Archive for the Category ◊ GENEL ◊

20 Ara 2009 Editörden

kapak-deneme

Kısa bir fasıladan sonra yeni sayımızda tekrar sizlerleyiz.

Kış mevsiminin iliklerimize işleyen ayazlarına karşı.

Sıcacık bir gülümseme ile çalıyoruz hanemizin sakinlerinin kapılarını.

Bir demet kardelen elimizde.

Gönül dünyamızın sıcaklığı vuruyor yüzlerimize

Sûkut meclislerinde yarenlik ediyoruz dostlarla.

Konuşmadan  gönül diliyle anlaşıyoruz.

Yine dolu ve sıcacık bir sayı ile karşınızdayız.

Zaman`ın ne kadar çabuk geçtiğine bir kez daha şahit oluyoruz.

13.sayı! bir evladın annesine gülümsemesi kadar sıcak ve anlamlı.

Rabbim 100.1000.sayımızı da  nasip etsin bize.

Gönül çeşmemize bir bardak su da benden olsun diyen tüm dostlarımıza şükranlarımızı sunuyoruz..

Bir daha ki sayımızda görüşmek dileğiyle.Rahman yardımcımız olsun..

Mehmet Akif Baltacı

20 Ara 2009 Nasıl Anlatsam Seni Anne

www_yeniresim_com_-_aile_resimleri_-_anne_ve_gzel_kz                                        

Nasıl anlatmalıyım seni nerden başlamalıyım inan bilmiyorum anne. Bana verdiğin emeklerden mi? Benim için yaptığın fedakarlıklardan mı? Yoksa en önemlisi bana gösterdiğin sevgiden mi?

Senin sevgin bir okyanus anne! Bense içinde sana layık olmak için çırpınan bir balık. Hem de senin en sevimli balığın. Okyanusun alabildiğine derin olmasına rağmen ve bu kadar çırpınmama rağmen hiç boğulmadım. Çünkü her zaman ve her an sen yanımdaydın, benimleydin. Ana yüreğin beni rahatlatırdı. Ben ne kadar asileşsemde sana karşı, incitsemde seni, senin sevgin hep aynıydı, hiç azalmazdı. Bilirdim. Hayatta yalnız olmadığımı anlardım. Dedim ya anne! Çünkü ben senin en sevimli balığındım.

Senin emeklerin bir gül bahçesi anne  Bense çevremdeki dikenlerden arınmak için uğraşan tek bir gül.Alabildiğine büyük ve bir o kadar da dikensiz bir bahçe.Gece gündüz sulardın beni,solmama dayanamazdın.Çünkü ben senin en güzel gülündüm.Emeklerinle,gözyaşlarınla büyüttüğün bir gül hem de.Zaman zaman dikenlerimi batırsam da sana,kanatsamda seni,yine aynı emeği vereceğini bilirdim.Uykulara yine senin bestelerinle geçerdim.Dedim ya anne  Çünkü ben senin en güzel gülündüm.

Senin fedakarlıkların bir bağ anne  Bense içinde her daim  meyve vermek isteyen bir ağaç.Alabildiğine geniş olmasına rağmen en çok sevdiğin ağacındım.Hergün gübrelerdin beni.Bir gün bile açmasa dallarım üzülürdün,ağlardın.Ben ne kadar bir tek filiz dahi vermemek için dirensem de hep aynı azimle gübrelerdin beni,gözünün önünde kuruyup  gitmeme izin vermezdin.Dedim ya  anne  Çünkü ben senin en çok sevdiğin ve en eşsiz ağacındım.

     Ah anne ah  Ya  benim sana olan sevgim,benim sevgim kelimelerimin yetersiz kalışı anne.

      Ben de en az senin beni sevdiğin kadar severdim seni.Senin canın yansa benimde yanardı.

         Üzülmene dayanamazdım.Sen ağlarsan ben de ağlardım.Sen de benim gülümdün.Gövdesine

      sarıldığım ağacımdın.Daha başka nasıl anlatmalıyım inan bilmiyorum anne.Dedim ya  anne

                           sana olan sevgim kelimelerimin yetersiz kalışıydı.                                                                               

                                                         

  TUĞBA OKUMUŞ

11 Eki 2009 Hanemize Sorduk

img_1893

Dilhâne dergimiz birinci yılında. Önce bir hayal, sonra olabilirlik ümidi, sonra gayret ve dua…

Dergi arşivi elimde, beni çepeçevre kuşatan bir duygu istilası. Geri dönüp katettiğimiz yolu görmek duygulandırıyor insanı.

Dilhane düşlendi…Dilhane gerçekleşti..Ve sanırız şimdide büyüyor…

Birinci yılında hanemizin helecanlarını  yansıtmak üzere neler hissediyorsunuz diye sorduk hanemize? 

Mehmet Akif Baltacı: Dergi fikrini ilk duyduğumda heyecanım had safhadaydı .Bu hayalimdi çünkü .Emek istiyordu ,zahmetli işti ,sıkıntılıydı ama Zahmetsiz rahmet olmaz sözüyle sıvadık kollarımızı.Güzel bir ekip ,güzel insanlarla birlikte yol aldık.Dergiciliğin merdivenlerini adım adım çıkmaya çalışıyoruz ve uğraştıkça tecrübemiz artıyor, kimimiz tasarımda uzmanlaştı ,kimimiz internet işlerinde  ,kimimiz mesleğinin ilk stajını yaptı ,kimimiz fedakarca destek oldu.Hanemiz çalıştıkça güzelleşti ,o güzelleştikçe biz çalıştık ve nihayet 1.yılı doldurduk.Mutluluklar ,hüzünler, yılmamalar ve en önemlisi dualar saklı dergimizin sıcacık sayfalarında.Dilhane bu güzel insanların hayalleriydi ,bize de  bu güzel hayallere ortak olmak düştü. 

