Tag-Archive for ◊ Bilge Saki ◊

20 Ara 2009 Necip Fazıl`dan,Dostoyevski`ye Dr.Lütfü Özşahin ile Söyleştik

latfa

(Dilhanemizin bu ayki konuğu,Değerli Dr.Lütfü Özşahin hocamızdı.Kendisiyle Müdürü olduğu Tuzla İdris Güllüce Kütüphanesindeki  odasında konuştuk.Kitaplar, kütüphaneler ,edebiyat ve dinler üzerine  keyifli bir sohbet oldu.Hocamıza bizi aydınlattığı için teşekkürlerimizi sunuyoruz.)

 

 Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Lütfü Özşahin. Orduluyum. 19 Mayıs Üniversitesi’nde ilahiyat okudum. Dinler tarihi alanında yüksek lisans, siyaset üzerine doktora yaptım. Aynı zamanda Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde bazen yorum yazıyorum.

Kütüphanecilik yaptığınızı biliyoruz, neden kütüphanecilik?

Direk tercihim değildi aslında. Belediyeye girdikten sonra, kütüphanelerle ilgilenmemi istediler. Kütüphanelerle ilgileniyorum ve çok memnunum.

Sizce din ve edebiyat birbirlerine ne kadar yakın?

Aslında edebiyatın dinle başladığını söylemek yanlış olmaz. Dinler özellikle Hıristiyanlık Yahudilik ve İslamı ele alırsak bütün edebiyatın dinsel metinler çerçevesinde yerleştiğini söyleyebiliriz. Edebiyatımız dini kavramlar efsaneler çerçevesinde ilerlemiştir. Hatta din dışı edebiyatın bile dinle alakası olduğunu söyleyebiliriz. Birçok Yunan eserini okuduğunuz zaman bunların Yunan tanrılarıyla ilgili olduğunu, inançlarla ilgili olduğunu görürsünüz.  İslam’da da böyledir. Din ve edebiyat tamamen iç içe olmuştur.

Peki, edebiyat bir tebliğ aracı olabilir mi?

Elbette çok güzel bir tebliğ aracı olabilir. Edebiyata nasıl baktığınız önemli. Edebi bir dille bir gaye etrafında yazarsanız edebiyatın elbette ki tebliğde kullanılması mümkündür. Denilebilir ki bugün dünyada insanların gençlerin kutsal kitaplardan uzaklaştığını ünlü insanların yapıtlarına yönlendirildiğini görürüz. Bu edebiyat merkezli bir tebliğdir aslında. Edebiyat sadece tebliğ merkezli olursa edebiyat olur mu orası tartışılır. Yazdıklarınızı edebiyat kuramları çerçevesinde yapmalısınız. Sadece dini söylemi merkeze alarak değil. Edebiyat vaaz edasıyla yapılırsa dar anlamlı bir edebi metin olur.

İslami kesimin son yıllarda edebiyata yönelişini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu aslında olumlu bir gelişme.  İslami kesim özellikle cumhuriyet döneminde edebiyata çok uzaktı. Ama son zamanlarda batılı anlamda bir gelişme oldu. Mesela Türkiye’de İran sineması gibi bir sinema, iyi musikişinasların çıkması lazım. İyi edebiyatların çıkması lazım. Bir Peyami safa, bir Ahmet Hamdi Tanpınar düzeyinde olması lazım. Veya batıyla kıyasladığımız zaman Shakespeare, Balzac gibi isimler çıkması lazım. Bunlar olduğu zaman bir medeniyetin ayağını tamamlamış olursunuz. Çünkü insan aynı zamanda dini bir varlıktır ama bunun hayata yansıması olması lazım, bu yansıma edebiyatta musikide sanatta mimaride yansımalı. Bütün bunları ortaya koymanın yolu edebiyattan geçiyor. Aslında İslami kesimin sanata edebiyata gerek maddi gerek manevi anlamda çok şey ayırdığı söylenemez

5821

Peki, bunun sebebi nedir?

