Archive for the Category ◊ DENEME ◊

20 Ara 2009 Ruhum Ötelere Hasret

kaldrm

Gönül mabedimde okunan salalarla uyanıyorum bu sabah.Yüreğim yıllardan kalma kitapların raflardaki tozlu hali gibi.Yine savruluyor samyeli rüzgarlarında.Her nefes alışımda bir günahın diyeti gibi yanıyor ciğerlerim.Yanmak temizler tüm günahları diyor bir ses.Yanmışlar yanmaz ki diyorum içimden.Bir narın yaktığı sineleri su bile söndüremez.

Ve uçurumlar, en onulmaz yaraların ilacı.Bir hayatın tüm gerçekliğiyle gözler önünden geçişi.Ve bir 14`lü, ölümle yaşam arasındaki çizgi.Tek bir kurşunun anlattığını kim anlatabilir.Ellerimden kayan bir hayat,ayaklarıma takılıp yerlerde sürünen ruhum.Uzaklara dalıp giden gözlerim.

Denizin kayalara vuran ve ruhumu okşayan buz gibi suları.Uzaklar çağırıyor beni,ruhum ötelere hasret.Bırakasım var kendimi uçsuz bucaksız ummana.Ya da en iyisi alıp başını gitmek.Bilmediğim,görmediğim uzak ülkelere.Belki bulurum aradıklarımı.Yıllardır bir deli sevdaya meftun ruhuma,belki bir inşirah bahşedilir okyanuslar ötesinde.

Korkupta yüzleşemediğim her şeyi ardımda bırakmak istiyorum.”Korkmak” bu kelime uğramamıştı ne zamandır semtimize.Şimdilerde ise çepeçevre sarıyor her yanımı.Sonbaharın en güzel halini gösteren kasım ortasında üşüyorum.Her uzattığımda boşluğa çıkan ellerim.Yine boşlukta.Yalnız değilsin der gibi yapraklar düşüyor ellerime .Her rüzgar esişinde kanayan yaralarım sızlıyor biraz daha.Bir ruhun kansere müptela oluşunu adım adım yaşıyorum.Hüzünbaz yüreğimin ilacı ötelerde ,Öteler çağırıyor beni…..

Mehmet Akif Baltacı

 

20 Ara 2009 Dua Etmek

dua

Sizi yaratan, akıl ve beden bahşeden, ruhunuza çeşitli zevkler yaşatan Allah’a yeterince yakın mısınız? O’na en son ne zaman dua ettiniz? Allah’a sadece zorluk anlarında mı dua ediyorsunuz, yoksa size olan yakınlığını bilerek O’nu sürekli anıyor musunuz? Cevabınız ne olursa olsun yapmanız gereken en doğru şey, “Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kaf Suresi -16 ) ayeti gereği, Rabbimizin bize çok yakın olduğunu ve “Sizin Allah’tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur.” (Bakara Suresi -107) ayeti gereği de tek dostumuz ve yardımcımızın Allah olduğunu unutmamak olacaktır. Allah bir başka ayetinde ise, kullarına olan yakınlığını ve dua edenin duasına icabet edeceğini şu şekilde bildirmiştir:

Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar. (Bakara Suresi - 186)

“Çağırmak, seslenmek, yardım istemek” anlamlarına gelen dua, Yüce Rabbimizle aramızda kurduğumuz önemli bir bağdır. Dua ederek, gücü sınırsız olan Allah’ın karşısındaki aczimizi kabul etmiş oluruz. “De ki: Duanız olmasaydı Rabbim size değer verir miydi?…” (Furkan Suresi - 77) ayetiyle, Allah katında değer bulmamıza vesile olan dua ibadetinin önemini de anlamış oluruz.

Dua, çoğu insanın olumsuz bir olay karşısında elinden geleni yapıp, artık yapacak bir şey kalmadığında başvurduğu son çaredir. “Gerçekten insan, Rabbine karşı nankördür.” (Adiyat Suresi -6) ayetinden de anlaşıldığı gibi insanların çoğu, duasına icabet edip kendilerini zor durumdan kurtaran “…Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler…” (En’am Suresi -91) İnsanların bu nankör tavrı, bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir:

İnsana bir zarar dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken bize dua eder; zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları böyle süslenmiştir. (Yunus Suresi - 12)

Oysa insan, sağlıklı iken ve hayatındaki her şey yolunda giderken de Allah’a dua etmeli ve bütün bunlar için şükretmelidir. İbadetlerin tümünde olduğu gibi duada da sabırlı ve kararlı olmak, Kuran’a en uygun tavır olur. “Sabır ve namazla yardım dileyin. Bu şüphesiz, huşu duyanların dışındakiler için ağır bir yüktür.” (Bakara Suresi, 45) ayetinden de anlaşıldığı gibi sabır ve namazla yardım dilemek Allah’ın bir emridir. Ancak Rabbimizin Enbiya Suresi 37. ayette bildirdiği üzere, insan aceleci olarak yaratılmıştır. Her konuda hemen sonuca ulaşmak isteyen insan, dualarının da anında kabul edilmesini ister. Duası istediği yönde gerçekleşmediğinde ise dua etmekten vazgeçer. Bu nedenle sabır ve kararlılıkla dua etmek, huşu duyanların dışındakilere ağır gelir.

Oysa müminler dua ettiklerinde Allah’ın kendilerini işittiğini ve kesin olarak dualarına icabet edeceğini bilirler. Olayların tesadüfen değil, Allah’ın belirlediği kadere göre geliştiğinin farkındadırlar. Bu nedenle dualarının karşılıksız kalacağı gibi samimiyetsiz bir ruh halinde olmazlar.

Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim. (Mü’min Suresi – 60)

Allah, bir başka ayetinde ise “… sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, kendisine dua ettiği zaman icabet eden…” (Neml Suresi, 62) sıfatını hatırlatmaktadır. Bu da samimi duaların Allah katında karşılık göreceği anlamına gelir.

İmam Rabbaninin bu konudaki sözleri ise şöyledir:

“Bir şeyi istemek, ona nâil olmak (onu elde etmek) demektir; Zirâ Allahû Teâlâ kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmez.” İmamı Rabbani

Unutmamak gerekir ki Allah, insanın aklından geçirdiği dua mahiyetindeki tek bir düşünceyi dahi karşılıksız bırakmaz. Duaya icabet, duanın aynen gerçekleşmesi anlamına gelmez. “İnsan hayra dua ettiği gibi, şerre de dua eder, insan pek acelecidir.” (İsra Suresi, 11) ayetinden de anlaşıldığı gibi kişi, kendisine zararı dokunacak bir konuda dua edip, bunun hiç farkında olamayabilir. Allah duasına istediği yönde icabet etmediği için, duasının kabul olmadığını zanneden kişi, büyük bir yanılgı içindedir. Zira Allah merhametinden dolayı, kulunun hayrına olacak şekilde duasına icabet etmiştir.