Ayşe Yalçın: Dilhâne, gönlümüze taht kurmuş bir yürek sızısı… En içten yakarışlarımız… Dilhâne, kalemin kâğıda aşkı, Dilhâne, göze damga, kalbe mühür… Dilhâne, öyle bir aşkla kendince filizlenmiş, kimi zaman rüzgâra kapılmış ve dökülmüş; kimi zaman yağmura tutulmuş, ıslanmış.

Dilhâne, gönlümüzde açtığımız bir oda, Dilhâne, gönlünüze açılan bir kapı. Dilhâne ilk göz ağrımız… Ağır aksak, düşe kalka yürüdüğünü  gözlerimiz kimi zaman nemlenerek gördüğümüz.

Dilhâne gece yarılarımız, Dilhâne uykusuzluğumuz. Dilhâne, Ramazan’da birlikte niyetlendiğimiz, bir içim suya birlikte susadığımız… Dilhâne, Filistin’deki ağıtımız, Dilhâne Sevgilinin yoluna koyduğumuz ömrümüz.

Dilhâne, sevgimizi yarım yamalak kâğıt ve kalem, aşk ve dert, göz ve nur bin bir kelime ile sessizce anlattığımız çığlığımız. Dilhâne gelecekten yana umudumuz…Yüreğimizde yaşadığımız o ilk sancılarını nice senelerinde yine aynı heyecanla duymak dileğiyle… Birinci yaşın hayırlı olsun. 

Sahra Araz: Bir şeyleri zaman ile ifade ettiğimizde kendimizi o zamanın içinde bir obje olarak görmek subjeden uzaklaşmak daha kolay olur. Bu sayede hem başarıyı hem başarısızlığı birarada görmek mümkün olur.Ben de şimdi geçen bir yıla baktığımda tüm kısıtlı şartlara rağmen -Rabbin izni ile -ufak tefek aksaklıklar da olsa dergimizin öncelikle eski ve yeni editörleri, tasarımcı arkadaşımız ve diğer yazan arkadaşlarımızla hedeften sapmadan ilerlediğimizi  görüyor ve yeni senede daha iyiye gideceğimize inanıyor ve temenni ediyorum…Rabbim emeği geçen arkadaşların hepsinden ebeden razı olsun… 

 Efnan Karademir:Dilhane bir yaşına giriyor. Dilhane benim için ne demek ? Dilhane benim çocugum desem yanlış bir tabir kullanmamamış olurum . Ben dergicilik adına her seyı “Dilhane “de tattım.  İlk sayı çıktıgında dergiciliğin zor ve emek gerektiren uzun yorucu ama bir o kadarda tatlı bır ugraş olugunu gördüm . Özellikle dergi basımdan cıktıgında somut olarak elde durmasının mutlulugunu lezzetini tarif etmek imkansız. bu zamana kadar hiç bir yaşını kutlayan bır dergi ekipinin içinde olmamıştım. bu fırsatı bana veren arkadaşlarıma teşekkuru bır brç bilirim. ayrıca derginin ilk saysısından bıir yaşına kadar olan bölümde emegi geçen bütün arkadaşlara teşekkur edıyorum.Dilhanede böyle bir ekiple çalışmaktan cok mutluyum. 

 Sevde Yardımcı: Hayırlı olsun deyip kısaca geçmemek gerekir. Maddi anlamda “bir dergi” çıksa da ortaya, maneviyatının yüksekliği derecesiyle birinci yılına bastı dilhâne.�
Dilhâne de şüphesiz, inançsız yola, yüreksiz yazıya emek vermeyenlerden. Birinci yılında dilhâneyi nice başarılara, nice maneviyatla yücelen emek dolu yollara diyerek, bu güzel ailenin de bir mensûbu gördüğümden kendimi, yaşın kutlu olsun. İyi ki doğdun Dilhâne!

Katre Gülsün: kesinlikle bir dergiden çok fazlası, bir ikindi vakti yüzümü usulca ısıtan ikindi güneşim, sahile oturup denizi izlerken dalıp gittiğim dalgalar, sayfalarında kendimi kaybettiğim ve tekrar bulmaya çalıştığım kitaplar, yüzlerindeki ve gözlerindeki gülümsemeyi gördüğümde mutlu olduğum dostlar gibi bana yakın, sıcacık bir şey oldu çıktı bu dilhanem… çıkan her yeni sayısıyla bizi tekerrüren mutlu kılan ve söylenecek sözlerin kalbhanemizden dilhanemiz yoluyla başka kalplere akmasının müsebbibi.. galiba böyle…

Esmanur Cezbeli: Dillendiremediğimiz her kelamın hakkı için buradayız… Yüreğimizden mısralara yansıyan bir güzelliğin aynası oldu bizim için.. ”Dilhâne” 

BİLGE SAKİ

01 Eyl 2009 HUZUR SOKAĞI
 |  Category: GENEL  | Tags: , ,  | 7 Comments

Ezanın okunmasına az kalmıştı, koşar adımlarla eve gidiyordu.Elindeki pideleri de soğutmak istemiyordu. Bütün gün aç kalmasından ötürü biraz kırgınlık vardı üzerinde ama huzurluydu. Aslında açlık değildi onunki, ruhunun tokluğunu hissediyordu, aç olamazdı, sadece bedeni akşam ezanına yaklaşmanın verdiği garip bir hüzün içinde idi.

