. İnsanların puta tapması sonucu böyle bir realizm ortaya çıkmıştır. İşin gerçeği şu İslami anlayışımızı biraz değiştirmek, geliştirmek duyarlı olmak lazım. Mütedeyyin insanların İslamı algılayışı sadece ibadet odaklı. İçe kapanık bir anlayış. Estetik anlayışın gelişmesi gerek.

Son yıllarda kitaba ve kütüphaneye olan ilgi ne durumda?

Özellikle Batı ülkeleriyle kıyasladığımız zaman çok geride olduğumuz söylenebilir. Bizim toplumumuz şifai bir toplum. Günlük tutma alışkanlığı yok. Hocaların dizinin dibinde icazet alma anlayışı var. İnternet cafeler çok uzaklaştırıyor. Türkiye deki telif eserlerin sayısı çok az. Okuyan az olduğu gibi eser de az.

İnternet gibi kolay erişilebilir bir aracın karşısında kütüphaneciliğin akıbeti nasıl olacak?

Kütüphaneciliği çok olumsuz etkiliyor. Öğrencileri kitaptan soğutuyor, araştırmadan soğutuyor.  

Sizin okuduğunuz ve gençlerin de mutlaka okumasını tavsiye ettiğiniz başucu kitapları var mı?

Edebiyatta Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’ini okumak önemli. Veya Necip Fazıl’ı okumaları lazım. Kemal Tahir’i okumaları lazım. Batı edebiyatından Balzac, Shakespeare okunmalı muhakkak. Ben çok geniş bir yelpazede okudum. Felsefe tarihi, siyaset okumaları lazım. Faust’u okuyabilirler. Gogol Dostoyevski okunmalı, Puşkin okunmalı. Batı edebiyatını eleştiren kitapları okumaları lazım. İslam kültürünü, kuran tefsirini, siyeri okumaları lazım

Kitap okumaktaki amaç sizce ne olmalıdır?

İnsanın bilmek istemesi, kendini olgunlaştırması, zenginleştirmesi kamil insan olması amaç bunlar değilse hiçbir işe yaramaz okumak. Bir yazarın dediği gibi okumak ölmeyi öğrenmektir.

Okumaya teşvik anlamında gerek kendi çevrenizde gerek de daha geniş çapta yaptığınız faaliyetler var mı?

Okumaya teşvik anlamında sürekli yazıyorum. Kütüphaneler bünyesinde okullara gidiyoruz hocalarla konuşuyoruz. Öğrencilerin kütüphanelerden faydalanması için çalışıyoruz. Büyükşehir belediyesi bu anlamda büyük hizmet veriyor. Teşviklerimiz var ama yeterli değil.

Son olarak üniversite gençlerine ne tavsiye edersiniz?

Programlı okumalarını tavsiye ederim. Okuma alışkanlığı öğrencilik yıllarında daha çok geliştirilir.

 

Bilge Saki

20 Ara 2009 Güvercin
 |  Category: ŞİİR  | Tags: , ,  | 2 Comments

g

Ve bakıyorum ardından ,kalın bir karanlıkta kayboluyorsun

Karanlıkta kayboluyorsun,kaybolman kolay değil

Işıktır ya senin gölgen ,o yüzden

Ama kaybediyorum işte!

Ve bundan sonra daha çok seninleyim

Bir ara dikkatim dağılıyor

Seni kaybettikten sonra

Denizi görüyorum,taşmak üzere

-Kalbimi değil,denizi görüyorum

Anladım kara bulutlar denize çullanmış

-Kalın bir karanlık değil sadece gri-görüyorum

Ama kaybettim işte.

Ve seni bulsam keşke

Güzelliğine yetecek kadar sevecekken

Gözlerin kadar yüreklensem

Sözlerin gibi şımarık

Tırnakların güzel ,cırnakların değil

Bulsam belki secevektim

Ama kaybettim işte!

Ve lakin,ve fakat,amma ve lakin!