Duada istenilen şeyin geciktirilerek verilmesi, ya da istenilen yönde icabet edilmemesi Allah’ın, kullarının sabrını ve tevekkülünü bir denemesi ve onları imani yönden olgunlaştırması anlamına da gelebilir. (Allah en doğrusunu bilir)

Dua ile ilgili çok önemli bir konu daha vardır. Sözlü duanın yanı sıra, kişinin fiili olarak da çaba göstermesi oldukça önemlidir. Örneğin üniversite sınavını kazanmak için dua etmekle beraber, fiili bir çaba olarak sınav başvurusu yaparak ve düzenli bir çalışma ile sözlü duayı desteklemek gerekir. Allah her şeyi bir sebep sonuç ilişkisi ile yaratmıştır. “Rabbini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzatıvermiştir? Eğer dilemiş olsaydı onu durgun kılardı. Sonra biz güneşi ona bir delil kılmışızdır.” (Furkan Suresi - 45) ayetinden de anlaşıldığı gibi, Allah gölgeyi yaratmış ve güneşi de ona delil kılmıştır. Sonuca ulaşmak için sebeplere uygun olarak gerekli tedbirleri almak, ancak bunları etkili kılacak olanın Allah olduğunu bilerek, sabır ve tevekkülle sonucu Allah’tan beklemek en doğru tavır olur.

Kainatı yoktan var eden Allah için, yaşayan milyarlarca kulunun duasına icabet etmek çok kolaydır. Yeter ki bizler, bütün gücün Allah’a ait olduğunu bilerek, her duamıza icabet eden Rabbimizin dilemesi dışında hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğini ve bir şeyin olması için ona yalnızca “Ol” demesinin yeterli olduğunu unutmayalım.

Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. (Tekvir Suresi -29)

İbrahim Akın

 

20 Ara 2009 Kur`an ı Okumak
 |  Category: DENEME  | Tags: ,  | One Comment

kuran3ib2

Allah’ın emirlerini öğrenebileceğimiz tek kaynak olan Kuran’ı Kerim 1400 yıl önce  peygamber efendimize vahyedilmiştir. İslamiyetin temellerinin anlatıldığı Kutsal Kitabımız Kuran, bugün insanlar tarafından titizlikle korunan, saygı duyulan ancak okunmayan bir kitap olarak raflarda ya da duvarlarda asılı halde korunmaktadır. Oysa Kuran bizlere öğüt almamız, Allah’ın emirlerini ve yasaklarını öğrenmemiz için indirilmiş bir rehberdir.

 ‘Andolsun Biz Kur’an’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?’ (Kamer Suresi, 17)

 Günümüzde insanların çoğu dinimiz hakkındaki bilgileri Kuran’la örtüşmeyen kaynaklardan öğrenmekte, bu da yanlış ve hurafelerle dolu din bilgisinin yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Oysa Allah’ın emir ve yasakları Kuran’da açıkça bildirilmiştir. Kuran’la örtüşmeyen hatta tamamen tezat bilgilerden oluşan Kuran dışındaki kaynaklardan dini öğrenmek son derece sakıncalı bir durumdur.

‘Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.’ (Nahl Suresi, 116)

‘Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik.’ (Taha Suresi, 2 ) ayetinden de anlaşıldığı gibi, Kuran insanların güçlük çekmeleri için indirilmemiştir. Rabbimiz; ‘Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez.’(Bakara Suresi,185)  ve  seni kolay olanda başarılı kılacağız. (A’ la Suresi,) ayetleri ile kullarına olan merhametini ve seçip beğendiği dininin kolay olduğunu  bildirmiştir.

Allah kolaylık dilerken insanlar, İslam dinini icra edilmesi zor ve karmaşık bir hale getirerek Kuran ahlakından uzak toplumların oluşmasına neden olmaktadırlar. Dine uzak olup tanımak ve yakınlaşmak isteyen insanlar için bu yanlış bilgiler ve hurafeler olumsuz bir etki yaratmakta ve dinimizin yanlış bir şekilde anlaşılmasına sebep olmaktadır.

Bütün bunların dışında en önemlisi Allah’ın ayetlerinin yerine başka kaynakları önde tutmak ve onları uygulamak insanı şirke götüren büyük bir tehlikedir. ‘Gerçekten, Allah, Kendisi’ne şirk koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında kalanı ise, dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa, doğrusu büyük bir günahla iftira etmiş olur.’ (Nisa Suresi, 48)

Sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed’in:  ‘Rabbim gerçekten benim kavmim, bu Kur’an’ı terk edilmiş (bir Kitap) olarak bıraktılar.’ (Furkan Suresi, 30) sözünden, Kuran’ın okunması gerektiği anlaşılmaktadır. Ayrıca, ‘Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum.’ (Ahkaf Suresi, 9) diyerek Allah’ın emirlerinin dışında bir şeye uymadığını anlıyoruz. Bu durumda bizlerin de sevgili peygamberimizi örnek almamız ve sadece vahyedilene uymamız gerektiği çok açıktır.

Dünya hayatına karşılık ahireti umanlar için ‘O (Kur’an), alemlere bir ‘öğüt ve hatırlatmadan’ başkası değildir.” (En’am Suresi, 90) Ve (Bu Kur’an,) Ayetlerini, iyiden iyiye düşünsünler ve temiz akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir Kitap’tır. (Sad Suresi, 29) ayetiyle de anlaşılacağı gibi Kuran, kenara kaldırılmak ve unutmak için değil, okumak ve öğüt almak için indirilmiş mübarek bir kitaptır.

                                                                               Altuğ Öztürk

 

20 Ara 2009 Hayat Denilen Sahne

hayat

İyi bir tiyatrocuyuz aslında…

Kimi zaman yarı doluluğu değil,  bardağın kendisinin varlığı bizi sevindirir…

Kimi zamanlarda depresif anlar ile hüzne yelken açar, melankolik dalgaların bizi hüzün kıyılarına vurmasına izin veririz.

Hepsinin farkında olup çözümünü bilmemize rağmen, çözemememiz de insanlığın bir paradoksudur aslında…

Yaşam denizinde yol alırken, mutluluk limanına demir atarak ebediyyen mahsur kalmak ümidi ile.