İslam tarihinde resim tam olarak yasaklanmış değildir mesela. İnsanların puta tapması sonucu böyle bir realizm ortaya çıkmıştır. İşin gerçeği şu İslami anlayışımızı biraz değiştirmek, geliştirmek duyarlı olmak lazım. Mütedeyyin insanların İslamı algılayışı sadece ibadet odaklı. İçe kapanık bir anlayış. Estetik anlayışın gelişmesi gerek.

Son yıllarda kitaba ve kütüphaneye olan ilgi ne durumda?

Özellikle Batı ülkeleriyle kıyasladığımız zaman çok geride olduğumuz söylenebilir. Bizim toplumumuz şifai bir toplum. Günlük tutma alışkanlığı yok. Hocaların dizinin dibinde icazet alma anlayışı var. İnternet cafeler çok uzaklaştırıyor. Türkiye deki telif eserlerin sayısı çok az. Okuyan az olduğu gibi eser de az.

İnternet gibi kolay erişilebilir bir aracın karşısında kütüphaneciliğin akıbeti nasıl olacak?

Kütüphaneciliği çok olumsuz etkiliyor. Öğrencileri kitaptan soğutuyor, araştırmadan soğutuyor.  

Sizin okuduğunuz ve gençlerin de mutlaka okumasını tavsiye ettiğiniz başucu kitapları var mı?

Edebiyatta Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’ini okumak önemli. Veya Necip Fazıl’ı okumaları lazım. Kemal Tahir’i okumaları lazım. Batı edebiyatından Balzac, Shakespeare okunmalı muhakkak. Ben çok geniş bir yelpazede okudum. Felsefe tarihi, siyaset okumaları lazım. Faust’u okuyabilirler. Gogol Dostoyevski okunmalı, Puşkin okunmalı. Batı edebiyatını eleştiren kitapları okumaları lazım. İslam kültürünü, kuran tefsirini, siyeri okumaları lazım

Kitap okumaktaki amaç sizce ne olmalıdır?

İnsanın bilmek istemesi, kendini olgunlaştırması, zenginleştirmesi kamil insan olması amaç bunlar değilse hiçbir işe yaramaz okumak. Bir yazarın dediği gibi okumak ölmeyi öğrenmektir.

Okumaya teşvik anlamında gerek kendi çevrenizde gerek de daha geniş çapta yaptığınız faaliyetler var mı?

Okumaya teşvik anlamında sürekli yazıyorum. Kütüphaneler bünyesinde okullara gidiyoruz hocalarla konuşuyoruz. Öğrencilerin kütüphanelerden faydalanması için çalışıyoruz. Büyükşehir belediyesi bu anlamda büyük hizmet veriyor. Teşviklerimiz var ama yeterli değil.

Son olarak üniversite gençlerine ne tavsiye edersiniz?

Programlı okumalarını tavsiye ederim. Okuma alışkanlığı öğrencilik yıllarında daha çok geliştirilir.

 

Bilge Saki

11 Eki 2009 Kaleminin Hikmet Öyküleriyle; Sadık Yalsızuçanlar

sadik02

Dilhâne’ nin  Haziran sayısının çıktığı gün Fatih’te bir kültür gecesinde Sadık Yalsızuçanlar’ a arkasından koşarak seslendim ve önce kendimi takdim ettikten sonra çantamdaki sıcacık Haziran sayısından bir tane uzattım. Sadık hoca ile daha önce irtibat kurmuştuk, kendisiyle söyleşmek istediğimizi söyledim. Hoca fazlasıyla yoğun zira ayaküstü iki dakikalık konuşmamız çalan telefonu ile defalarca kesildi. Kendisi Ankara’ da ikamet ettiğinden söyleşiyi internet üzerinden yapabileceğimizi söyledi, bizde hakkında merak ettiklerimizi gönderdik e-mail kutusuna. Söyleşimiz kendisinin Almanya’ya gidiş günlerine tesadüf etti. Yoğunluğu sebebiyle sorularımıza kısa yanıtlar vermek durumunda kaldığını kibarca belirtmiş. Kendisine vakit ayırdığı için Dilhâne ailesi olarak teşekkür ediyor, kaleminin hikmet öyküleriyle daima bizlerle olmasını diliyoruz.