Ne zor oldu bu bu mısrayı”ve” ile başlatmak

Bence sen güzel ,yemek yaparsın

Sohbetin kadar tatlımıdır tatlıların

Acıktım!

Saçların ne renkti?

Ayakların hâla küçüktür

Gözlerinin kahve renginden anlardım ben sevdiğini

Ama kaybettim işte!

Ve artık sona yaklaştım

Hep güldürdü beni medeni korkaklığın

“Ne derlerse desinler”derdin başbaşayken

Kırılırdı cesaretin birini görsen

Ürkeklik sana ne güzel de yakıştı

Ben korkmaktan korkardım

Sen korkmamdan!

Korkma!Sönmez içimdeki o ateş

Ama kaybettim seni!

Raway

20 Ara 2009 Ruhum Ötelere Hasret

kaldrm

Gönül mabedimde okunan salalarla uyanıyorum bu sabah.Yüreğim yıllardan kalma kitapların raflardaki tozlu hali gibi.Yine savruluyor samyeli rüzgarlarında.Her nefes alışımda bir günahın diyeti gibi yanıyor ciğerlerim.Yanmak temizler tüm günahları diyor bir ses.Yanmışlar yanmaz ki diyorum içimden.Bir narın yaktığı sineleri su bile söndüremez.

Ve uçurumlar, en onulmaz yaraların ilacı.Bir hayatın tüm gerçekliğiyle gözler önünden geçişi.Ve bir 14`lü, ölümle yaşam arasındaki çizgi.Tek bir kurşunun anlattığını kim anlatabilir.Ellerimden kayan bir hayat,ayaklarıma takılıp yerlerde sürünen ruhum.Uzaklara dalıp giden gözlerim.

Denizin kayalara vuran ve ruhumu okşayan buz gibi suları.Uzaklar çağırıyor beni,ruhum ötelere hasret.Bırakasım var kendimi uçsuz bucaksız ummana.Ya da en iyisi alıp başını gitmek.Bilmediğim,görmediğim uzak ülkelere.Belki bulurum aradıklarımı.Yıllardır bir deli sevdaya meftun ruhuma,belki bir inşirah bahşedilir okyanuslar ötesinde.

Korkupta yüzleşemediğim her şeyi ardımda bırakmak istiyorum.”Korkmak” bu kelime uğramamıştı ne zamandır semtimize.Şimdilerde ise çepeçevre sarıyor her yanımı.Sonbaharın en güzel halini gösteren kasım ortasında üşüyorum.Her uzattığımda boşluğa çıkan ellerim.Yine boşlukta.Yalnız değilsin der gibi yapraklar düşüyor ellerime .Her rüzgar esişinde kanayan yaralarım sızlıyor biraz daha.Bir ruhun kansere müptela oluşunu adım adım yaşıyorum.Hüzünbaz yüreğimin ilacı ötelerde ,Öteler çağırıyor beni…..

Mehmet Akif Baltacı

 

20 Ara 2009 Dua Etmek

dua

Sizi yaratan, akıl ve beden bahşeden, ruhunuza çeşitli zevkler yaşatan Allah’a yeterince yakın mısınız? O’na en son ne zaman dua ettiniz? Allah’a sadece zorluk anlarında mı dua ediyorsunuz, yoksa size olan yakınlığını bilerek O’nu sürekli anıyor musunuz? Cevabınız ne olursa olsun yapmanız gereken en doğru şey, “Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kaf Suresi -16 ) ayeti gereği, Rabbimizin bize çok yakın olduğunu ve “Sizin Allah’tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.” (Bakara Suresi -107) ayeti gereği de tek dostumuz ve yardımcımızın Allah olduğunu unutmamak olacaktır. Allah bir başka ayetinde ise, kullarına olan yakınlığını ve dua edenin duasına icabet edeceğini şu şekilde bildirmiştir:

Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi - 186)

“Çağırmak, seslenmek, yardım istemek” anlamlarına gelen dua, Yüce Rabbimizle aramızda kurduğumuz önemli bir bağdır. Dua ederek, gücü sınırsız olan Allah’ın karşısındaki aczimizi kabul etmiş oluruz. “De ki: Duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?…” (Furkan Suresi - 77) ayetiyle, Allah katında değer bulmamıza vesile olan dua ibadetinin önemini de anlamış oluruz.