 

Hiçbir Zaman sekteye uğramadan yüzyıllardır süregelmiş bu düzenin bir parçası olarak insanlığın ve yaratılan her şeyin mükemmeliyetine dair düşünüyoruz göz alabildiğince…

Bugün varız, yarın yok… Tıpkı; bazen durup ta bir Fatiha bile okumaya üşendiğimiz bizden önceki nesiller gibi…

 

İnsanlık yüzyıllardır dünyevi isteklerini doldurduğu heybesi ile bencillikle yan yana yol almakta…

Ölüme dek nefsine amade, idealler kisvesi altında saklanan maddiyat sevdasının peşinde yorgun savaşçı…

 

Ne işimizden memnunuz nede hayatımızdan…

Kapitalizmin pençesindeymişiz gibi tuhaf bir hisse kapılmışız…

Hep bir doyumsuzluk, hep bir eksiklik yaşıyoruz nedenini kestirememecesine…

Çalışabildiğimize, sağlığımıza şükretmeyi düşünmez, İşimizi beğenmeyiz…

Arkadaşlarımıza karşı davranışlarımızı sorgulamayı unutur, sonra dostsuzluktan da dem vururuz…

 

Bazen hayatımızı dolduran boşluklara asılı kalır zihnimiz, kurtulma çabasına girer miyiz bilinmez…

Tüm bunların farkında olup,  çözümünü bilmemize rağmen, çözemememiz de insanlığın bir paradoksudur aslında…

 

Ve hayat boyu Evliya Çelebi misali yol alıp dururken,

Yaşadığımız olumsuzlukların zamana karşı hayra dönüşen siluetinden çıkartabileceğimiz dersleri, ilk etapta görmezden geliriz…

Fakat bir süre sonra maziye saklanan kriptoları çözümleyerek yaşadığımız her şeye şükrederiz…

Ve ardından sadece tekrar başa döneriz…

İnsanlığın yüzyıllardır var olan döngüsü gibi…

 

  Yasemin SARITEMUR

20 Ara 2009 ALLAH İnsanla İcraatlarıyla Konuşur

          6140892mdtk4

 

            Elektronik gelişmeler sürekli ilerliyor. Baş döndürücü ilerlemenin içinde her gün yeni alternatifler üretiliyor. İnsan beyni kapasitesinin belli bir kısmını yaptıklarıyla ortaya koyuyor. Mevcut modeller üzerinde düşünerek yenilerini üretiyor. Varlık olmasaydı beynimiz algılamaz ve harekete geçmezdi.  Gözün görmesi ışığa, aklın algılaması maddeye bağlı. Aklın üretebilmesi yine varlıkla mümkündür. Varlık olmadan akıl neyi düşünüp üretecek? Bir nevi aklın muhatabı varlıktır. Dinleyicisi olmayan hatip olur mu? Hatip varsa dinleyicisi de vardır. aklı yarattığı için varlığı yaratmıştır. Zaten yaşadığımız dünya insan için hazırlanmış ve Allah insanı yeryüzüne temsilcisi olarak göndermiştir.

            Allah her canlıya bir lisan vermiş. Nebatat ve camit maddelerin mütercimliğini de İnsana vermiş. İnsan, mevcudatın halini kendi lisanıyla Allah’a arz eder. Lokman Hekimin otlarla konuştuğu söylenir. Lokman Hekim otlarla ilim lisanıyla konuşuyordu. Her ilim dalındaki ilim erbabı kendi sahası içine giren varlıklarla ilmen konuşur. Mimar inşaatla, ziraatçı toprakla, arkeolog; insan hayatının geçmiş dönemlerinden kalan kalıntıları inceleyerek onların kültür ve uygarlıklarını ortaya çıkarır. Yani insan geçmişini araştıran onlarla ilgili bilgi ve bulguları, günümüz insanına haber veren kişidir.

Zoolog; hayvanların üzerinde çalışarak, ıslah ve verimliliği artıran kişidir. Aklınıza gelen her ilim dalında ihtisaslaşmış insan kendi sahasındaki varlıklarla konuşmaktadır. Pek çoklarınızın duyduğu gibi; Hz. Davut Aleyhisselamın on dokuzuncu oğlu Süleyman Aleyhisselam kuşlarla konuşuyormuş.

            Bir bilen, bir konuşan olmasa bilenleri, konuşanları nasıl yapsın, yaratsın. Demek ki bütün bunları sonsuz ilmiyle bilen, konuşan, gören, duyan, kudret ve külli irade sahibi olan Zat-ı Zülcelal yaratmış ve inşa etmiş.

            İnsan konuşabildiği için elektronikle konuşan sesler yapıyor. Konuşamayan, ilim sahibi olmayan, barkod okuyucusunu nasıl yapar ve okutur. Elinize aldığınız bir kartı bir cihaza tutuyorsunuz o cihaz başlıyor o şey hakkında bilgi vermeye. Demek ki bilen yapar, yapan bilir!

            Allah, kendini yaptıklarıyla anlatıyor bize. Biz konuştuğumuza göre; bizi yaratan, inşa eden konuşandır, bilendir. Bildiği için konuşabileceğimiz özellikte yaratmış. Hayatı bir örgü gibi birbirine bağlamış. Nasıl ki ipi örgünün sonundan çektiğinizde başa kadar sökülür elinizde hırka diye bir şey kalmazsa, hayatın içinden çıkaracağınız en küçük bir parça da hayatın bitmesine sebep olabilir.

            Hayat unsurlarına dokunamaz ve karşı koyamazsınız. Mesela, suyun, havanın özelliğini değiştiremezsiniz. Onlar özelliklerinden bir nebze sapsa hayat altüst olur. Denge kanunu, yer çekimi kanunu, tekrar kanunu gibi kanunlarla kimse oynayamaz. Hayatı bitirecek olan, hayatı kurandır. O, murat ettiğinde biteceğini biliyoruz. Onun adına da kıyamet diyoruz.

            Hayatı kuran Külli irade, hayat verdiklerinin durumuna bakarak; tamam veya devam kararını verecek olandır.

            O, Peygamberleriyle (SAV) görüşüp konuşandır. İnsan, topla, tüfekle, atom bombasıyla, kurduğu makinelerle ses çıkartıyor. Fakat gök gürültüsünün yanında hepsi sessiz ve cılız kalıyor. İnsan tonlarla ağırlığı aklı sayesinde kaldırıp bir yerden bir yere koyabiliyor. Ama Allah, ağrı dağını, Erciyes’i ve toros dağlarını bulundukları yere koymuş.

            Allah, bizimle icraatlarıyla konuşuyor, yaptıklarıyla bize ders veriyor. Allah’ın bir ismi de Rab’dır. Yani terbiye eden, eğiten öğreten anlamında. Her gün beş vakit namazda okuduğumuz Fatiha suresindeki “Rabbilalemin” ifadesi, alemleri terbiye   eden eğiten öğreten manasına   gelmektedir.             

  Durmuş Göktekin

19 Ara 2009 Ayaklar
 |  Category: DENEME  | Tags: , ,  | Leave a Comment

 1_20091005155054_

 Kimisinin ayakları var oynuyorlardı. Birisinin ise ayağı yoktu, sadece seyrediyordu. Bu eksikliğin onun zihnine nasıl yansıdığını  düşünüyordum. Ayakları olan bizler dünyayı umursamadan sarhoş gibi dönüyorduk.  Ayağı olmayan birisi  ise bizim çılgınlığımıza sessiz sessiz bakıyordu.

Bizler, ayakları olanlar yarınları düşünüyorduk: iyi bir iş, güzel bir eş ,güzel bir araba…  birisi ise ‘yarın’ı düşünüyordu. Çünkü elindekiler ancak yarını düşünmesine izin veriyordu. Araba, iş, evlilik onun için imkansız amaçlar içerisine giriyordu, bizler için bunlar olmazsa olmazlardan. Bizler için o ayaklar zaten var olması gereken uzuvlar. Bu yüzden onun düşündeklerini düşünmenin gereksiz olduğuna inanıyorduk.