 

Biraz sonra ezan okunacak iftarını yapacak ve her zaman yaptığı gibi biraz yemek yedikten sonra namazını eda edecek sonra da yemeğine devam edecekti. Ardından da duasını edecek hamdolsun diyecekti verilen tüm nimetlere… Elbette olmayanlara da Rabbi’nin vermesini isteyecekti. Bu düşüncelerle hızını biraz daha artırmaya çalıştı ama az daha bir dilenciye çarpacaktı. Ancak çok da umursamadı yoluna devam etti…

                                              

 

Yaz güneşi etkisini yavaş yavaş akşam serinliğine bırakıyordu. Dün gece sokağın başındaki lokantanın çöpünden ayıkladığı yemek artıkları ile sahurunu yapmış, akşama kadar iyi kötü sabretmişti. Ancak iftarı ne ile yapacağını bilemiyordu ama şüphesi yoktu elbet Rabbi bir yol gösterir, yardımına koşardı…

 

Zira Allah (cc) kendi rızası için gün boyu helal rızıktan bile vazgeçip ruhunu doyurma sevdasında olanın sevgilisiydi, şüphesiz yalnız bırakmazdı, tutardı kulunun elinden…

 

Bu düşüncelere dalmış giderken neredeyse bir ‘beyefendiye’ çarpıyordu. ‘beyefendi’ idi çünkü onun üzerindeki gibi paçaları yırtık bir pantolon giymiyordu, ayakkabıları da delik değildi. Gömleğinin ise ütü çizgisi bile bozulmamıştı ki onunki gibi düğmeleri sökülsün cebi sarksın… Hele de elindeki poşet içinde bulunan sıcak pide ve yaz sıcağının vazgeçilmez serinletici nimet karpuz büsbütün fark koyuyordu aralarına…

 

Öylece bakakalmıştı adamın arkasından… Ancak bu ‘beyefendi’ hiç de dönüp bakmamıştı belki fark etmemişti bile onu… Zaten herkes de bir iftar telaşı vardı kim farkına varabilirdi ki onun. Muhtemelen birazdan bu ‘beyefendi’ elindekilerle evine varacak evde sıcak yemekleriyle iftarını edecekti…

                               

                                               

Ve nihayet ezan okunuyordu… Ezanı daha iyi duyabilmek için pencereye yaklaştı neden sonra gözü karşı caddedeki lokantanın çöpü içinde bir şeyler arayan dilenci gibi görünen adama takıldı. Bir anda dondu kaldı, beynine bir ok saplanmış gibiydi… Bu adam akşamüstü eve dönerken çarpmadan son anda kurtulduğu dilenci değil miydi? Hiç oralı olamamıştı hani! Dönüp bakmaya bile gerek duymamıştı… Yüreği alev alev oldu, gözleri doldu, dilinden şu sözler döküldü:

 

“Allah’ım ben ne kadar aç gözlü biri olmuşum verdiğin tüm nimetleri kendime ait gördüm… Her şeyden hiç çekinmeden aldım. Şimdi de onları afiyetle yiyebilmek için dakikaları sayıyorum. Oysa kapımın önünde ‘sokakta’ aç yatanları görmekten bile acizim…

 

 “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” dememiş miydi Peygamber efendimiz(SAV) bu yaptığım ne şimdi? Hâlbuki ne de huzur dolmuştum gündüz nimet vereni fark ettiğimde… Fakat nimeti ‘ben’im sanmışım…’ben’im sanmışım…

 

Affet yarab! Affet yarab!” bu son sözlerini söylene söylene aşağı koştu, caddeden geçen arabalara aldırmadan karşıya geçti ve dilenci gibi görünen ama dilenmeyen adamı kolundan tuttu;

 

” Ne olur kardeş gel beraber iftar edelim. Hem sen güzel yiyeceklerle iftar etmiş olursun, hem ben gün boyu oruçla erdiğim huzuru geceme de yansıtmış olurum. Gel ‘kardeş’ gel, eyleme beni ‘fakir’ gel…”

 

                                                      

 

YA RAB!   YA RABBEL ÂLEMİN!

 

Düşünenlerden kıl bizi, eyleme gafil bizi!

Bedeni açlığımızı ruhi açlığa çevirme ya Rab!

Uyarılmadan uyanlardan eyle bizi!

Hatırlatılmadan da hatırlayanlardan…

Ramazan’ı ay değil yıl kıl bize…

Sadece bedenimizi değil, ruhumuzu doyur ya Rab!

Zira rızık senden, lütuf senden, ihsan senden…

Gayrı kılma ihlâsı mü’minden ayrı… Yaşatma hasretini, çölde bırakma inanan kalpleri…

İnandık Ya Rab!

İnanıyoruz Sen ‘Sen’i sevenden ayrı durmazsın!

Elbet vuslatımızda sen varsın!

Başka yâre ne hacet ya Rab!

Bu günler ancak “dost” ile güzel,

Dost elinden uzak eyleme ya Rab!

 

SAHRA ARAZ

01 Eyl 2009 NEREDE O ESKİ RAMAZANLAR

1356414906_ddd971ca12

Ruhların manevi iklime kavuştuğu en bereketli aylardan Ramazan geldi kapımızı bu senede çaldı açtık içeriye buyur ettik çok şükür. Kadir gecesinde veda konuşmasını yapacak ve bayram havasında uğurlayacağız onu çünkü yine gelecek ve bizlerde karşılamak tekrar karşılamak umuduyla bakacağız arkasından.