Dua, çoğu insanın olumsuz bir olay karşısında elinden geleni yapıp, artık yapacak bir şey kalmadığında başvurduğu son çaredir. “Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür.” (Adiyat Suresi -6) ayetinden de anlaşıldığı gibi insanların çoğu, duasına icabet edip kendilerini zor durumdan kurtaran “…Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler…” (En’am Suresi -91) İnsanların bu nankör tavrı, bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi - 12)

Oysa insan, sağlıklı iken ve hayatındaki her şey yolunda giderken de Allah’a dua etmeli ve bütün bunlar için şükretmelidir. İbadetlerin tümünde olduğu gibi duada da sabırlı ve kararlı olmak, Kuran’a en uygun tavır olur. “Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu şüphesiz, huşu duyanların dışındakiler için ağır bir yüktür.” (Bakara Suresi, 45) ayetinden de anlaşıldığı gibi sabır ve namazla yardım dilemek Allah’ın bir emridir. Ancak Rabbimizin Enbiya Suresi 37. ayette bildirdiği üzere, insan aceleci olarak yaratılmıştır. Her konuda hemen sonuca ulaşmak isteyen insan, dualarının da anında kabul edilmesini ister. Duası istediği yönde gerçekleşmediğinde ise dua etmekten vazgeçer. Bu nedenle sabır ve kararlılıkla dua etmek, huşu duyanların dışındakilere ağır gelir.

Oysa müminler dua ettiklerinde Allah’ın kendilerini işittiğini ve kesin olarak dualarına icabet edeceğini bilirler. Olayların tesadüfen değil, Allah’ın belirlediği kadere göre geliştiğinin farkındadırlar. Bu nedenle dualarının karşılıksız kalacağı gibi samimiyetsiz bir ruh halinde olmazlar.

Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim. (Mü’min Suresi – 60)

Allah, bir başka ayetinde ise “… sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden…” (Neml Suresi, 62) sıfatını hatırlatmaktadır. Bu da samimi duaların Allah katında karşılık göreceği anlamına gelir.

İmam Rabbaninin bu konudaki sözleri ise şöyledir:

“Bir şeyi istemek, ona nâil olmak (onu elde etmek) demektir; Zirâ Allahû Teâlâ kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez.” İmamı Rabbani

Unutmamak gerekir ki Allah, insanın aklından geçirdiği dua mahiyetindeki tek bir düşünceyi dahi karşılıksız bırakmaz. Duaya icabet, duanın aynen gerçekleşmesi anlamına gelmez. “İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua eder, insan pek acelecidir.” (İsra Suresi, 11) ayetinden de anlaşıldığı gibi kişi, kendisine zararı dokunacak bir konuda dua edip, bunun hiç farkında olamayabilir. Allah duasına istediği yönde icabet etmediği için, duasının kabul olmadığını zanneden kişi, büyük bir yanılgı içindedir. Zira Allah merhametinden dolayı, kulunun hayrına olacak şekilde duasına icabet etmiştir.

Duada istenilen şeyin geciktirilerek verilmesi, ya da istenilen yönde icabet edilmemesi Allah’ın, kullarının sabrını ve tevekkülünü bir denemesi ve onları imani yönden olgunlaştırması anlamına da gelebilir. (Allah en doğrusunu bilir)

