Tag-Archive for ◊ ŞAFAK MERİÇ ◊

11 Eki 2009 Hattat ve Ta

 hattat                             

 

Adını bilmezdi kimse, Hattat’tı sadece. Peçesinden ve eteğinden kadın olduğu bilinirdi herkesçe. Narin, zarif, kırılgan elleriyle padişaha yazılan naatların ilk harfiyle son harfini kondururdu samanın adab-ı muaşeret görmüşüne. Her harfi büyük bir özenle çiziktirirdi.

 

Yassı kalem derdi, odunumsu sazdan kalemine. Yassıydı vav gibi, kaf gibi, dümdüzdü elif gibi.

 Her harfin ayrı bir anlamı vardı. İngiliz kraliyetine yazılan mektuplarda he’ye özenirdi. Kadınların gözlerine tuttukları merceklere benzetirdi onu.

 

 Nasıl gelmişti buraya kadar her mektupta bunu düşünüyordu. Erkeklerin olduğu bir dünyada Tekti. Bu yüzden Talihsizdi. Hayatın yeknesaklığında Tıynetsizdi  ama gelmişti işte. Padişah en özendiği mektuplarda ona bir harf çizdirirdi. Nam salmıştı tüm komşulara, peçelinin çiziktirdiği harf yoksa mektuplarda, susardı mektubu okuyan kâtip. Aslında kâtip okumaz mektupları ama görmek için, yazmak için peçeli gibi, kâtip okurdu her komşuda. Kimse yazamazdı onun gibi, kimse batıramazdı elifi andıran yassı odunu hokkaya.

 

 Her harf için ayrı heyecan tadardı boğazında, ramazan ayında baş tellal’a verilecek fermana koca bir ra kondurmuştu büyük bir zevkle.

 

En çok yazdığı, yazarken heyecanlandığı, yazarken duraksadığı, yazarken sustuğu, yazarken yazmak  istemediği ve en çok  yazmak istediği ta’yı çizmeye başladı kâğıdın ortasına. Durdu… Mürekkep yaladı ta’nın uzun yolunu.

 

Hiç anlayamadı ta’yı niye böyle yazdığını. Yeşil bir  ta, siyah bir  ta, kırmız ve mavi karşımı mor bir ta ama en çok siyah. Hangi renk olursa olsun en güzeli oydu; “ta”. Utanıyordu bu zevkinden. Şevketlü sultana yazarken değil de bomboş samana ta’yı çizerken duyuyordu bu heyecanı.

 

Bilmedi kimse Peçeli Hattat’ın derdini. Herkes o çizerken titrediğini gördü, ta’ya yol yaparken. Kimse sormadı nedenini, sorsalar da anlatamazdı, o da bilmiyordu niyesini.

 

Validesi gördü bir gün, biriktirdiklerini. Siyah feracenin altında yaşayan narin bir hayal olduğunu düşünürdü kızının. Sadece hayal. Ve bilmezdi kızının siyah feracesini gönlünü kimseye kaptırmamak için giydiğini.

 

Yaşı gelmişti Peçeli Hattat’ın. Mürüvveti görülmeliydi onun da. Sevgilisi sadece yassı kalem ve samanlar olmamalıydı yarı. Utandı valide bunu düşününce ama sordu kendine bu ta’lar da neyin nesiydi diye?

 

Tüm bildiklerini saydı valide isim isim.

Tahsin dedi önce, ardından Talih diye haykırdı kendi kendine. Yoksa bir Tekfur muydu bu ta’ların sahibi yanılmıştı Tekfur ta ile yazılmıyordu ki. Komşunun oğlu Tarık mıydı? Bulmuştu… Paşa hazretlerinin sahabeden gelen pek duyulmamış isimli oğlu Talha’ydı, Peçelinin gönlünü çalan. Sevindi buna valide hanım. Paşanın oğluna gelin edecekti kızını. Hem de Peygamberimize komşu olacak sahabenin adındandı damadının adı.