 

Sadık Yalsızuçanlar kimdir, sizi kendi ağzınızdan öğrenebilir miyiz?

 

1962 yılında Malatya’da doğdum. Hacettepe Üniversitesi Türkoloji bölümünde okudum. Bir süre öğretmenlik yaptım. Çocukluğum Malatya’da, ilk gençlik yıllarım Hatay Dörtyol’da geçti. 1979 yılından beri Ankara’dayım. Arada kısa süreliğine Sivas, İzmir ve İstanbul’da yaşadım. Şu an Ankara’da bulunuyorum.

 

Yazarlığınızın temelinde ne var, kimlerden ya da nelerden besleniyorsunuz?

 

Babam Malatya’da sinema işletmeciliği yapıyordu. Yüzlerce film izledim. Edebiyatla ilişkim daha çok Üniversite yıllarında başladı. Ama seyrettiğim filmlerin bende öykü anlatma yönünde bir duyarlık oluşturduğunu söyleyebilirim. Tabi, sonradan yani Üniversiteye başladığım zamanlar tür ayrımı yapmaksızın yoğun bir okuma sürecine girdim. Başlangıçta yazar ve tür ayrımı yapmıyordum ama sonradan ilgilerim beni daha çok bilgelere yöneltti. Doğudan ve Batıdan düşünürleri, irfan ehli müellifleri okuyorum. Özellikle Hz. Mevlana, İbn Arabi ve Bediüzzaman’ın eserlerini çok okuyorum.

 

Kitaplarınız nasıl ortaya çıkıyor, kafanızda önce fikirler mi yoksa kelimeler mi canlanıyor.O süreçten biraz bahseder misiniz?

 

Başlangıçta zihnimde bir öykü beliriyor. Ama bendeniz daha çok zuhuratla yazıyorum. Yazarken gelişiyor her şey. Zaten hızlı yazıyorum. Çok vakit almıyor kafamdakini satırlara dökmek. Öyküler, romanlar kısa sürede ortaya çıkıyorlar.

 

Gezgin ile İbn-i Arabi, Anka ile Niyazi Mısri, Cam ve Elmas ile Hasan Harakani..Hep bir arayış var.Sadık Yalsızuçanlar bu arayışın neresinde?

 

Adı üstünde arayış. Hayat yolculuktur zaten. Yolda mıyım emin değilim. Doğru yolda mıyım bundan hiç emin değilim. Ama azizlerin, bilgelerin yolunun tozu olma isteği içimde daima olmuştur. Bu istekle yazıyorum. Söz ettiğiniz bilgelerin dünyalarından sırlar devşirmeyi çok istedim. Bu yönde yazınsal çabalar içinde olmaya çalıştım. Bu süreç nereye gider bilmiyorum.

 

 

Tasavvufun edebiyatımızdaki yerinin gittikçe arttığına katılıyor musunuz, bu tezi değerlendirir misiniz?

 

Tasavvuf, hakikatin Batıni boyutudur. Bizim geleneksel edebiyatımız irfani bir edebiyattır. Oradan beslenir. Bunun modern zamanlarda da olabileceğini öngörürüm. Ama bu, bireysel bir çabadır. Yazarın, okurun, düşünürün gönlünde gerçekleşir. Yoksa teorik boyutta olmaz. Tasavvuf, haldir. Yaşanmadan olmaz. Yaşanmadan anlatmak söz hastalığıdır. İbn Arabi, bunu, söz hastalıkları arasında sayar. Zaten, ‘neden yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz’ uyarısı vardır.

 

Bediüzzaman hazretlerini konu alan DEM adlı romanınız çıktı. O hayatınızın neresinde bize anlatır mısnız?