Dua ile ilgili çok önemli bir konu daha vardır. Sözlü duanın yanı sıra, kişinin fiili olarak da çaba göstermesi oldukça önemlidir. Örneğin üniversite sınavını kazanmak için dua etmekle beraber, fiili bir çaba olarak sınav başvurusu yaparak ve düzenli bir çalışma ile sözlü duayı desteklemek gerekir. Allah her şeyi bir sebep sonuç ilişkisi ile yaratmıştır. “Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra biz güneşi ona bir delil kılmışızdır.” (Furkan Suresi - 45) ayetinden de anlaşıldığı gibi, Allah gölgeyi yaratmış ve güneşi de ona delil kılmıştır. Sonuca ulaşmak için sebeplere uygun olarak gerekli tedbirleri almak, ancak bunları etkili kılacak olanın Allah olduğunu bilerek, sabır ve tevekkülle sonucu Allah’tan beklemek en doğru tavır olur.

Kainatı yoktan var eden Allah için, yaşayan milyarlarca kulunun duasına icabet etmek çok kolaydır. Yeter ki bizler, bütün gücün Allah’a ait olduğunu bilerek, her duamıza icabet eden Rabbimizin dilemesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini ve bir şeyin olması için ona yalnızca “Ol” demesinin yeterli olduğunu unutmayalım.

Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. (Tekvir Suresi -29)

İbrahim Akın

 

20 Ara 2009 Kur`an ı Okumak
 |  Category: DENEME  | Tags: ,  | One Comment

kuran3ib2

Allah’ın emirlerini öğrenebileceğimiz tek kaynak olan Kuran’ı Kerim 1400 yıl önce  peygamber efendimize vahyedilmiştir. İslamiyetin temellerinin anlatıldığı Kutsal Kitabımız Kuran, bugün insanlar tarafından titizlikle korunan, saygı duyulan ancak okunmayan bir kitap olarak raflarda ya da duvarlarda asılı halde korunmaktadır. Oysa Kuran bizlere öğüt almamız, Allah’ın emirlerini ve yasaklarını öğrenmemiz için indirilmiş bir rehberdir.

 ‘Andolsun Biz Kur’an’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?’ (Kamer Suresi, 17)

 Günümüzde insanların çoğu dinimiz hakkındaki bilgileri Kuran’la örtüşmeyen kaynaklardan öğrenmekte, bu da yanlış ve hurafelerle dolu din bilgisinin yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Oysa Allah’ın emir ve yasakları Kuran’da açıkça bildirilmiştir. Kuran’la örtüşmeyen hatta tamamen tezat bilgilerden oluşan Kuran dışındaki kaynaklardan dini öğrenmek son derece sakıncalı bir durumdur.

‘Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.’ (Nahl Suresi, 116)

‘Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik.’ (Taha Suresi, 2 ) ayetinden de anlaşıldığı gibi, Kuran insanların güçlük çekmeleri için indirilmemiştir. Rabbimiz; ‘Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez.’(Bakara Suresi,185)  ve  seni kolay olanda başarılı kılacağız. (A’ la Suresi,) ayetleri ile kullarına olan merhametini ve seçip beğendiği dininin kolay olduğunu  bildirmiştir.

Allah kolaylık dilerken insanlar, İslam dinini icra edilmesi zor ve karmaşık bir hale getirerek Kuran ahlakından uzak toplumların oluşmasına neden olmaktadırlar. Dine uzak olup tanımak ve yakınlaşmak isteyen insanlar için bu yanlış bilgiler ve hurafeler olumsuz bir etki yaratmakta ve dinimizin yanlış bir şekilde anlaşılmasına sebep olmaktadır.

Bütün bunların dışında en önemlisi Allah’ın ayetlerinin yerine başka kaynakları önde tutmak ve onları uygulamak insanı şirke götüren büyük bir tehlikedir. ‘Gerçekten, Allah, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.’ (Nisa Suresi, 48)

Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’in:  ‘Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş (bir Kitap) olarak bıraktılar.’ (Furkan Suresi, 30) sözünden, Kuran’ın okunması gerektiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, ‘Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum.’ (Ahkaf Suresi, 9) diyerek Allah’ın emirlerinin dışında bir şeye uymadığını anlıyoruz. Bu durumda bizlerin de sevgili peygamberimizi örnek almamız ve sadece vahyedilene uymamız gerektiği çok açıktır.