 

Sustu uzun süre valide hanım. Tek kelime etmedi kızına. Kızı hala gelip gidiyordu saraya, Peçeli Hattat adıyla. Geldiğinde mum ışığında oturuyor, sabah ezanı delene kadar uykusuzluğunu ta çiziyordu.

 

Bıkmıştı arık valide Peçelinin bu ta merakından. Sıkılır olmuştu padişah her ta’da bu kadar titreyen Hattat’tan.

 

Validesini çağırdı Peçeli’nin, neyin nesi’dir diye sormaya. Bilemedi valide ne cevap vereceğini. Makamı ayyuka çıkmış Peçeli Hattat’ın derdini duysa padişah, yer ile yeksan edebilirdi, Peçeliyi, harflerini, samanlarını ve mürekkebini. Ama dayanamadı valide ve anlattı devrin hikmetlisine, şevketlisine…

 

Sustu padişah sükût’a hayat verircesine. Söyletmeliydi Peçeliye kalbine saplanan derdi. Çağırdı Peçeliyi makamına…

 

Bu kez dedi, başka yazacaksın görelim marifetini. Selam eyle Âlemlerin Efendisine önce. Sonra bir naat yaz ardında giden sahabelere ve Talha bin Ubeydullah’ı konuştur efendisiyle.

 

Ta’yı duyunca titredi Peçeli derinden. Hiçbir şey söylemeden çıktı makam-ı aliye’den.

Gitti ve çizdi hattını en güzel parşömene. Mor bir ta ile başladı konuşturmaya Talha’yı. Gecelerce yazdı peçeli padişahın dilediğini. Hem yazıyor hem ağlıyordu. Utanıyordu Âlemlerin efendisine yazarken hissedemediği için ta’ya duyduklarını. Başına gelmişti yıllarca korktuğu. Bırakmalıydı bu işi. Düşündükçe ağlayası ağladıkça, bırakası geliyordu. Kibir denilen illet girmiş miydi kalbine bir zerre tanesi. Nice krallara nice fermanlara nice mektuplara çizmişti hattını. Bunu duymamıştı hiç. Acıyordu kalbi Peçeli Hattat’ın. Gecelerce yazdığı ta’lara baktı. Hepsi Et-Tevvab’ın ta’sıydı.

 

Kimsenin bilmesini istemiyordu Peçeli yanlış ta’yı çiziyordu bilerek samana, te çizseydi anlayacaktı herkes ve ezilecekti Hattat yaptığından övünüyormuş sandıklarında…

Korktuğu tövbeleri kabul eden Âlemlerin Rabbi ya ben kulunun kalbine giren bir damla kibirden tövbemi kabul etmezseydi…

 

Bunca ta’nın yüreğini oynatması, elini titretmesi ve sabah ezanlarının arşınladığı odalarda ta çizmesi bundandı. Tevvab olan Rabb-ü Rahim ya onun tövbelerini kabul etmiyorsa.

 

Tevvab olan Allah, makama mansıba meyletmesin diye ta çizen ve titreyen Peçelinin tövbesini katından geri gönderiyorsa…

 

“Ta” işte hepsi bu… Yazmadı Peçeli bundan sonra ve gömülmedi yassı kalem hokkaya.

Herkes öldü bildi Talha’yı Hattat’ın kalbinde ama onda yer yoktu ne Talha’ya, ne makama ne, valideye…

 

Tövbeleri kabul eden Tevvab onunkini kabul etmediyse sükût’u yaşasın dünya, Hattat’ın nezdinde…

 

ŞAFAK MERİÇ

 

 

01 Eyl 2009 BEN YORUMSUZ’A BEN DOYUMSUZ`A

Ben bu satırları karalarken henüz orucun verdiği yorgunluk yok üzerimde, Ramazan’a bir hafta var. Kendi kendime söylüyorum, şimdi keyfim yerinde, biraz önce bilgisayarımı kapattım, çok sevdiğim yabancı bir şarkının sözlerini google aracılığı ile buldum. Türkçeye çevirmekle uğraştım. Ondan öncesinde parkı izleyen evin balkonunda, önümden geçen en fazla 10 yaşındaki ayakkabı boyacısı çocuğu umursamadan, İngilizlerin hayatımıza kondurduğu beş çayı görevimi muhteşem bir huzurla yerine getirdim.