 

Onunla birlikte gelenlerde vardı değil mi onunla beraber gidenler? Hayatımıza ne büyük misafir olup çıkanlar vardı onun yanında. Biz hoş karşılayabiliyor muyuz misafirlerimizi bilmem. Belki memnun etseydik gelmeyi alışkanlık edenler çekmezdi ayağını evimizden. Bir yerde karşılaştığımızda içimizde geçmişe duyduğumuz özlemi uyandıran eski misafirlerimiz var. Bugünlerde kırık dökük belki yarım yamalak yaşatmaya çalıştığımız ama onlara iyi bakamadığımız eski geleneklerimiz. Ramazan pideleri, pide kuyrukları, annelerin sahurlarda yaptıkları gözlemeler, Karagöz Hacivat, Kavuklu Pişekâr, çok eskilerden diş kirası, çat kapı gelen büyüklerimiz konu komşu- iftariyelikler bereketlenirdi geldiklerinde- , mahyalar, maniler davulcular, teravih namazından önce bir araya gelip içilen Türk kahveleri. Telveler döküldü gitti fincandan. Osmanlı saray mutfağından burnumuza gelen kokular, günler öncesinden hazırlanırdı iftariyelikler.

 

Neydi onlar? Biz mi unuttuk anmayı onlar mı bizi terk ettiler?

 

Osmanlı saray mutfağı burnumuza gelen kokular demişken bereketli ayda bereketli toprakların her bir köşesinden gelen fevkalade lezzetler. Kayısılar Şam’dan Malatya’dan, Antep’ten eşsiz lezzetler bademli cevizli sucuklar, baklavalar; kuru inciler, üzümler günlerce evvelden gelir hazırlıklar başlarmış. Saray mutfağında tatlı bir telaş çünkü sarayda devlet erkânlarına askerlere iftarlar verilirmiş. Saray mutfağına girip sultanlara Ramazan’da yemek yapmak için tadı damakta kalacak bir yarışmada yapılırmış. Osmanlı sultanlarının Hırka-ı Şerif’i arife günü ziyaret etmelerinin ardından. Maharetli eller soğanlı yumurtalarını hazırlar sultanlara ikram ederlermiş ki en beğenilen aşçı saray mutfağına o telaşın içine katılırmış. Soğanlı yumurta Ramazan mutfağında vazgeçilmezlerdendir bu yüzden. Yine dönemin zenginleri evlerinde halka açık iftar yemekleri verirlermiş. Bu yemeklere katılanlara hediyeler ve para verilirmiş. Diş kirası diyormuş buna eskiler.

 

Hoş geldin Ya Şehr-i Ramazan

 

Biliyor muydunuz, mahya İlk kez Birinci Ahmet devrinde Sultanahmet Camii’ne asılmış. Bugünde beğeniyle baktığımız mahya ışıkları ve etkileyici havasıyla olumlu bir izlenim bırakınca halk üzerinde Süleymaniye’nin, Yeni Camii’nin derken çifte minareli her camiyi süsler olmuş. Bu zanaat ki Eski İstanbul’da pek itibar kazanmış.

 

Ramazan Eğlenceleri

Ramazanın o uhrevi havasını soluklarken, cami avlularında, sahur ve iftar sofralarında güzelleşecek niyetlerin edasını beklerken Karagöz- Hacivat’ı, Kavuklu ile Pişekar’ı ve bununla birlikte tüm ramazan ortaoyunlarını izleyip bu bekleyişe neşenin ortak edildiğini söylemek gerek. Kahvehanelerde nargile içilirken Türk müziğinin en makamlı eserleri dinlenirken hem sohbetin hem muhabbetin kalplere değdiğini unutmamak gerek.

 

Geçmişi ve geleneklerimizi, Ramazanı ve onunla bir gelen misafirlerinizi ihmal etmeyin.

Ramazanın bereketi üzerinize olsun.

 

AYŞE YALÇIN

01 Eyl 2009 UZAKLARIN TÜRKÜSÜ

Bugün hava hem poyraz hem de yağmurlu ama içime sıcaklık veren bambaşka bir gün. Daha çok eskilerde kalmış, unutulmaya yüz tutmuş çok eski anılarım, hatta o çok derinlerde ölüme terkedilmiş hislerim/ latifelerim canlandı. Sevdiklerimle birlikte olacağım günlerin hayalini kurmaktan ziyade sadece kendimi, eskideki ‘ben’i hatırladım. Kara kara bulutlar oradan buraya sürüklenirken , o incecik yağmur çiseltilerinde , geçmişimin kıyısında köşesinde kalmış günlerime gittim. Geleceğimi hep başkalarıyla hayal ederken, geçmişime; içinde yalnız ben olan geçmişime yolculuk ettim. Geleceğimi hep madde aleminde tahayyül ederken, geçmişimin; maddi olmayan,uzakların türküsünü ağır ağır ve acıklı bir şekilde söyleyen günlerini düşündüm. Bu öyle bir Türkü ki geçmişin derinliklerine indikçe daha da ağlatıyor.