Dünya hayatına karşılık ahireti umanlar için ‘O (Kur’an), alemlere bir ‘öğüt ve hatırlatmadan’ başkası değildir.” (En’am Suresi, 90) Ve (Bu Kur’an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. (Sad Suresi, 29) ayetiyle de anlaşılacağı gibi Kuran, kenara kaldırılmak ve unutmak için değil, okumak ve öğüt almak için indirilmiş mübarek bir kitaptır.

                                                                               Altuğ Öztürk

 

20 Ara 2009 Hayat Denilen Sahne

hayat

İyi bir tiyatrocuyuz aslında…

Kimi zaman yarı doluluğu değil,  bardağın kendisinin varlığı bizi sevindirir…

Kimi zamanlarda depresif anlar ile hüzne yelken açar, melankolik dalgaların bizi hüzün kıyılarına vurmasına izin veririz.

Hepsinin farkında olup çözümünü bilmemize rağmen, çözemememiz de insanlığın bir paradoksudur aslında…

Yaşam denizinde yol alırken, mutluluk limanına demir atarak ebediyyen mahsur kalmak ümidi ile.

 

Hiçbir Zaman sekteye uğramadan yüzyıllardır süregelmiş bu düzenin bir parçası olarak insanlığın ve yaratılan her şeyin mükemmeliyetine dair düşünüyoruz göz alabildiğince…

Bugün varız, yarın yok… Tıpkı; bazen durup ta bir Fatiha bile okumaya üşendiğimiz bizden önceki nesiller gibi…

 

İnsanlık yüzyıllardır dünyevi isteklerini doldurduğu heybesi ile bencillikle yan yana yol almakta…

Ölüme dek nefsine amade, idealler kisvesi altında saklanan maddiyat sevdasının peşinde yorgun savaşçı…

 

Ne işimizden memnunuz nede hayatımızdan…

Kapitalizmin pençesindeymişiz gibi tuhaf bir hisse kapılmışız…

Hep bir doyumsuzluk, hep bir eksiklik yaşıyoruz nedenini kestirememecesine…

Çalışabildiğimize, sağlığımıza şükretmeyi düşünmez, İşimizi beğenmeyiz…

Arkadaşlarımıza karşı davranışlarımızı sorgulamayı unutur, sonra dostsuzluktan da dem vururuz…

 

Bazen hayatımızı dolduran boşluklara asılı kalır zihnimiz, kurtulma çabasına girer miyiz bilinmez…

Tüm bunların farkında olup,  çözümünü bilmemize rağmen, çözemememiz de insanlığın bir paradoksudur aslında…

 

Ve hayat boyu Evliya Çelebi misali yol alıp dururken,

Yaşadığımız olumsuzlukların zamana karşı hayra dönüşen siluetinden çıkartabileceğimiz dersleri, ilk etapta görmezden geliriz…

Fakat bir süre sonra maziye saklanan kriptoları çözümleyerek yaşadığımız her şeye şükrederiz…

Ve ardından sadece tekrar başa döneriz…

İnsanlığın yüzyıllardır var olan döngüsü gibi…

 

  Yasemin SARITEMUR

20 Ara 2009 ellerim acıyor

misa_eller

Hangi zamandayım?

Saat kaç?

Seden hep yağmur yağıyor?

Ne kar ne güneş

Ne mevsimler kaldı hayatımda

Hep sonbahar hep sararan yapraklar

Rüzgarlar fırtınalar saçlarımı kovalar

Hiç geri dönemediğim yol üzerinde

İleride taşlar yokuşlar

Geride koskoca uçurumlar…

Yanmış kül olmuş anı defterimin

Parçaları uçuşuyor havada

Defterler yakılmış

Yazıları silinmiş ve

Hatıralar ağlıyor yalnızlığına

Sahipsiz ve terk edilmiş.