 

Çaydan önce dünyaca ünlü yazarın, vampirlerle çevrili hayal dünyasının o tartışmasız kahramanının son kitabını bir günde bitirmenin heyecanıyla kendimle gurur duydum.

Akşama doğru da başladım bu yazıyı yazmaya…

Sanki hakkım varmış gibi…

Ramazan’a bir hafta kalmışken, ruhumu, cesedimi ve çokbilmiş beynimi bu kutlu aya hazırlamayan ben, Ramazan hakkında yazmaya başladım.

 

Oysaki tam bir hafta sonra bu saatlerde açlıktan başım tutmuş olacak, susuzluktan konuşamayacağım. Ama rahatım nasıl olsa gece uyanık durur, orucu, gündüz uykuya tuttururum., uzak doğu’da Türkistan’da kanayan yarayı unutarak, Gazze’de annelerin feryatlarına kulaklarımı tıkayarak, yan komşunun akşam iftarda yiyecek bir şey bulamayacak olması ihtimalini hiç düşünmeyerek. Hem de komşusu açken tok yatan bizden değildir diyen Âlemlerin sultanı Efendimiz’e ümmet olduğumu bilerek.

 

Bu sene; Münevver’i olmadan sahura kalkacak anne,

Bu sene yarbay Melih gülova’sız 2. yılında onsuz oruç açacak askerleri, babasını  arayamayacak küçük kız iftardan sonra.

Bu sene yeni seçilen belediye başkanı, başka partiden oldukları için işten çıkarılan memurlar, bütün gün iş ararken tutacaklar oruçlarını.

Bu sene böyle bir ramazan olacak.

Daha çok kanayan biz daha az anlayarak yaşayacağız Ramazan’ı.

Ben hiçbir şey  olmamış gibi “su”sacağım, susadığımda iftarda buz gibi su içeceğim, annemin yaptığı nefis yemeklerden bütün gün aç durmanın ödülüymüş gibi yiyeceğim.

Ve Rabbim senin rızan için oruç tuttum diyeceğim.

Tüm gün fakirin halini anladım işte; şu bayram gelse de rahatlasak diyeceğim.

Arada birkaç türbe ziyaret eder dua ederim.

Dünya dönüyor, durdurmak isteseler de… Önemi yok; beni durdurmasınlar da!!

Orucu tutarız evelallah…

 

ŞAFAK MERİÇ

06 Ağu 2009 Kırmızı
 |  Category: DENEME  | Tags: , ,  | 2 Comments

Herkesin özlemini çektiği diyarlar, günler, zamanlar üzerine…

 

Belki de, gelecektir istenen günler, özlenen günler, ya da o günler hiç özlenmediler geçmişi olmadıkları için bilinmediler… Dünya hayatında, hiçbir kavim o günleri göremedi, yaşayamadı… Ama var olacağını bildi, yaşayabileceği günün geleceğini, bir güneş gibi, gecenin en karanlık olduğu anda şafağı sökeceğini ümit etti…

           

Bir gün uyandığında sıcacık, penceresinde boğaz manzaralı evinde kahvaltısını yaparken internetten haberleri gördüğünde sıkılmamayı ümit etti insan, çocuğuyla birlikte parkta bir kadın hayal etti, bebeğinin cesediyle ağlayan bir kadın değildi hayalindeki… 10 yıl öncesinde yine boğaz manzaralı evinde, kahvaltı ederken TV’yi açtığında bombaların sustuğunu görmek istedi insan, bir on yıl öncesinde yine TV’deydi gözü ama siyah beyaz ekrandan görüyordu , bu sefer körfez kan gölüne dönmüştü. Ama mazeret belliydi o kadar yıkıcı değildi işte, siyah beyazdı ya ekranlar. İnsanların zihinleri gibi, ya siyah ya beyaz ortası yok, ortası körfez, ortası kıpkırmızı, ortası kan kırmızı. 10 yıl daha önceydi bu kez maaile herkes radyonun başında yargıç sesleriyle irkiliyordu. Birileri son sözlerini söylüyor, bedeninden çıkan ruhunu milletinin varlığına armağan ediyordu. Ölümün estirdiği karayelin, alttan düşürülen sandalyeden çıkan cızırtıyı bastırdığı, soğuk, buz gibi bir armağan…