 

Kendime hep şu soruyu sorarım: İnsan niçin geçmişe özlem duyar?(önemli) Belki de Allahın yanından ayrılan bu ruhumuz istekleri bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen bu bedenin yükünü taşıdığı için ve onunla bütünleştiği için. Madem bu ruhumuz Allahtan geldi o halde niçin O’na gitmekten korkar? İşte bunun en güzel cevabını Rus filozof  Tolstoy vermiştir:

 

Ve dedi: En kof ceviz bile kırılmak ister. Olgu yemişler tutunamaz ağaca. öyle ise kabuğum kırılacak diye hayıflanmamalıdır insan. Toprağa düşmemek için çırpınmamalıdır meyve. Düşün! Bir şeyin geldiği yere dönmesi kadar sevindirici ne olabilir? Tohumun ağaca, ağacın tohuma dönüşümünden başka bir şey değildir hayat. Yani ölüm… fakat insanlar ölüyü kefenledikleri gibi ölümü de kefenlemişlerdir ve kefenlenen her şey öldürücüdür. İnsana düşen , tüm libaslarından soyup öylece seyretmektir ölümü. Yani hayatı… böyle diyor Tolstoy Ölüm Manifestosunda.

 Ancak geçmişimden bir gün daha öteye gidebilsem o günü hatırlayabilmek bana öyle bir huzur veriyor ki sanki cennetten ayrılmışım da o günleri özlüyorum.

 

Bugün 22 nisan ve bu gün de geçmişin tozlu raflarında yerini alacak ve yıllar sonra bu günü de özlemle arayacağım. Dünler ne günlerdi ve bu günler de o günlerden olacak biliyorum. Günler geçtikçe, Allahtan ayrılışımızın günleri uzadıkça mazide kalan her bir güne özlem duyacağım. o günler özlemekten ziyade o günlerin özlemine özlem duymak  gibi.

NOT:

Muhafazakarlığın(conservatizm) temelinde insanların geçmişe duyduğu özlem olabilir. İnsanların geçmişe duyduğu özlem o günlerin şartlarının iyi oluşundan değil, İlahi bir ayrılıktan kaynaklanır. Gericilik ilahi bir ayrılığın özlemini çekmekse…

 

Osman Yaman

31 Ağu 2009 RAMAZAN VE ORUÇ

             Oruç tutmak Allah’a kul olmanın özelliklerindendir. Her iş niyete bağlı olduğu gibi oruç tutmak da niyete bağlıdır. Mesela; Senede bir defa, Recep, Şaban ayından sonra tutulan oruç farz oruçtur ve Ramazan ayında tutulur. Mazeret sebebiyle tutulamayan farz orucun kazası yapılır. Bir diğer oruç, Peygamberimizin Pazartesi ve Perşembe günleri tuttuğu sünnet orucudur. Adak orucu olarak tutulan oruçlar da vardır. Ölüm orucu olarak telaffuz edilen oruç konumuz dışıdır. İnsan ölmek için oruç tutmaz. İnsanın kendi kendini öldürmesi intihardır, intihar da haramdır. Ona açlık grevi denebilir. Ölüm orucu denmesi yanlıştır.  Tamamen protesto niyetiyle yapılmaktadır.

 

            İbadetler Allah rızası için yapılır. Dinin emir ve yasakları dışında olan hiçbir şey yoktur. Bir emir ya yasaklar veya emirler içindedir. “Din, hayatın hayatı, hem nuru hem esası, ihyayı dinle olur bu milletin ihyası”  diyerek bize bir ölçü veren asrın alimi Said Nursi; hayatı yaratanın, hayatı bir düzen içinde yaşamanın da membaını göstermiştir. İnsanı yaratan dini gönderendir. İnsan, Allah’ın dinini yaşarsa onunla hayat bulur. Aynı zamanda dinini ihya etmiş olur. Dinin ihyasıyla millet ihya olur. Askerlik yapan herkes bilir. Askerlikte emir yerine getirilir, yani yapılır. Sorumluluk emri verene aittir. Fikir mütalaasında bulunulmaz, Doğru öğrenilen dini emirler de aynen uygulanır, gerisi düşünülmez, fikir mütalaasında bulunulmaz. Çünkü İslam teslimiyettir. İnanmak ve teslim olmak hayatı rahatlatır.

 

            “Peki hiç düşünmeyecek miyiz?” diye soranlarınız olabilir. Elbette düşüneceğiz. Allah aklımıza önem veriyor ve düşünmemizi istiyor. Dünya hayatını hikmetlere bağlamış. Her meselenin dünyaya bakan hikmetlerini düşüneceğiz, elde ettiğimiz ilimle hayatımızı kolaylaştırıcı imkanlar araştıracağız ve bulmaya çalışacağız. Dinde münazaa, çekişme, kavga, düşmanlık olmaz. Onun için emirlerine uyar, yasaklarından kaçar, vazifemizi yapar, keyfimize bakarız. Çalış der çalışırız, yat der yatarız. Kalk der kalkarız. Doğru ol der doğru oluruz. Zenginliği ve kalkınmayı teşvik eder. Düşmandan üstün olmayı emreder. Üstün olmak nelerle mümkünse onlara baş vurarak üstün olmaya çalışırız. Tembelliği ve cehaleti yasaklar. Bütün kötülükleri men eder, iyilikleri emreder. Bakınız hayata hayat veren bir anlayış! Camdan adamlar yerine candan adamlar yetiştirir.