Birisinin hayal dünyası çok sınırlıydı. Olanaksızlıklar onun hayal dünyasını sınırlandırmıştı. Biz ise hayal dünyamızı para pul gibi maddi vasıtalarla genişletiyorduk. Belki de hayal dünyalarını ufak tefek  şeylerle sınırlayan bizlerdik. Ve sonra kendi ayaklarıma bakıyorum: ne büyük bir nimet

Bütün bunları düşündükten sonra o basit amaçların ne kadar önemsiz ve ulaşılması kolay şeyler olduğunu anladım. Çünkü o ayakları olmayan birisi de böyle düşünüyordu. Ah  bir ayakları olsaydı.

Ama o birisi  hiç ayaklarını o basit amaçlara kullanır mı, O birisinin bir ayakları olsaydı ,bir çocuğun ilk  kez sahip olduğu oyuncak  bebeğine gösterdiği itina gibi özen göstercekti.

Biz hep nerede bu ayakkabılarımız derken o birisi nerde bu ayaklarım diyor. Biz hiçbir zaman, ayaklar olmayınca ayakkabıların bir işe yaramayacağını düşünemedik.

OSMAN YAMAN

 

11 Eki 2009 Gerçek Sevginin Kaynağı Allah’tır

 birth2

İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür… (Bakara Suresi, 165)

 

İnsanların hemen hepsi yaşamları süresince  gerçek sevgiyi yaşayabilmenin yollarını arar dururlar. Her defasında tam bulduklarını zannederken, o sevginin de diğerleri gibi aldatıcı, gelip geçici ve sahte olduğunu anlarlar. Dinden uzak yaşayan cahiliye toplumu bireyleri, sevgiyi de cahiliye yöntemleri içerisinde aramaları nedeniyledir ki, gerçek sevgiyi yaşayabilmenin sırrına ulaşamazlar.

 

İnanan insanlar için ise durum tamamen tersidir. Onlar gerçek ve samimi sevgiyi doruğunda yaşarlar, çünkü sevgilerinin temelinde yaratıcıları Allah’a duydukları derin sevgi ve teslimiyetleri vardır. Davranışlarını yalnızca sonsuz cennet umuduyla yapmaz; yaptıkları herşeyde Rabbimiz’i razı ederek O’nun eşsiz sevgisini kazanma hissiyatı içinde olurlar. 

 

Çevremizde sık sık arkadaşlıkları, dostlukları, iş ortaklıkları veya evlilikleri biten insanların haberlerini duyarız. Çok kısa bir süre önce, birbirlerini sevdiklerini, birbirlerine değer verdiklerini söyleyen kişilerin, birbirlerine çok ağır sözler söyleyerek ve birbirlerine iftiralar atarak, düşmanca  ayrıldıklarına tanık oluruz. İnsanların ilişki türü ne olursa olsun aralarındaki bağların kopması genellikle bu şekilde aşağılama, suçlama ve nefretle olur.
Ve bu insanların büyük bir çoğunluğu, artık “sevgilerinin bittiğini” söylerler.

Aslında bu insanların yaşadıkları sistem içerisinde ’sevgi’ olarak adlandırdıkları şey, ‘gerçek sevgi’ değildir. Bu yalnızca sağlam bir dayanağı olmayan, karşılıklı çıkarlar doğrultusunda gelişen, manevi derinliği olmayan ve maddi değerlere dayanan bağlardır.

Bu bağlar öylesine zayıftır ki kaza sonucu sakat kalan ya da imkanlarını kaybedip yaşam şartları değişen, dolayısıyla artık karşısındaki kişinin beklentilerine yanıt veremeyen kişi, gördüğü ilgi ve sevgiyi kaybeder.  Çok sevdiğini söyleyen kişi, bu konuma gelen insanla, değişik bahaneler ortaya koyarak tüm bağlarını koparır. Dinden uzak insanların yaşadığı sevginin, gerçek olmayan ‘sözde sevgi’ olduğu çok açıktır.  

 

Yaşamlarını Kuran’a göre düzenlemeyen insanların, gerçek sevgiyi yaşamaları da olanaksızdır. Kaynağını kalplerindeki imandan alan gerçek sevgiyi yaşayan insanların yaşamlarında, söz ettiklerimizden çok daha zor olaylar, ağır şartlar dahi oluşsa sevgileri asla bitmez.

 

İşte inanan insanların sevgileri, Allah’a olan bu güçlü, samimi ve içten sevgilerinden kaynak bulmaktadır. Karşılarındaki tüm güzellikleri yaratanın, yalnızca Rabbimiz olduğunun  bilincinde olarak sevgiyi yaşarlar. Sevdikleri kişi hata da yapsa, imanlarından kaynaklanan şefkat, merhamet, hoşgörü ve bağışlama ile yaklaşırlar.

 

Kısacası gerçek sevgi; temeli Allah sevgisi ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş bir sevgidir; iman, takva ve Allah’a olan yakınlıkla artar. İman kalbine yerleşmiş bir insan, Allah’ı büyük bir coşku ve heyecanla sever. Allah aşkı ve hoşnutluğu, Allah’ın sevdiği bir insan olma umudu kişiye büyük şevk verir. Bu sevgi, insan ruhundaki coşkuyu, huzuru, mutmainlik duygusunu sürekli diri tutar. Rabbimiz’in benzersiz sanatı ve eşsiz yaratma kudreti, Allah’a olan sevgiyi daha da arttırır. Allah’a duyduğu sevgi nedeniyle, mümin, Allah’ın yarattıklarına karşı da büyük bir sevgi duyar. Allah’ı çok sevdiği için, yine Allah’a sevgi duyan insanlara karşı coşkun bir sevgi duyar. Ve inanan insanın, karşısındaki kişi imanı yaşadığı sürece, yaşlılık, sakatlık ya da maddi kayıp gibi durumlarda da sevgisi asla olumsuz etkilenmez. Tam aksine duyduğu sevgi daha da derinlik kazanır.

Allah için yaşanan sevgide sadakat, merhamet ve bağışlama vardır. Allah için yaşanan sevgi bir süresiz ve sonsuzdur. Bu sevgi önce dünyada ve ardından sonsuz yaşamda devam etmeye kilitlenmiş bir sevgidir. Allah tüm güzel şeyleri yaratan tüm zevkin sahibidir ve  hiçbirşey O’na duyulan sevgi ve imani coşku kadar kalpte mutmainlik oluşturamaz.Yüce Allah sevginin, tutkunun, muhabbetin sırlarını bize Kuran’da açıklar. Rabbimiz, gerçek sevgiyi yaşamanın ancak imanla mümkün olduğunu “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96) ayetiyle Kuran’da bizlere bildirmektedir.

Bu, Allah’ın iman edenlere bir lütfudur, Allah Katından bir nimettir. Bu, Allah’a inananlara has üstün bir güzellik, bir nimettir ve cennette de bu şekilde olacaktır.