Dün yok olmuş

Bu gün uyuyakalmış

Yarın kararsızmış

Hava mutsuz

Toprak huzursuz

Hayat hepsinin elinden tutmuş

Bense hayata yalvarıyorum

Bıraksın ellerimi diye

Ellerim acıyor

Dermansız dizlerim artık taşımıyor beni

Hislerimi düşlerimi

Gökyüzünde bir yerlerde asılı kaldım

Ne düşüyorum ne yükseliyorum

Öylece

Sımsıkı yumruklarımla asılı kaldım

Gökyüzünde bir yerlerde

Tırnaklarım avuçlarımın için kanatıyor

Ellerim acıyor.

Zümra Toprak

20 Ara 2009 ALLAH İnsanla İcraatlarıyla Konuşur

          6140892mdtk4

 

            Elektronik gelişmeler sürekli ilerliyor. Baş döndürücü ilerlemenin içinde her gün yeni alternatifler üretiliyor. İnsan beyni kapasitesinin belli bir kısmını yaptıklarıyla ortaya koyuyor. Mevcut modeller üzerinde düşünerek yenilerini üretiyor. Varlık olmasaydı beynimiz algılamaz ve harekete geçmezdi.  Gözün görmesi ışığa, aklın algılaması maddeye bağlı. Aklın üretebilmesi yine varlıkla mümkündür. Varlık olmadan akıl neyi düşünüp üretecek? Bir nevi aklın muhatabı varlıktır. Dinleyicisi olmayan hatip olur mu? Hatip varsa dinleyicisi de vardır. aklı yarattığı için varlığı yaratmıştır. Zaten yaşadığımız dünya insan için hazırlanmış ve Allah insanı yeryüzüne temsilcisi olarak göndermiştir.

            Allah her canlıya bir lisan vermiş. Nebatat ve camit maddelerin mütercimliğini de İnsana vermiş. İnsan, mevcudatın halini kendi lisanıyla Allah’a arz eder. Lokman Hekimin otlarla konuştuğu söylenir. Lokman Hekim otlarla ilim lisanıyla konuşuyordu. Her ilim dalındaki ilim erbabı kendi sahası içine giren varlıklarla ilmen konuşur. Mimar inşaatla, ziraatçı toprakla, arkeolog; insan hayatının geçmiş dönemlerinden kalan kalıntıları inceleyerek onların kültür ve uygarlıklarını ortaya çıkarır. Yani insan geçmişini araştıran onlarla ilgili bilgi ve bulguları, günümüz insanına haber veren kişidir.

Zoolog; hayvanların üzerinde çalışarak, ıslah ve verimliliği artıran kişidir. Aklınıza gelen her ilim dalında ihtisaslaşmış insan kendi sahasındaki varlıklarla konuşmaktadır. Pek çoklarınızın duyduğu gibi; Hz. Davut Aleyhisselamın on dokuzuncu oğlu Süleyman Aleyhisselam kuşlarla konuşuyormuş.

            Bir bilen, bir konuşan olmasa bilenleri, konuşanları nasıl yapsın, yaratsın. Demek ki bütün bunları sonsuz ilmiyle bilen, konuşan, gören, duyan, kudret ve külli irade sahibi olan Zat-ı Zülcelal yaratmış ve inşa etmiş.

            İnsan konuşabildiği için elektronikle konuşan sesler yapıyor. Konuşamayan, ilim sahibi olmayan, barkod okuyucusunu nasıl yapar ve okutur. Elinize aldığınız bir kartı bir cihaza tutuyorsunuz o cihaz başlıyor o şey hakkında bilgi vermeye. Demek ki bilen yapar, yapan bilir!

            Allah, kendini yaptıklarıyla anlatıyor bize. Biz konuştuğumuza göre; bizi yaratan, inşa eden konuşandır, bilendir. Bildiği için konuşabileceğimiz özellikte yaratmış. Hayatı bir örgü gibi birbirine bağlamış. Nasıl ki ipi örgünün sonundan çektiğinizde başa kadar sökülür elinizde hırka diye bir şey kalmazsa, hayatın içinden çıkaracağınız en küçük bir parça da hayatın bitmesine sebep olabilir.