 

           Ramazanda sadece yeyip içmeyerek değil, dilimize, elimize, ayağımıza, göz ve kulaklarımıza da, irademizle sahip çıkarak oruç tutmalıyız. Böyle bir oruç insan orucu, yani kul orucu olabilir. Aksi halde kapımıza bağlayarak aç bıraktığımız bir kuzudan farksız duruma düşülebilir! Nefse kıymet verilmemelidir. İmana kıymet verilmelidir. İman insanı insan eder, belki insanı sultan eder. Nefisse insanı köleleştirir. Nefsine tabi olan köleleşir, imanına tabi olan sultanlaşır. Tercih hakkı kullanıcılara aittir. Nefis insanın insanlığını zayıflatır, iman insanın insanlığını yüceltir. Dünyada imanıyla yücelen insanı, ahirette de Allah yüceltir. Çünkü dünya ahiretin tarlasıdır!..

 

            Ramazan ayını sağlık ve afiyetle geçirmenizi, tutacağınız orucun kabulünü diler, yapacağınız ibadetlerin hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.  

            Durmuş Göktekin

06 Ağu 2009 Düğün Gecesi
 |  Category: GENEL  | Tags: ,  | 4 Comments

Düğün deyince akla hep mutlu anlar gelir. Âşık maşukuna kavuşmuştur. Bitmiştir artık ayrılık acısı, hasreti, kederi… Kışlar bitmiş, mevsim bahara dönmüştür ne de olsa…

Peki ya ölüm deyince akla ne gelir? Bu kelimeyi kullanınca bile bazılarımız için soğuk rüzgârlar eser olur, bazımızın boynu bükülür gidenler yâd edilir. Kimisi için de ağza alınması bile korkuyu teninde hissetmesine yeter. Ancak ne düşündürürse düşündürsün ‘ölüm’ kelimesi gidenin ardındaki sessizliğin sessiz namesidir.

Aslında kaçılması hiç mümkün olmayan ölümü anlatmak, anlamak oldukça güç. Kelimeleri kifayetsizleştiren durumlardan biri olması itibarıyla ölenin yakınına ne söylerseniz söyleyin sözcükleriniz rüzgâra kapılıp farklı diyarlara giderde uğramaz ölümden yana ayrılık yaşayanların semtine. Ancak bazı kelimeler vardır ki hiç benzemez bize bambaşka bir âlemden gelmiş gibidirler. Öyle bir hoş geliştir ki o söylenene kulak kabartmamak mümkün değildir. İnsanın aklına ve kalbine öyle bir giriş yapar ki sanki gönüller Sultanı gönlün tahtına oturmuş oradan sadece aklımıza değil tüm hücrelerimize seslenmekte ve “ Ey insanlar muhakkak ki dönüşünüz O’nadır” der. Kişi de adeta “Şüphesiz Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz”(Bakara 156) ile cevap verir.

 Ve sonra insan düşünmeye başlar, önce bir silkinir kendine gelir ve sorar kendisine: Ben kimim? Kimden geldim? Beni ve bütün âlemi yaratan kim? Ben istediğim için mi oluyor bunca şey yoksa olmasını dileyen biri mi var? Sahip olduklarımın sahibi gerçekten ben miyim? Aslında her hangi bir zaman diliminde bana ait olan bir şey oldu mu?

Bu soruların ortak cevabı; yaratan Allah, veren Allah, alan Allah, biz de dahil her mülkün sahibidir Allah… Peki, mülkün sahibine mülkünü neden aldın diye sorulabilir mi? İşte tam da bu noktada ‘ emanet’ kelimesiyle karşı karşıya kalır insan. Ne demektir emanet? Sözlük anlamı bile yeter aslında anlayana;”eşyanın ücret karşılığı GEÇİCİ süreyle bırakıldığı yer veya teslim edilen kişice korunması” burada en dikkat çeken ve her şeyi bir anlamda açıklığa kavuşturan kelime’ geçici’dir. Zira geçici demek kalıcı olmayan demek, kalıcı olmayan ise bize gereğinden fazla bağlanılmaması gerektiğini zamanı gelince limandan demir alınacağını anlatır…

 Ancak demir alan bu gemi meçhule değil emanetin gerçek sahibine doğru yol alır. Keza kişi için mülk sahibi aynı zaman da maşuku olabilmiş ise, işte o zaman her şeyi bambaşka bir boyutta algılamaya başlar. Ayrılık yeni vuslatlara yelken açar insan… Fani dünya aşkları gerçek sahibini bulur…

Nasıl mı? Yaratılana karşı duyulan aşk mecnun misali yakarken yürekleri, acıyı katre katre hissettirirken, Leyla’sını buldurur önce, ancak yetmez olur bu sevda ona kalbinin derinliklerindeki Rabbi anlatır, yaklaştırır usul usul esas maşuka… İşte tam bu noktada vuslatın yolunu arar durur biçare gönül… Artık içine bir ayrılık acısı yer etmiştir. Lakin şikâyet etmez bu durumdan, fani aşklar misali çekilen acının tadına doymaz. Ancak yine de vazgeçmez maşukunu aramaktan ne yapsa ne etse geçmez, döner durur divane ta ki Mevlana Celaleddin Rumi misali Şeb-i aruz’a varıncaya kadar bitmez ne ayrılık acısı, ne hasreti, ne de kederi… Ancak o zaman kışı bahara döner kara sevdalının…

Bu sebeple ölüm anlayana, yaşayabilene Düğün Gecesi, bu manadan uzaklarda bir ömrü geçirmiş olana ise bilinmezliğin soğuk nefesidir. Zira bilebilse insan ölümün dostu dosta kavuşturan bir köprü olduğunu, kendisinden önce giden sevdiklerinin köprünün diğer tarafında sonsuz güzellikleri paylaşmak için beklediğini ve sırası gelenin bir bir vuslata ereceğini emanete hıyanet eder mi?