Toplumdaki insanların büyük bir bölümü ise ruhlarındaki sevgiyi öldürmüş durumdadırlar. İnsanların öncelikle ruhlarındaki ölüyü diriltmeleri gerekmektedir; asıl önemli konu, Allah aşkının insanı sarmasıdır. Allah aşkını içinde hisseden insan dünyanın tüm güzelliklerine kavuşur. Kalbini Allah’a tam olarak teslim eden insan, artık Allah’ın yönetimindedir. Allah’ı aşkla seven insan yaşadığı aşkın derin güzelliğini ve mutluluğu sürekli içinde hisseder.

ELİF ALACA

11 Eki 2009 Sadık Dost Hz.Ebubekir

 

serenat1

 

Peygamber Aleyhisselamın, biricik dostu, mağara arkadaşı, sırdaşı, yoldaşı Ebû Bekir.

 

Derin derin öksürüyordu. Çagın büyük hastalıgı olan veremden mustaripti.  Öksürüyordu, öksürükleri evde yankılanıyordu. Gözlerini yumu verdi eskiye daldı. Sanki zaman durmuştu, mekan donmuştu. Adı Abdullahdı. Babası Ebû Kuafdi, sonra ona deve yavrusunun babası anlamına gelen Ebû Bekir denilecekti. Saçları beyazdı, sakalı beyazdı kınayla boyardı güzel bir insandı. Siması çok nurluydu. Mekke döneminde bütün sermayesini mazlumları, işkence altındaki insanları kurtarmaya harcamıştı. Bilal gibi Habbab Bin Eret gibi. Bir ara babası Ebû Kuafe sen kendini tükettin bitirdin diyecekti. Ama o hesabını iyi biliyordu. Dünyada bitik olmayı tercih ediyordu. Onun hesabı bu dünyaya yönelik değil Rabbine yönelikti. Cehennem ateşinin dokunmayacagı kişi, sadık dost, çocukluk arkadaşı Ebû Bekir….  

 

Sadık Dost, Sırdaş

 

Allah Resülüne hirada ilk vahiy geldikten sonra beni örtün beni, örtün dediği o kutlu gün de Sıddık’ı çağırıp bana vahiy indi Allah birdir ondan başka ilah yoktur demişti. O hiç tereddüt etmeden  bir saniye bile şüpheye düşmeden Sen diyorsan doğrudur demişti. O Sıddık tı. Allah Resulü mescitte sohbet ederken ilk müslümanlar gözünün önünden geçti ve şunları söyledi. Ben islamı ilk anlattğımda herkesin bir tereddüt anı vardı. İçlerinde bir insan vardı ki  o bir an olsun teredüt etmeden islamı kabul etti. O Ebu Bekir Sıddık tı. Efendimizin gölgesiydi ,gözü kapalı Fahri Kainatın yanındaydı. kalbini, gönlünü, ruhunu ona adamıştı.

 

Çocukluk Arkadaşı

 

Allah Resulünün Ona karşı özel bir muhabbeti vardı özel bir sevgisi vardı.Kainat Güneşinden iki yaş küçüktü O benim büyügüm derdi.  Bir gün Efendiler Efendisi buyurduki ya  Hasan Ebu Bekiri anlat. Hasan Bin Sabit anlatırken o Peygamberi severdi Peygamberde onu severdi diyordu. Onun dengi yoktu. Allah Resulü gülümsedi dogru dedin aynen öyledir Hasan. Müslüman olduğu gün islam rahmet kazanacaktı. Müslümanların sayısı 39 kişi olunca açıktan dini yaymak isteyecekti. Resulullah sabır desede yerinde duramayan Ebu Bekirin ısrarına Efendimz dayanamayacaktı. Mekkeye doğru yola çıkıldı beklenen oldu. Mekkeliler müslümanlara taşla, sopayla, kayayla saldırmaya başladı. O gün Allah Resulüde darbelere maruz  kalıyordu. Efendimize koşar adımlarla biri yaklaşıyordu. Telaşından cübbesi bir yana ayakkabıları bir yana savruluyordu.Resuli Ekremi koruyamamanın üzüntüsüyle koşuyordu. Efendimizin üzerindeki kalabalığı bir yana dagıtıp üzerine kapandı. Her tarafı yara içindeydi. Niçin taşlıyorsunuz o hak dinin peygamberi ne istiyorsunuz ondan, Rabbim bir dedi diye öldürcekmisiniz onu diyor bir yandanda efendimize gelen darbeleri engelliyordu. Efendimize gelen darbelerin, taşların, sopaların adresi Ebu Bekir oldu. Bana vurun Ona dokunmayın, bana vurun ama ne olur Ona dokunmayın diycekti. Gelen darbelere artık dayanamayan Ebu Bekir de bayılacaktı.O günkü zülüm o kadar yankı bulacak ki zülme haksızlığa karşı olan Hz. Hamza müslüman olcaktı.

 

Allah Resulunden Sonra İkinci

 

Magarada ikinciydi, Sevrde ikinciydi, Bedirde ikinciydi. Mezerda Fahri Kainatın yanında ikinci olacaktı. Bir gün Ebu Bekir yürürken Ebu Derda onun Önünden yürüyordu. Fahri kainat görmüştü ve demiştiki, sen öle bir adamın önünden yürüyordunki peygamberlerden sonra güneş hiç böyle bir adamı aydınlatmamıştır. O kadar büyüktür o. Ebu Bekir Sıddıki hep öne aldılar. Peygamber efendimizden sonra ikinciydi. Resuli Ekrem minberdeyken konuşuyordu. Belliki gözleri birini arıyordu. Merak buyurdu. Ebu Bekiri gözleriyle aradı. Ebu Bekir rahmetin sıkıntının olduğu yerde öndeydi. Bir şey dagıtılacaksa gerilerdeydi, görünmezdi. Onu görememişti Ebu Bekir Ebu Bekir nerdesin? Burdayım Allah Resulü. Efendimiz baktı biraz önce cebrail geldi ve dediki; Ey Muhammet senin ümmetinde senden sonra en büyük mügmin Ebu Bekirdir. Seni görmek istedim dedi. Medine yerinden sarsılıyordu. sevgilinin sevdigini seviyordu.

 

Magara Arkadaşı

 

Hazırlık yapıldı sevre gıdilecekti. Efendimizin yanında ikinci yine Ebu Bekirdi. Sevr zordu imtihandı agırdı. Ebu Bekir önden sevre girdi. Akrep, yılan varmı diye kontrol etti Onun canının yanmasına dayanamazdı. Biraz sonra uyku bastıracak Alah Resulünü ve dizini uzat Ebu bekir diyecekti. Muberek başını Sıddıkın dizine koyacak ve derin bir uyku gelecekti sevrde. Canından öte can olan Allahın Resulünü korumak için cübbesini çıkardı, parcaladı her bır deligi yılan ya da akrep çıkmasın diye kapadı. Fakat bir deliğe parça yetmedi. Sıddık oraya ayağını tıkadı. Biraz sonra Kainat Güneşini görmek isteyen bir yılan Sıddıkın ayağını ısıracaktı ama ayak yerinden kıpırdamayacaktı. Allah Resulü uyanmasın diye gözlerinden akan yaşları dindirmeye çalışacaktı ama nafile inci taneleri Efendimizin mübarek sakalına damlayacak uyandıracakdı. Fahri Kainat  ne oldu Sıddık niye aglıyorusun deyince, ayagımı bi şey ısırdı ya Resul Allah. Mübarek elini diliyle ıslatan Resulü Ekrem  elini Sıddıkın topuguna sürecek acısı dinecekti.