            Hayat unsurlarına dokunamaz ve karşı koyamazsınız. Mesela, suyun, havanın özelliğini değiştiremezsiniz. Onlar özelliklerinden bir nebze sapsa hayat altüst olur. Denge kanunu, yer çekimi kanunu, tekrar kanunu gibi kanunlarla kimse oynayamaz. Hayatı bitirecek olan, hayatı kurandır. O, murat ettiğinde biteceğini biliyoruz. Onun adına da kıyamet diyoruz.

            Hayatı kuran Külli irade, hayat verdiklerinin durumuna bakarak; tamam veya devam kararını verecek olandır.

            O, Peygamberleriyle (SAV) görüşüp konuşandır. İnsan, topla, tüfekle, atom bombasıyla, kurduğu makinelerle ses çıkartıyor. Fakat gök gürültüsünün yanında hepsi sessiz ve cılız kalıyor. İnsan tonlarla ağırlığı aklı sayesinde kaldırıp bir yerden bir yere koyabiliyor. Ama Allah, ağrı dağını, Erciyes’i ve toros dağlarını bulundukları yere koymuş.

            Allah, bizimle icraatlarıyla konuşuyor, yaptıklarıyla bize ders veriyor. Allah’ın bir ismi de Rab’dır. Yani terbiye eden, eğiten öğreten anlamında. Her gün beş vakit namazda okuduğumuz Fatiha suresindeki “Rabbilalemin” ifadesi, alemleri terbiye   eden eğiten öğreten manasına   gelmektedir.             

  Durmuş Göktekin

20 Ara 2009 Nasıl Anlatsam Seni Anne

www_yeniresim_com_-_aile_resimleri_-_anne_ve_gzel_kz                                        

Nasıl anlatmalıyım seni nerden başlamalıyım inan bilmiyorum anne. Bana verdiğin emeklerden mi? Benim için yaptığın fedakarlıklardan mı? Yoksa en önemlisi bana gösterdiğin sevgiden mi?

Senin sevgin bir okyanus anne! Bense içinde sana layık olmak için çırpınan bir balık. Hem de senin en sevimli balığın. Okyanusun alabildiğine derin olmasına rağmen ve bu kadar çırpınmama rağmen hiç boğulmadım. Çünkü her zaman ve her an sen yanımdaydın, benimleydin. Ana yüreğin beni rahatlatırdı. Ben ne kadar asileşsemde sana karşı, incitsemde seni, senin sevgin hep aynıydı, hiç azalmazdı. Bilirdim. Hayatta yalnız olmadığımı anlardım. Dedim ya anne! Çünkü ben senin en sevimli balığındım.

Senin emeklerin bir gül bahçesi anne  Bense çevremdeki dikenlerden arınmak için uğraşan tek bir gül.Alabildiğine büyük ve bir o kadar da dikensiz bir bahçe.Gece gündüz sulardın beni,solmama dayanamazdın.Çünkü ben senin en güzel gülündüm.Emeklerinle,gözyaşlarınla büyüttüğün bir gül hem de.Zaman zaman dikenlerimi batırsam da sana,kanatsamda seni,yine aynı emeği vereceğini bilirdim.Uykulara yine senin bestelerinle geçerdim.Dedim ya anne  Çünkü ben senin en güzel gülündüm.

Senin fedakarlıkların bir bağ anne  Bense içinde her daim  meyve vermek isteyen bir ağaç.Alabildiğine geniş olmasına rağmen en çok sevdiğin ağacındım.Hergün gübrelerdin beni.Bir gün bile açmasa dallarım üzülürdün,ağlardın.Ben ne kadar bir tek filiz dahi vermemek için dirensem de hep aynı azimle gübrelerdin beni,gözünün önünde kuruyup  gitmeme izin vermezdin.Dedim ya  anne  Çünkü ben senin en çok sevdiğin ve en eşsiz ağacındım.