 

Yeryüzünde şairane ikamet eden bir adam. Kamil bir insan. Efendimiz’in (as) yetkin bir varisi. Hakikat’in taşıyıcısı. Her hali hikmetli. Müşfik. Bütün mahlukata karşı merhametli. Son derece adil. Kendisine zulmedenlere beddua bile etmeyen bir kamil. Hayatı sürgünlerle, hapislerle, tecritlerle geçmiş. Ama yılmamış. Bediüzzaman’ın dünyasından bir şeyler yazmayı çok istiyordum. Dem, bu arayışın ürünü olarak belirdi. Dem, esasen Bediüzzaman’ın yaşamını da veri almakla birlikte, bendenizin Risale-i Nur’u tanıma hikayemdir. O hazineden payıma düşen bir şey var mı, bunun hikayesidir.

 

Popülizmin edebiyata yansımaları ne şekilde gerçekleşiyor?                   

 

Edebiyat, gündelik malzemeyi de kullanır, güncel göndermeleri de vardır ama zamana dayanıklı ve sembolik bir dili öngörür. Eserden çok yazarın öne çıktığı ve kitabın ürün olarak pazarlandığı bir süreci yaşıyoruz. Bu tabi sağlıklı bir durum değil.

 

 

Size göre edebiyatın misyonu ne olmalıdır, edebiyata olan ilgi gün geçtikçe artıyor bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Edebiyat bizatihi iletidir. Ona ayrıca bir görev, bir misyon yüklenmemeli. Hegel, ‘her ruh, kendi acısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatçıdır’ der. Ama tabi, yazarlarda ayrı bir kimya, ayrı bir dünya olduğu kesin. Edebiyat dil içinde gerçekleşiyor. Dilin içinde yoğunlaşmak, onun zenginliğine dalmak çok önemli. Bir de işçilik boyutu var, emek boyutu. O da önemli.

 

Son olarak Dilhâne okurlarına ne söylemek istersiniz?

 

Bilgelerin eserlerine ilgi duymalarını, onları çok okumalarını dilerim.

BİLGE SAKİ

11 Eki 2009 Hanemize Sorduk

img_1893

Dilhâne dergimiz birinci yılında. Önce bir hayal, sonra olabilirlik ümidi, sonra gayret ve dua…

Dergi arşivi elimde, beni çepeçevre kuşatan bir duygu istilası. Geri dönüp katettiğimiz yolu görmek duygulandırıyor insanı.

Dilhane düşlendi…Dilhane gerçekleşti..Ve sanırız şimdide büyüyor…

Birinci yılında hanemizin helecanlarını  yansıtmak üzere neler hissediyorsunuz diye sorduk hanemize? 

Mehmet Akif Baltacı: Dergi fikrini ilk duyduğumda heyecanım had safhadaydı .Bu hayalimdi çünkü .Emek istiyordu ,zahmetli işti ,sıkıntılıydı ama Zahmetsiz rahmet olmaz sözüyle sıvadık kollarımızı.Güzel bir ekip ,güzel insanlarla birlikte yol aldık.Dergiciliğin merdivenlerini adım adım çıkmaya çalışıyoruz ve uğraştıkça tecrübemiz artıyor, kimimiz tasarımda uzmanlaştı ,kimimiz internet işlerinde  ,kimimiz mesleğinin ilk stajını yaptı ,kimimiz fedakarca destek oldu.Hanemiz çalıştıkça güzelleşti ,o güzelleştikçe biz çalıştık ve nihayet 1.yılı doldurduk.Mutluluklar ,hüzünler, yılmamalar ve en önemlisi dualar saklı dergimizin sıcacık sayfalarında.Dilhane bu güzel insanların hayalleriydi ,bize de  bu güzel hayallere ortak olmak düştü. 