Sahra Araz

06 Ağu 2009 İnsanda İlk Sual

İnsanda ilk sual:

“- Kimim, neyim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?.. Vazife ve memuriyetim nedir?..” *

 

Hiçliğinin korkusu sarıyor ya insanı kimi zaman o vakit ardı ardına sıralanması gereken soruların çıkış noktası ruhumuzda olmalı. Bedeni zevklerin ve ruhani eziyetlerin merkezi kıvamında olan bu dünya sahnesi bir gün terk edildiğinde -ve terk edileceği üzerine- söylenmesi gereken tüm cümleler tam da bu kendi kendini sorgulama ve muhakematın başladığı yerden başlamalıdır.

Varlığın ve yokluğun derin korkusu kim olduğunun ve ne olduğunun tam olarak kavranmasını beklemeden ortaya çıkar. Birden zihninde canlanan nereden geldiğin olur ve nereye gideceğinin endişesini duyarsın. Kanımca insandaki o gösterilmemeye çalışılan öfkenin nedeni budur. Eğer o öfke kontrol altına alınabilmişse, kontrol edebilen kişi veya kişiler varlığın ve yokluğun mahiyetini hayatlarına yedirebilmişler demektir.

Nereden geldiğin sorusu yüzyıllardır birçoğunu kayba uğratmış; eşsiz ve tek olana teslimiyeti sağlayanlarca sorgulanmamıştır. Çünkü nereden geldiğinden hiç şüphe duyurmayacak bir iman bahsi söz konusudur artık. Kökenini; yüce bir değerin eteğinde kabul edebilirsin, yoksa müthiş bir hayatta kalma mücadelesinde yanlış kurgulanmış bir neden sonuç ilişkisinin ilmeği olarak da düşünebilirsin. Bu tür varsayımların gerçekliği ispatlanamamış olarak kalmıştır ve kalacaktır.

 

Kimim ve neyim?.. Varlığın özüne yaklaşan iki sual. Cevabı hiçliğin anlamını kaybettiği yerde yatıyor. İnsan olmanın manası kul olmakla pekişiyor. Nereden geldim ve nereye gidiyorum sorgusu ise bizim bu dünyadaki sınırlarımızı belirler. Belki de en önemli sualler bu sınırların içindeki amacımıza yöneliktir. Vazife ve memuriyetim nedir? 

Bu dünya sahnesindeki rolünü ilk sualleri sorduğunda yazmıştır insan. Artık çizilen o sınırlar içinde kendine bir vazife seçmiştir. Üstlenilen sorumluluk soruların doğru cevabını bulduğunuz zaman değer kazanacaktır ve yaptıklarınız işe yarayacaktır. İnsanlığının bilincinde olmak işte tam da bu noktada anlaşılır. Bu vazife ve memuriyet kim ve ne olduğunuz üzerine belirlenir. Kimliğini yüce bir değerin eteğinde bulanlar için kulluk geldiğimiz yerde verdiğimiz sözle başlayan bir memuriyet ifade eder ve bu insanlık için önemli bir vazifedir; önce o ahdi tutmaya çalışırız.

 

Bizler kimliğinin bilincinde olup vazifesini yerine getirmeye çalışanlar olarak üstlendiğimiz sorumluluğun dağların taşıyamayacağından daha ağır olduğunun farkına varmalıyız. Yapılması gereken kendine dönük hayat tarzını bırakıp memuriyetinin gerektirdiği üzere herkese faydalı olmaktır. Vazife ve memuriyetimiz merhameti bize en iyi şekilde öğretenin yolundan gitmek ve vazifemizi onun çizgisinden sürdürmektir. Gerçekte kazananlar bu dünyadakiler değildir. Asıl kazanç bu vazifeyi yerine getirmekle yürek fetihlerini sağlamış olanlara aittir.

 

Bu kazanca ortak olabilmek için ise hiç vakit kaybetmeden sorulması gereken ilk sual:

“- Kimim, neyim, nereden geldim ve nereye gidiyorum?.. Vazife ve memuriyetim nedir?..” *  olmalıdır.

 

 

* Necip Fazıl Kısakürek, Dünya Bir İnkılâp Bekliyor,  s.59

 

Ayşe Yalçın

06 Ağu 2009 Asırlık Çınar
 |  Category: GENEL  | Tags: , , ,  | 2 Comments

cinar_agaci1

Kapalı kapılar ardında prangalanmış mahkûmlar misali, etrafımız tel örgülerle çevrili. Şehrin tozunu dumanını ciğerlerimize çektikçe daha da tükenmekteyiz.. Arabaların egzoz ve mazot dumanları üzerimizde ağır bir is tabakası bırakmış durumda, esen rüzgâr olmasa nefes alabilmek mümkün değil. Kayıp bir şehrin bekçiliğini yapıyorum sanki, sadece arada dallarıma konan kuşlar ve kovuğumda yavrulamış bir güvercin ailesi bana yarenlik ediyor son demlerimi yaşarken…

Kendimi 1000 yıllık bir çınar gibi hissediyorum. Köklerim topraktan taşmış etrafımı sarmalamış ve dallarım göğe yükselmiş avuç açarcasına .Yaradanı tefekkür ediyorum ama çok yalnızım. Gölgemdeki insanlarla paylaşmak istiyorum yalnızlığımı, ama onlarda sadece bir nefeslik gölgede zevkü sefa peşindeler. Zamanın yorgunluğu dallarıma sirayet etmiş. Esen rüzgâr yılların efkârını, tozunu silip götürüyor bir anda. Sanırım üç kadim dosttan biri rüzgâr. O her esişinde bana farklı iklimler getirir. Bahar kokulu türkülerle seslenir kisin o soğuk günlerinde..