     Ah anne ah  Ya  benim sana olan sevgim,benim sevgim kelimelerimin yetersiz kalışı anne.

      Ben de en az senin beni sevdiğin kadar severdim seni.Senin canın yansa benimde yanardı.

         Üzülmene dayanamazdım.Sen ağlarsan ben de ağlardım.Sen de benim gülümdün.Gövdesine

      sarıldığım ağacımdın.Daha başka nasıl anlatmalıyım inan bilmiyorum anne.Dedim ya  anne

                           sana olan sevgim kelimelerimin yetersiz kalışıydı.                                                                               

                                                         

  TUĞBA OKUMUŞ

20 Ara 2009 Karabağ

karabag99  

Karabağ, ey bağrı yanık sevdiğim

Boşuna mı gece gündüz övdüğüm

Senin için her dem düşman savdığım

Hasretinle yaktın beni Karabağ!..

 

Gönlümde yaşarsın bir şahan gibi

Seni bildim inan Özvatan gibi

Sensiz geçen zaman, bir tufan gibi

Hasretinle yaktın beni Karabağ!..

 

Bunca yıldır doya doya gülmedin

İstiklâle erip murat almadın

Kimsenin yüzüne kara çalmadın

Hasretinle yaktın beni Karabağ!..

 

Kalbim senin için yeminler etti

Dualar okuyup her an sabretti

Bir sevda ki nice canlar eritti

Hasretinle yaktın beni Karabağ!..

 

Hızır İrfan ÖNDER

19 Ara 2009 Ayaklar
 |  Category: DENEME  | Tags: , ,  | Leave a Comment

 1_20091005155054_

 Kimisinin ayakları var oynuyorlardı. Birisinin ise ayağı yoktu, sadece seyrediyordu. Bu eksikliğin onun zihnine nasıl yansıdığını  düşünüyordum. Ayakları olan bizler dünyayı umursamadan sarhoş gibi dönüyorduk.  Ayağı olmayan birisi  ise bizim çılgınlığımıza sessiz sessiz bakıyordu.

Bizler, ayakları olanlar yarınları düşünüyorduk: iyi bir iş, güzel bir eş ,güzel bir araba…  birisi ise ‘yarın’ı düşünüyordu. Çünkü elindekiler ancak yarını düşünmesine izin veriyordu. Araba, iş, evlilik onun için imkansız amaçlar içerisine giriyordu, bizler için bunlar olmazsa olmazlardan. Bizler için o ayaklar zaten var olması gereken uzuvlar. Bu yüzden onun düşündeklerini düşünmenin gereksiz olduğuna inanıyorduk.

Birisinin hayal dünyası çok sınırlıydı. Olanaksızlıklar onun hayal dünyasını sınırlandırmıştı. Biz ise hayal dünyamızı para pul gibi maddi vasıtalarla genişletiyorduk. Belki de hayal dünyalarını ufak tefek  şeylerle sınırlayan bizlerdik. Ve sonra kendi ayaklarıma bakıyorum: ne büyük bir nimet

Bütün bunları düşündükten sonra o basit amaçların ne kadar önemsiz ve ulaşılması kolay şeyler olduğunu anladım. Çünkü o ayakları olmayan birisi de böyle düşünüyordu. Ah  bir ayakları olsaydı.

Ama o birisi  hiç ayaklarını o basit amaçlara kullanır mı, O birisinin bir ayakları olsaydı ,bir çocuğun ilk  kez sahip olduğu oyuncak  bebeğine gösterdiği itina gibi özen göstercekti.

Biz hep nerede bu ayakkabılarımız derken o birisi nerde bu ayaklarım diyor. Biz hiçbir zaman, ayaklar olmayınca ayakkabıların bir işe yaramayacağını düşünemedik.

OSMAN YAMAN