Ayşe Yalçın: Dilhâne, gönlümüze taht kurmuş bir yürek sızısı… En içten yakarışlarımız… Dilhâne, kalemin kâğıda aşkı, Dilhâne, göze damga, kalbe mühür… Dilhâne, öyle bir aşkla kendince filizlenmiş, kimi zaman rüzgâra kapılmış ve dökülmüş; kimi zaman yağmura tutulmuş, ıslanmış.

Dilhâne, gönlümüzde açtığımız bir oda, Dilhâne, gönlünüze açılan bir kapı. Dilhâne ilk göz ağrımız… Ağır aksak, düşe kalka yürüdüğünü  gözlerimiz kimi zaman nemlenerek gördüğümüz.

Dilhâne gece yarılarımız, Dilhâne uykusuzluğumuz. Dilhâne, Ramazan’da birlikte niyetlendiğimiz, bir içim suya birlikte susadığımız… Dilhâne, Filistin’deki ağıtımız, Dilhâne Sevgilinin yoluna koyduğumuz ömrümüz.

Dilhâne, sevgimizi yarım yamalak kâğıt ve kalem, aşk ve dert, göz ve nur bin bir kelime ile sessizce anlattığımız çığlığımız. Dilhâne gelecekten yana umudumuz…Yüreğimizde yaşadığımız o ilk sancılarını nice senelerinde yine aynı heyecanla duymak dileğiyle… Birinci yaşın hayırlı olsun. 

Sahra Araz: Bir şeyleri zaman ile ifade ettiğimizde kendimizi o zamanın içinde bir obje olarak görmek subjeden uzaklaşmak daha kolay olur. Bu sayede hem başarıyı hem başarısızlığı birarada görmek mümkün olur.Ben de şimdi geçen bir yıla baktığımda tüm kısıtlı şartlara rağmen -Rabbin izni ile -ufak tefek aksaklıklar da olsa dergimizin öncelikle eski ve yeni editörleri, tasarımcı arkadaşımız ve diğer yazan arkadaşlarımızla hedeften sapmadan ilerlediğimizi  görüyor ve yeni senede daha iyiye gideceğimize inanıyor ve temenni ediyorum…Rabbim emeği geçen arkadaşların hepsinden ebeden razı olsun… 

 Efnan Karademir:Dilhane bir yaşına giriyor. Dilhane benim için ne demek ? Dilhane benim çocugum desem yanlış bir tabir kullanmamamış olurum . Ben dergicilik adına her seyı “Dilhane “de tattım.  İlk sayı çıktıgında dergiciliğin zor ve emek gerektiren uzun yorucu ama bir o kadarda tatlı bır ugraş olugunu gördüm . Özellikle dergi basımdan cıktıgında somut olarak elde durmasının mutlulugunu lezzetini tarif etmek imkansız. bu zamana kadar hiç bir yaşını kutlayan bır dergi ekipinin içinde olmamıştım. bu fırsatı bana veren arkadaşlarıma teşekkuru bır brç bilirim. ayrıca derginin ilk saysısından bıir yaşına kadar olan bölümde emegi geçen bütün arkadaşlara teşekkur edıyorum.Dilhanede böyle bir ekiple çalışmaktan cok mutluyum. 

 Sevde Yardımcı: Hayırlı olsun deyip kısaca geçmemek gerekir. Maddi anlamda “bir dergi” çıksa da ortaya, maneviyatının yüksekliği derecesiyle birinci yılına bastı dilhâne.�
Dilhâne de şüphesiz, inançsız yola, yüreksiz yazıya emek vermeyenlerden. Birinci yılında dilhâneyi nice başarılara, nice maneviyatla yücelen emek dolu yollara diyerek, bu güzel ailenin de bir mensûbu gördüğümden kendimi, yaşın kutlu olsun. İyi ki doğdun Dilhâne!