Yazın kavurucu sıcaklarında rahmet kokulu yağmur bulutlarıyla dolanır semada. Sanırım rüzgârı bu yüzden çok severim. Asude bir dokunuştur onunki, bazen de hırçınlaşır; dallarımı kıracakmışçasına delice eser. Mikail Aleyhisselama yollarım selamımı, rüzgarla savrulan yapraklarımla.. Meleksi bir dokunuştur rüzgârın esişi gövdemde… Bir kadim dost daha… Ahh!…Yağmur! Neredesin? Hava çok sıcak, yuvadaki kuşlarda uçtu…

Şimdi gerçekten çok yalnızım. Peki ya, varoluş sebebim; Yaradan… En çokta O’na hasretim, cennette filizlenmiştim oysa. Dünyada uyandım. Ne uyanış ama .. Çocuk ve kuş sesleriyle dolu bir bahçenin en güzel köşesindeydim. Bahçevanın her sabah namazdan sonra diğer çiçeklerle ve benimle hasbihalleşmesini dinlerdim her birimizi besmeleyle ve itinayla sulaması…

Öyle güzeldi ki bu bahçe..  Yediveren güller, türlü lalezarlar, renk renk, çeşit çeşit nebatatlar vardı etrafımda… Zamanın bereketsizliği mi.. İklimin kuraklığı mıydı..Buraları taşlaştıran.. Yoksa insan şükürsüzlüğü mü?.. Artik yağmaz oldu yağmur köklerime…kuşlarda seyrek konar oldular dallarıma…Tüm bunların müsebbibini merak ettiniz değil mi?… İnsan! evet o nankör mahluk.. eşrefi mahlukattı oysa özü.. Bazen acıydı, bezende baldan tatlıydı sözü. Ama niye yıprattılar ki cennet iklimindeki bahçemi?

Dallarımda öten bülbülleri, bahçede otlayan kuzuları, Ve ney sesleriyle şenlenen geceleri öyle özledim ki.. Ve çok yorgunum artik. Bir yarım toprağın altında hayata tutunma çabasındayım. Toprağın dışındaki varlığımsa toprağa aşina.. Ve Yaradan a hasret.Tükenmiştir artık sermayeyi ömrüm biliyorum… Yakındır vuslat O’nunla olan büyük buluşmayı tevekkülle beklemekteyim. Işık var görüyorum, çok yakınımda, biliyorum ki bu ışık beni sana getirecek.

Ama zayıf bir kandilin pırıltısından daha cılız bir ışık.. Geceleri üzerimde parıldayan ay’ı aydınlatan Güneşi ısı ve ışık vesilesi kılan Sensin… Öyle yalnızım ki Ya Rabb… Yüreğimdeki ıssızlık çölünde mihmandarım Sensin… Cennet bahçenden bana da bir yer ayırır mısın..?!?

Esma Nur

06 Tem 2009 EDİTÖRDEN
 |  Category: GENEL  | Tags: , ,  | 10 Comments

Hayra dair, hayata, insana ve eylemlerimize dair. Hesaba, kitaba, dirilişe, hayra, şerre dair. Velhasıl bana, sana ve hepimize dair. Özümüzle ve kalemle iz bırakmak…

Yüreğe düşen bir iç  ses bizi madden gidemediğimiz çöllere sürüklerken de, şehirlerin gri sokaklarını  soluyarak adımlarken de biz aynı  biziz. Ve ne hoş bir klasiktir ki ‘Hayat devam ediyor.’

Dilhânemiz bu sayıda basılmayıp yalnızca e- dergi biçiminde yayınlanıyor. Elimize sıcacık dilhâneleri alıp, acaba kime uzatsam fikrinin tatlı telaşını yaşamayacak olmanın burukluğu yanında küçük bir tatilden sonra yola devam edeceğiz. Bizlere internet ortamında ulaşan ve katkılarını esirgemeyen büyüklerimize müteşekkiriz.

Selam ve dua ile

 DİLHÂNE DERGİSİ

06 Tem 2009 BİR VURGUN HATIRASI

Bir vurgun hatırası

Silmeye çalışmayın gözyaşlarını

Çünkü onlar akmaya alışkın

Durmaz ki

Kanmaz zaten

Bir küçük hediyeye

 

Onlar büyük vurgunlar görmeye alışkın

Yitirmek en iyi bildikleri

Yitip gitmek ise

Çok beklendik

 

Olamaz demeyin

Onları bu hale getiren kim

Söyleyin

Bu kin niye?

 

Biz yarım yamalak yaşadığımız kaldırım üstü aşklarımız için ağlarken yol yol

Onlar nasıl yanar başlarında dönüp duran alevlerde

Bizim gönlümüz mü yanar sanıyorsunuz

Aç kalmış sırtı pek mi bize ne!

Hadi inkâr et bakalım daha nereye kadar allaşmayacak o yanaklar

Gözlerin nasıl çabuk alıştı bu arsızlığa

 

Bir küçük umut peşinde bir küçük çocuk için

İçi de çıplak kalmış sevgisizlikten

Daha ne kadar kötülüğe yeter dillerimiz

Biz birkaç adım atarız oy pusulasıyla

Bin ömrün başına evleri geçsin diye

Kime güveniyorsunuz

Ve niye?

 

AYŞE YALÇIN