           

Hayali; aslında insanoğlunun, belki de hiç gelmeyecek o gün, gidemeyecek hasret kaldığı o diyara, tam bulduğu anda bir otobüs, seferi iptal edilecek… Habiller, ortası olacak tarihin, kan kırmızı… Kabiller yüz karaları…

           

Öncelerinde üstün ırk olduğu için ellerini başkalarının kanıyla kirletenler, aynı lekeleri, sabun fabrikalarında insansal sabunlarla temizlemeye çalışacaklar… Hastanelerde ırk iyileştirmesi için sonsuza dek sessiz bırakacaklar, kardeşlerini. Ari ırktan giden her “hasta Habil’den” sonra, Kabil’ler rehavet uykusuna dalacak. Uyandıklarında kıpkırmızı olacak sokakları, bir diğer kırmızı sevdalısı “kızıl ordu”nun ayak izlerinden. Siyanür içtikten sonra, ölümü beklemek sancılı olmasın diye tetiği çekiverecekler alınlarına. Bir ölüm, yüz karalarıyla birlikte yere damlayan kan, kırmızı bir hatıra bırakacak medeniyet Avrupa’sına. Çok sonraları yıkacaklar utanç “duvarlarını” tüm dünyanın gözleri önünde.

           

Bunlar olmadan daha öncelerde de yırtıcılıkta sırtlanları geçecek beşer, tüm dünya karışacak birden. Müslüman kardeşleri birbirine vurdurtacak, toprak denilen parça. “Hasta adamları” öldürtecek. Son sözlerini söyletmeden geçirecek “boğaz”ına ilmeği. Ve sallandırıverecek tüm dünyanın gözleri önünde. Zaten aldığı ilaçlar damarlarına gitmeyen hasta adam, kopartamayacak ipi, büyük bir gürültüyle veda edecek, bir sürü miras bırakarak sırtlan sürüsüne 4,5 milyon metrekare.  Sonra üzerine güneş batmayan ülke uzun sürecek bir gece yaşatacak, doğunun ışık huzmelerine. Önce zulmedip, sonra ihtilal ile özgürlüğü getirenler, hapsedecek teni vicdanları kadar beyaz olmayan insanları, elmasların kanlı yataklarına. Kırmızı ve aç yarınlar vaat edecek, elmaslar karşılığında. Bir sonraki seçimini düşünen politikacı gibi vaat ettiklerini tek tek yerine getirecek. Bir sonraki yeni nesili hiç düşünmeden. Kırmızı bir gelecek ve açlıktan sayılan kemikler bırakacak, verimsiz arazilerle…

 

Sonra da medeniyet diyecek bu yaptıklarına…Amaca giden yolda her şey mubahtır deyip örtüverecekler üstlerini.Biz barış için savaşıyoruz!…

 

Hesabı sorulduğunda da susuverecekler medeniyet bekçileri, kanlı ellerinin hesabından kaçmak için temiz ellerle anlaşma sağlayacaklar, her sıkılan el bir diğer eli kirletecek. Ve kırmızı yıllardır olduğu gibi yine egemen olacak dünyaya. Kahverenginin onu örteceğini bile bile… Yıllardır uğruna savaştıkları kahverengi yer kabuğu, bir bir yutacak kırmızı elleri, beyinleri, yürekleri… Sonra hikaye yeniden başlayacak sen boğaz manzaralı evinde hayal kurar.

 

Şafak MERİÇ