 

 

İylikte En Önde

 

Allah Resulü Mekkede oturmuş sohbet ederken sahabeye bugün hasta ziyareti yapan var mı? dedi. Sahabeden ses yok Ebu Bekir atıldı ben Allahın Resulü dedi. Kainat Güneşi gülümsedi. Peki bugün kim oruç tuttu? Sahabe suskun. Aynı ses…  ben Allahın Resulü. Kainat Güneşi tekrar gülümsedi. Bugün kim sadaka verdi. Sahabenin yüzü yerde Ebu Bekir ben Allahın Resulü bugün oğlum Abdullahla yürürken bir fakir gördüm oğlumun elindeki lokmayı ona verdim. Efendimiz sadık dostuna bakarak bu özellikler kimde bulunursa cennete girer diyerek ona cenneti mujdeliyordu.

 

Cigeri Yanık

 

Bir gün evinin kapısından geçenler dedilerki ey Allah Resulü Ebu Bekir ciger kebabı yiyor. Sıkıntılı günler etin cigerin zor bulundugu günler. Allah Resulu dostunu iyi bilirdi. Ebu bekir sonrasında gelince Efendimizin yanına Efendimiz Ebu Bekire sen bugün ciger  yemisin deyince başını öne egdi hiç bir şey söylemedi. Tekrar sorunca bugün cigermi yedin Ebu Bekir hayır Allah Resulü  bizim evimizde ne zamandır yemek pişmiyor deyince peki neydi o dedi. Ben bugün bir hasret cektimde müslüman gariplere içim yanmıştı da içimin kokusunu duymuşlardır ya Resulullah dedi. İçi kavrulmak mazlumlardan dolayı kebab olmak yanmak….

Selam sana Ebu Bekir…..

Selam mazlumlar için cigeri yananlara….

EFNAN KARADEMİR

11 Eki 2009 Necip Fazıl Hasreti

astad

Necip Fazıl, Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatının en farklı simasıdır. Sanat anlayışıyla, dâvâsıyla, sesi ve soluğuyla geleneğimizin özgün bir iz sürücüsüydü. Bugün hâlâ eserleriyle çok etkin bir biçimde yaşıyor olması, onun ne denli üslup ve içerik sahibi olduğunu göstermektedir.

 

Üstad, muzdarip bir insandı; kendini arındırırken, toplumun tüm dertlerini de kendine dert edinmişti. Karanlık bir zaman diliminde (1904) dünyaya gelmesi, sanki Allah tarafından insanımıza bir ışık müjdesi gibi olmuştu. Düşünüyorum da, Necip Fazıl olmasaydı, bugün Türkiye bu durumda mı olurdu? Cevap tek kelimedir: Asla!

 

“Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.”

 

Bu beyti, Efendisi Abdülhakim Arvasi Hazretleriyle tanıştıktan sonra yazmıştır ve ondan önceki tüm hayatının adeta özeti gibidir. Kendisi tam otuz yaşındadır ve yepyeni bir dünyaya adımını atmıştır.

 

O, bireysel çilenin en onulmazını yaşayarak, adeta içindeki kömürleri elmasa dönüştürmüş ve geleceğin nesline paha biçilmez varlık elmasını armağan etmiştir. Arvasi’yi tanımadan önce de şöyle diyebilmektedir:

 

“Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi / Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi / Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.”

 

“Kaldırımlar” şiirini yazdığı zaman yirmi üç yaşındadır. Ona devrin büyük şairleri ( Ahmet Haşim, Yahya kemal, A. Hamit Tarhan gibi…) bu sesi nereden bulduğunu sorarlar. Gerçekten o zamana kadar Türk şiirinde böyle bir sese rastlanmaz. Bu sesi anlamamız için onun çocukluk yıllarını bilmemiz gerekmektedir.

 

Bir kere o sanatçı olarak doğdu. Ne var ki, fıtrat işlenmeden parlamıyor. Onun fıtratını işleyen en önemli şahsiyet, büyük babası Hilmi Efendidir. Ağır ceza reisliğinden emekli olan bu zat, uşaklar elinde gezinen torununa apayrı bir önem verir ve onu, Hz Ali cenklerinin yanı sıra, Fuzuli divanları okuyarak büyütür. Babaannesi Zafer Hanım ise, bunun tam tersini yapar; Necip Fazıl’a Batı romanlarını okur. Zaten dört beş yaşlarında okuma yazmayı öğrenmiştir ve adeta roman okuma delisi olmuştur ( Pol Virjini, Pardayanlar… Okuduğu kitaplardan bazılarıdır.)

           

Osmanlı’nın yıkılış günleridir. Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale Savaşı kapıdadır. Küçük Necip ise, beyninde Doğu ile Batı’yı sentezlemekte ve bunun çilesini daha o zamanlarda ruhunda duymaktadır. Büyük adamlar, çoğu zaman büyük heyelanların çocuklarıdır.

           

Bahriye Mektebi’nde Yahya kemal, Ahmet Hamdi Akseki gibi hocalarının yanında, İbrahim Aşkî Bey adında bir de edebiyat öğretmeni vardır ve onun tesiri daima üzerindedir. Bu öğretmeninin vermiş olduğu bir kitap, Necip Fazıl’ın hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Kitabın adı, “Semerat-ül Fuad- Gönül Verimleri”dir ve yazarı sarı Abdullah Efendi’dir. Kitap, tasavvuf içeriklidir. Otuz yaşlarında Abdülhakim Arvasi Hazretleriyle karşılaşmasında ve ona teveccüh etmesinde, bu kitabın önemli katkısının olduğu kanaatindeyiz.

           

Sanat ve edebiyat dünyasında en ön saflardadır. “Sanat, sanat için mi, yoksa halk için mi?” gibi kısır döngü içinde süren tartışmalara yepyeni bir bakış açısı katar:

 

“Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış/ Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.”

 

Bütün hayatına ve eserlerine bu anlayışı koymuş ve Türk gençliğine sonsuz bir yol açmıştır.

O zamana kadar, aydın denilen insanların, gece sabahlara kadar içki sofralarında sarhoş kafalarla ürettikleri ne idüğü belirsiz bir sürü saçmalıklarına sanat dendiğini düşünürsek, Üstad’ın çıkışının ne anlama geldiğini daha iyi anlamış oluruz.

           

Necip Fazıl, hayatında belirlenen değil, hep belirleyen olmuştur. Diğer bir ifadeyle o, hayatın nesnesi değil, hep özne konumunda kalmıştır. Sürü değil, çobandı.