Katre Gülsün: kesinlikle bir dergiden çok fazlası, bir ikindi vakti yüzümü usulca ısıtan ikindi güneşim, sahile oturup denizi izlerken dalıp gittiğim dalgalar, sayfalarında kendimi kaybettiğim ve tekrar bulmaya çalıştığım kitaplar, yüzlerindeki ve gözlerindeki gülümsemeyi gördüğümde mutlu olduğum dostlar gibi bana yakın, sıcacık bir şey oldu çıktı bu dilhanem… çıkan her yeni sayısıyla bizi tekerrüren mutlu kılan ve söylenecek sözlerin kalbhanemizden dilhanemiz yoluyla başka kalplere akmasının müsebbibi.. galiba böyle…

Esmanur Cezbeli: Dillendiremediğimiz her kelamın hakkı için buradayız… Yüreğimizden mısralara yansıyan bir güzelliğin aynası oldu bizim için.. ”Dilhâne” 

BİLGE SAKİ

01 Haz 2009 EBU’L HASAN HARAKANİ’Yİ ANARKEN

harakana

I. Sırrı kelamında adam. 

“İkrâ, bi’l kalem” sırrına bir hazine açtın içinde (96/4) Beyazıd Bestami’ye türbedar oldun ilkin. Yıllar boyu bir işaretti beklediğin. Kapıda bekleyen türbedar elbet nasipdar olacaktı. Nasibin verildi. Diyorsun ki “ Gönül eri kalbini koruyan kimsedir.” İnandın ve sınanacaktın…
 

II. Sırrı ahvalinde adam. 

Her iklimin kutbu var ve bu iklimi koruyan da sensin. Bir yol açtın ilk adımı istemek olan. Sükûnet ve hareketi olmayan, hüznü ve neşesi bulunmayan mevsimler keşfiydi ömrün. Ümmi bir kafa, salim bir kalple seyre daldın. Dedin ki; 

Ezel sırlarını ne sen bilirsin ne de ben

Bu muammayı ne sen çözersin ne de ben

Perdenin gerisinde seni beni bir konuşturan var

Perde kalkarsa ne sen kalırsın ne de ben
 

III. Sırrı gönlünde adam. 

“Gerçek şu ki gözler kör olmaz; ancak göğüslerdeki kalpler kör olur” (22/46) Muhabbeti mühür etmek istedin hayatına. Başkentin kalp oldu. Candan sual olunursa kötü dedin. Talip, müştak oldun. Mekânın muhabbet, gönlün arı duru bir hüzünle yöneliyor her şeye. “İstememeyi istiyorum” diyen Şibli’ye “O da istemektir, ondan da kurtul.” diyorsun. Azığın hüzün, ömrün içinin kuytularına dokunarak geçti. Sesin içinde yitti, kelimeler dağıldı, harfler eridi. Canının içine sırlı kelamlar bağışlandı. İyi ki oldun, oldun da kanlı hikâyenden muştular sundun.
 

IV. “Bizi ziyaret eden gönlünde hüzünle döner.” dedin. And olsun ki, doğru söyledin gözaydınlığım.

BİLGE SAKİ

01 May 2009 EDİTÖRDEN
 |  Category: EDİTÖRDEN  | Tags: , ,  | 6 Comments

 untitled-1

         Şimdi ve burada buluştuk. Dünyanın en temiz köşelerinden birinde. Beyaz bir kağıdın üzerinde. Göz göze gelmiş ve hasbıhalleşmiş olduk.

 

     Meramımız saf olsun diye sözü özünden ayırmamaya çabaladık. Sayfalarımız saf kalsın diye sırf gönlümüzden söylemeye niyet ettik. Kalp terazimizde her sözü her defasında tartmaya gayretlendik. Seyir yerlerine öz yüzlerimizle çıkmaya…

 

     Gökyüzümüzün, ufak pencerelerimizden içeri sızan güneş dilimi biraz daha büyüdü. İlkbaharı koşar adım yürüyoruz. Yağmurun camlarımıza bıraktığı buğusuna “hoşça geldin bahar” yazdık. Ve sizler de Dilhâne’mizdeki buluşmamıza hoşça geldiniz.