 

“Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak / Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.”

derken, ne denli bir cemiyet ruhu taşıdığı ortadadır.

 

Gideriz, nur yolu izde gideriz / Taş bağırda, sular dizde gideriz

Bir gün akşam olur biz de gideriz / Kalır dudaklarda şarkımız bizim.”

 

Türkiye, tarihinin en derin labirentlerine doğru giderek hakikat arayışını çekinmeden ortaya koyabiliyorsa, bunun temelinde Necip Fazıl’ın mayası ve aksiyonu vardır.

O, başta “Sultan-ül Şuara- Şairler Sultanı” idi. Her konuda en yetkin kitapların yazarı idi. Belli bir sanat “poetika”sı vardı. Tarih tezi muhteşemdi. Ondan duyduklarımız ve ondan okuduklarımız bugün ayniyle gerçekleşmektedir. Sultan II. Abdülhamit’in “Kızıl Sultan”, Vahdettin’in “vatan haini” olmadığını ilk onun sesinden ve kaleminden duyduk. Bu ve buna benzer çıkışlarıyla zindandan zindana dolaştırıldı. Öldüğü zaman, Vahdettin’le ilgili yazmış olduğu bir kitaptan dolayı, kesinleşmiş 18 ay cezası vardı; ölmeseydi içeri girecekti. Hayatı, zindan ve meydan arasında gelip geçti.

 

Öldüğü zaman “boşluğu doldurulamaz” diyenlere, arkadaşı Osman Yüksel serdengeçti :” Boşluk bırakmadı ki doldurulsun.” diyerek en güzel cevabı vermiştir.

“ Nizamların nizamı olan düzen, iki heceli ve beş harfli bir isim taşır: İSLAM!..”

En önemli özelliği, Peygamber ve Allah dostlarının sevgisiyle dolu olmasıydı.

“ Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı/ Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı.”

Hepimiz kaderimizin yolcuları değil miyiz?

Gençlerden ve hayatı anlamak isteyenlerden, onun yüz civarındaki eserlerinden hiç olmazsa, “O ve Ben, Babıâli; Çile, Çöle İnen Nur, Batı Tefekkürü ve İslam Tasavvufu…” adlı eserlerini okumalarını rica ediyorum.

                                                                                             

  D.ALİ TAŞÇI

11 Eki 2009 Cennetin Çocuklarıydık

1175395890e1_kinaci-99

Bizler cennetin çocuklarıydık.Sonbaharın rüzgarlarına savurduğumuz hüzünlü yüreklerin sahibiydik.Belki buğuluydu gözlerimiz , yenilmişliğin en acısını taşıyordu yüreklerimiz.Söyleyemediklerimiz söylediklerimizden daha fazlaydı sanki, titrekti ellerimiz ,belki boğuk çıkıyordu sesimiz ama asla çaresiz değildik çünkü cennetin çocuklarıydık biz.

Gecenin siyahında yoğrulmuştu benliğimiz , güldüğümüz nadir görülmüştü ,mutluluğu bir demet gülde aramıştık her daim .Yeryüzü denen mescitte bir cemaattik tek başımıza.Yazdığımız şiirlerde kanardı yaralarımız ,gözyaşlarımız hep içimize akardı .Ağlayan bir çocuğun hıçkırıklarında bulurduk kendimizi ,kimi zaman dostların gamlı meclislerinin havasını solurduk.Vefa en güzel yanımızdı ,ihanet hiç uğramamıştı semtimize .,

Sevgilinin yolunu gözlerdik aynı köşe başında.Bir gülün dikeniyle solardı ruhumuz.Belki söyleyemezdik içimizdekileri ,kimi zaman ürker ,kimi zaman korkardık .Yaktığımız şiirlerden çıkardı gül kokusu.Minarelerin gölgesinde serinlerdi ruhumuz , güneş tutulmasınıı içimizde yaşardık.Kimse bilmezdi derdimizi .Mona Roza dan kaldırmlara uzanan bir çizgiydi yaşamak.Sokak lambalarının anlatııklarını anlamaktı meziyetimiz.

İstasyonlara kazıdığımız adların sayısı yoktu belki , her tren gidişinde dolardı gözlerimiz .Nedense cenneti görmedik bu dünyada  ama cennetin çocuklarıydık biz .Her hazanda buz keserdi ellerimiz ,çare değildi eldivenler üşümelere .Ancak ateşle yanan bağrımızda ısıtırdık ellerimizi.Isınmayı öğrenemedik bir türlü ,nedendir hep yanmak düştü payımıza.

Zaman dedik çaresizliğimize , hep mesafeler engeldi bize.Her şeyin bir bedeli olduğu gibi yaşmanın da bir bedeli vardı .Ya cennet ya cehennemdi sonumuz.Hiç görmesek de ,hak etmesek de bizler cennetin çocuklarıydık.İçimizdeydi cennet ,baharı olmayan ,terkedilmiş coğrafyaların adıydı belki.Kirliydi ellerimiz cennette yıkayacaktık onları ,evimiz bizi bekliyordu.Çünkü biz cennetin çocuklarıydık.

MEHMET AKİF BALTACI

11 Eki 2009 İnsan”oğlu” Olabilmek

                                   

 13957621

İnsanoğlu doğduğu andan itibaren çevresi ile münasebeti doğrultusunda bu çevrenin yörüngesine doğru yol alır. Evvela içine hikâyesi yazılmamış -gibi duran- bir kitaptır insan. Ve bu kitapta Rabbin yazdığı ancak göstermediği, daha doğrusu gösterimini bir ömre yaydığı külli iradesi vardır. Bunun dışında Âdemoğluna cüz-i irade ile hayat sayfalarını doldurma kabiliyeti de verir Hak Teâlâ.

Nitekim bu kitabın ön sözünde dünyaya gelişin zahiri müsebbibi olan anne ve babanın imzası vardır. Bu imzanın şekli ise kişinin bir ömür yazmaya devam edeceği kitabın konusuna yön verir.

Evet, işte tam bu noktada aile içinde çocuğa yazılan her bir kelime/cümle çok büyük önem arz eder. Zira çocuk aldığı bu veriye göre çevresini oluşturmaya çalışacak, dünyaya ilk ailesinin gözlüğünden bakacak, hangi tip insanı sevip sevmeyeceğine bile ilk olarak bu sözcüklerin rehberliğinde karar verecektir.

 

Elbette çocuk büyümeye başlayıp yavaş yavaş okul çevresi edindikten sonra ve ailenin artık müdahale edemediği ortamlara girdikçe bu bakış açısında zaman zaman farklılıklar olacaktır. Ancak genellikle kitabın girişinde ondan yazması beklenen hikâyeye karşı gelmeyecek ve arkadaşı eşi dostu da hikâyesine uygun aktörler olacaktır. Tüm bunların doğal sonucu olarak da kişi ailesi hangi dili konuşuyorsa o da onu konuşacak, hangi topraklarda doğmuşsa ona göre sarışın ya da karaşın olacak ve kültürünü bunun üzerine bina edecektir.