 

     Yazının içinde, kalemin ucunda bir sıratı daha adımlamaya devam ediyoruz. “Biz” diyoruz çünkü yazarken çoğuluz. Zira az da olsak “biz” olmayı hak edecek bir kardeşliği yaşayarak yazıyoruz. “Biz” olmak iki kalbin arasındadır, aramızda kalsın kardeşler.

Uzun süredir niyetlendiğimiz emeli gerçekleştirdik Allahın izniyle. Bizim susuşlarımızı, sevgilerimizi o Erzurum’un soğuk kış gecelerindeki rüzgâr esintileriyle sözle buluşturan Nurullah Genç’e ulaştık. İlk söyleşimizde dergimize renk katan, tüm içtenliğiyle sorularımızı yanıtlayan “Yağmur müptelası” şairimize sonsuz şükranlarımızı sunuyoruz. Şiir renkli susuşuyla beslediği her kelimeye bizlerin de sahip çıkacağını bilmesini istiyoruz.

Dilhânemiz internet yayınına da başladı, bunu da bildirmiş olalım dostlar.

 

Sözün hükmüne girebilme duasıyla…

 

 BİLGE SAKİ

 

01 May 2009 BENİM HİKAYEM SENİNLE BAŞLIYOR

’Benim hikâyem seninle başlıyor’’* diyordu. Evet, benim hikâyemde seninle başlıyor. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde diyerek, o çocukluk masallarıma hiç de benzemeyen bir hikâyenin seyrini kana kana içip sana geleyim.

Ben senden bir zerrenin kokusunu aldığım gün peşine düştüm. Âşıklarının hapishanelerinde mahpusluğum başladı. Elsiz ayaksız, soluksuzum, şu kelime yangınına dur diyebilecek yüreğim yok, yüreğim paramparça. Utançtan gayretim heba oldu gitti.

Mahcupluğumun çirkinliğiyle, yanmaya olan istidatsızlığıma rağmen şu içimde binler söyleyen, şu bitmek bilmeyen kaosu nasıl susturabilirim? Aynalardan yüz çevirmeyi bilmeyen ben, kalbini aynalarda görebilse Anka gibi kanatlanır mı acep?

Ben bir an bulabilseydim senli bir liman, hiç çıkar mıydı, savrulur muydu avuçlarımdan bu kadar densiz kelime? Hiç feda eder miydim bunca günahı firavunların heybesine? Bana git deme n’olur, ben heybemi gitmemek için hazır tutuyorum.

Çok hastayım, ömrüm beyhude yollarda derman aramakla geçti. Geriye senin derdine düşen, sana pervane olan âşıklardan olamamanın ah’ı kaldı. İçim çok acıyor, sana seni istediğimi nasıl söyleyebilirim. Diline günahın cezbesi bulaşmış birine inanır mısın? Ki cezbe Leyla’ya kavuşmak içindir…

Seni içimde görememenin yorgunuyum ben. Nasıl aynalardır bunlar, düşüme girince gözlerim kamaşır, bir an idrak etmeye gücüm yetmez. Âdem’den beri kaç biçare benim gibi sürünüp durmuştur, şu kan kızılı çöllerde?

Sana seni istediğimi nasıl söyleyebilirim? Şunu bil istiyorum sadece. Seni kendimde görememenin, körlüğün yorgunuyum ben. Aşkın gelip zerrelerimi aydınlatan güneşini beliyorum. Seni yürekleri titreyerek ananların yoluna götür.

Bak gör halimi, bıraksan fena olacağım, bana senin isminde fena olacağım bir yolu öğret…

Lütfet ben de Yusuf’a öykünen bir harf olayım. Aşk’a karşı korunaklı kıl beni. Beni derdine düşür. Hasretten paramparça ellerimi ve kalbimi avucundan bırakma. Çünkü sen bilirsin ki ben senden bir zerrenin kokusunu aldığım gün derdine düşerim. Ve hikâyem başlar

 

 

*Sadık Yalsızuçanlar, Cam ve Elmas

 

 

BİLGE SAKİ