 

Bu sebepledir ki insanoğlu kendisinden farklı bir kültürle karşılaşınca biraz ürker… Ürker çünkü bunca senedir kendi eliyle inşa ettiği ve içinde kendisine ait bir sürü duvarı olan binasının ne ile karşı karşıya olduğunu kestiremez. Sadece bununla da kalmaz bazı tereddütler yaşar, emin olamaz bu kendisine renk ve dil olarak benzemeyen ancak iki el, iki ayak, bir kalp ve bir de akıl olarak aynısı olduğu ‘öteki’ insana karşı… Bir de bu tereddüdün içine yıllanmış düşmanlıklar sokulmuş ise hiç fırsat vermez tanımaya birbirini… Ön yargılar alır gider başını… Belki çoğu zaman farkına bile varmaz bu yaptığının ırk ayırımına kadar gittiğini ve kitabın sonuna hüsran cümleleri yazacağını…

Oysa öylemidir inandığını söylediği dinin kitabı? Hangi ayette hangi hadiste yazar kardeşe kin gütmek hatta canına kastetmek mubahtır diye… Hele de Hz Peygamberin (SAV) ihtarlarına rağmen yakışır mı  ‘Elhamdülillah Müslüman’ım ‘  diyene…

 

Allah Resulü uyarmıyor mu ; ?

“Ey insanlar! Sizin Rabb’iniz birdir. Babanız, ananız da birdir. Araplık ne ananızda vardır ne de babanızda. O sadece sonradan meydana gelen dil farkından ibarettir. Arap’ın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük, Allah’a iman ve itaattedir. Bunu herkes böyle bilmelidir!”

 

Evet, “bunu herkes böyle bilmelidir “diyor Allah Resulü ancak özellikle de yakın tarih içinde İslam âleminde yaşananlar maalesef bu ihtara pek kulak asmadığımızı gösteriyor. Zira gösterseydik ne Afganistan ne Irak ne de Filistin kan gölü olurdu. Ve ne acıdır ki bırakın sınırlarımız dışındaki kardeşlerimizin başına gelenleri, 25 yıldır Atamızın 600 yüz yıl bir arada yaşadığı milletlerle bile “ayrılmadan” yaşamayı öğrenemedik.

 

Osmanlı’nın fethettiği yerlerde “her camii yanına bir kilise her kilisenin yanın bir camii yapılacak” sözünü ise çok çabuk unuttuk. Kaldı ki 25 yıldır dökülen kanlar ırkı farklı olsa da dini aynı olan iki millete ait. Tabii bu demek değildir ki farklı dine mensup olanlara karşı tutumumuz da farklı olacak elbette Hz Âdem’den kardeş olduğumuzu unutmadan yaşayacağız. Yaşamalıyız! Zira “İSLAM’A GÖRE İNSANLAR KAN BAĞI BULUNMASA BİLE KARDEŞTİR.”(HUCURAT: 10)

 

Ve yine unutulmamalıdır ki Peygamber efendimiz (SAV)

İNSANLAR DEDELERİ VE BABALARI İLE ÖVÜNMEKTEN VAZGEÇSİNLER ” , (TİRMİZİ) , ” IRKÇILIK DAVASINA KALKAN BİZDEN DEĞİLDİR ,  IRKÇILIK ÜZERE SAVAŞAN BİZDEN DEĞİLDİR , IRKÇILIK İÇİN ÖLEN BİZDEN DEĞİLDİR .” (MÜSLİM, İMARE: 53-57)

diye buyurarak bu ayırımın sınırlarının Müslümanlığı dolayısıyla ‘imanı’ kaybetmeye kadar gittiğini bize net bir şekilde ifade eder. Buradan da anlaşıldığı üzere  “ayırımcılık” zihniyetine sahip insanlar sadece dünyada hırslarına yenik düşüp bazı fani menfaatleri için sadece kendi hayatları ile birlikte yıktıkları hayatları değil ebedi saadeti de ebedi hüsrana dercetmektedirler.

 

Bununla birlikte “Müslüman” olmak demek insanlığın uhrevi-dünyevi hayatları için iyiliği telkin etmek, iyiliğin peşinden gitmek, her türlü “kötü” den uzak bir yaşamı kazanacak ve kazandıracak hasletlere sahip olmaktır. Bu zaviyeden baktığımızda, daha doğrusu İslam dininde nereden bakarsak bakalım karşımıza çıkacak olan hep;

İSLAM’A GÖRE ÜSTÜNLÜK SADECE TAKVA’DADIR.”( HUCURAT: 13)
 
gerçeği olacaktır bu da farklılıkları farkettirmenin insana hiçbir faydasının olmadığının apaçık delilidir.

 

SAHRA ARAZ

 

 

 

10 Eki 2009 K-arsız

yagmur_by_meylin

“Kurtulduğum tüm şaşkınlıklara…”

Az sonra hayretlerimi boynumdan koparıp, baloncuklarım gibi yeryüzünü işgal etmesini seyredeceğim ellerimden. İtirafları ilkinden çıplak görecek yüzün ve kancıklık adında ihanetler kuduracak aklının sevgi bahanesi…

Riyanın kollarına doğumundan, nazarlıklar iliştirilmiş mavi gözlerin bile öfkesinden sınırlara çatacak. Korkmadın mı saygıda kusursuz gösterdiğin yanına musibet bulaşmasından. Zincirimin aşındığını bilerek nasıl bir hırçınlığı kıskandın, o itaatin en yakışan yanından. Sen dur! Bu gerçeğe küfürbaz olacak kimsesiz, kahpe duvarlara yazdırmadı adını daha!…

Sancaktarı olduğun şeffaflık kırkından sonra delirmişleri ipe dizdirse de haklıdır duasıyla beşiğimi kolladın. Neden ıstırapları içine diktiğini anladım. Cefa kefesi taşıp ayaklarıma serildiğinde, tokmaklara kırdırdım kemiklerimi. İstemedim yarınlarına kirli buselerin karanlık geçirmesini…

Ilık bir mevsim gibisin, mektuplara dargın yazsa da kader, kırmızı şeritlerinde ben varım yasaklı. Kalbinin fırtınalı dalgalarına kapılmadan firarımdan bil şaşkınlığa yakalanışını. İrin sızdırıyorum kendime, şu çaresizlik içinde hangi devirde gelmek istedin de açıldı perde! Sus ne olur, adımda kutsanmış belâ var…

Ziyanındır gecelerine artan kusursuz ağrı. Hoyrat baharları çağırdığından anlamalıydım adımı yakarışını. Bil ki ne ben leylâyım ne sen mecnun. Padişahların emri var son bir fermanla çıkarılan ülkemden, “karanlıklar aydınlanacak!” Ne kadar zıt yanımdan geçmiştin bedavasına. Haksızsın! Çiğnetme şaşkınlığını avuçlarımdaki yangına…

Devam mı tamam mı?

Sanırım biraz mola…

                           SEVDE YARDIMCI