Archive for the Category ◊ SÖYLEŞİ ◊

20 Ara 2009 Necip Fazıl`dan,Dostoyevski`ye Dr.Lütfü Özşahin ile Söyleştik

latfa

(Dilhanemizin bu ayki konuğu,Değerli Dr.Lütfü Özşahin hocamızdı.Kendisiyle Müdürü olduğu Tuzla İdris Güllüce Kütüphanesindeki  odasında konuştuk.Kitaplar, kütüphaneler ,edebiyat ve dinler üzerine  keyifli bir sohbet oldu.Hocamıza bizi aydınlattığı için teşekkürlerimizi sunuyoruz.)

 

 Bize kendinizi tanıtır mısınız?

Lütfü Özşahin. Orduluyum. 19 Mayıs Üniversitesi’nde ilahiyat okudum. Dinler tarihi alanında yüksek lisans, siyaset üzerine doktora yaptım. Aynı zamanda Zaman ve Yeni Şafak gazetelerinde bazen yorum yazıyorum.

Kütüphanecilik yaptığınızı biliyoruz, neden kütüphanecilik?

Direk tercihim değildi aslında. Belediyeye girdikten sonra, kütüphanelerle ilgilenmemi istediler. Kütüphanelerle ilgileniyorum ve çok memnunum.

Sizce din ve edebiyat birbirlerine ne kadar yakın?

Aslında edebiyatın dinle başladığını söylemek yanlış olmaz. Dinler özellikle Hıristiyanlık Yahudilik ve İslamı ele alırsak bütün edebiyatın dinsel metinler çerçevesinde yerleştiğini söyleyebiliriz. Edebiyatımız dini kavramlar efsaneler çerçevesinde ilerlemiştir. Hatta din dışı edebiyatın bile dinle alakası olduğunu söyleyebiliriz. Birçok Yunan eserini okuduğunuz zaman bunların Yunan tanrılarıyla ilgili olduğunu, inançlarla ilgili olduğunu görürsünüz.  İslam’da da böyledir. Din ve edebiyat tamamen iç içe olmuştur.

Peki, edebiyat bir tebliğ aracı olabilir mi?

Elbette çok güzel bir tebliğ aracı olabilir. Edebiyata nasıl baktığınız önemli. Edebi bir dille bir gaye etrafında yazarsanız edebiyatın elbette ki tebliğde kullanılması mümkündür. Denilebilir ki bugün dünyada insanların gençlerin kutsal kitaplardan uzaklaştığını ünlü insanların yapıtlarına yönlendirildiğini görürüz. Bu edebiyat merkezli bir tebliğdir aslında. Edebiyat sadece tebliğ merkezli olursa edebiyat olur mu orası tartışılır. Yazdıklarınızı edebiyat kuramları çerçevesinde yapmalısınız. Sadece dini söylemi merkeze alarak değil. Edebiyat vaaz edasıyla yapılırsa dar anlamlı bir edebi metin olur.

İslami kesimin son yıllarda edebiyata yönelişini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu aslında olumlu bir gelişme.  İslami kesim özellikle cumhuriyet döneminde edebiyata çok uzaktı. Ama son zamanlarda batılı anlamda bir gelişme oldu. Mesela Türkiye’de İran sineması gibi bir sinema, iyi musikişinasların çıkması lazım. İyi edebiyatların çıkması lazım. Bir Peyami safa, bir Ahmet Hamdi Tanpınar düzeyinde olması lazım. Veya batıyla kıyasladığımız zaman Shakespeare, Balzac gibi isimler çıkması lazım. Bunlar olduğu zaman bir medeniyetin ayağını tamamlamış olursunuz. Çünkü insan aynı zamanda dini bir varlıktır ama bunun hayata yansıması olması lazım, bu yansıma edebiyatta musikide sanatta mimaride yansımalı. Bütün bunları ortaya koymanın yolu edebiyattan geçiyor. Aslında İslami kesimin sanata edebiyata gerek maddi gerek manevi anlamda çok şey ayırdığı söylenemez

5821

Peki, bunun sebebi nedir?

İslam tarihinde resim tam olarak yasaklanmış değildir mesela. İnsanların puta tapması sonucu böyle bir realizm ortaya çıkmıştır. İşin gerçeği şu İslami anlayışımızı biraz değiştirmek, geliştirmek duyarlı olmak lazım. Mütedeyyin insanların İslamı algılayışı sadece ibadet odaklı. İçe kapanık bir anlayış. Estetik anlayışın gelişmesi gerek.

Son yıllarda kitaba ve kütüphaneye olan ilgi ne durumda?

Özellikle Batı ülkeleriyle kıyasladığımız zaman çok geride olduğumuz söylenebilir. Bizim toplumumuz şifai bir toplum. Günlük tutma alışkanlığı yok. Hocaların dizinin dibinde icazet alma anlayışı var. İnternet cafeler çok uzaklaştırıyor. Türkiye deki telif eserlerin sayısı çok az. Okuyan az olduğu gibi eser de az.

İnternet gibi kolay erişilebilir bir aracın karşısında kütüphaneciliğin akıbeti nasıl olacak?

Kütüphaneciliği çok olumsuz etkiliyor. Öğrencileri kitaptan soğutuyor, araştırmadan soğutuyor.  

Sizin okuduğunuz ve gençlerin de mutlaka okumasını tavsiye ettiğiniz başucu kitapları var mı?

Edebiyatta Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’ini okumak önemli. Veya Necip Fazıl’ı okumaları lazım. Kemal Tahir’i okumaları lazım. Batı edebiyatından Balzac, Shakespeare okunmalı muhakkak. Ben çok geniş bir yelpazede okudum. Felsefe tarihi, siyaset okumaları lazım. Faust’u okuyabilirler. Gogol Dostoyevski okunmalı, Puşkin okunmalı. Batı edebiyatını eleştiren kitapları okumaları lazım. İslam kültürünü, kuran tefsirini, siyeri okumaları lazım

Kitap okumaktaki amaç sizce ne olmalıdır?

İnsanın bilmek istemesi, kendini olgunlaştırması, zenginleştirmesi kamil insan olması amaç bunlar değilse hiçbir işe yaramaz okumak. Bir yazarın dediği gibi okumak ölmeyi öğrenmektir.

Okumaya teşvik anlamında gerek kendi çevrenizde gerek de daha geniş çapta yaptığınız faaliyetler var mı?

Okumaya teşvik anlamında sürekli yazıyorum. Kütüphaneler bünyesinde okullara gidiyoruz hocalarla konuşuyoruz. Öğrencilerin kütüphanelerden faydalanması için çalışıyoruz. Büyükşehir belediyesi bu anlamda büyük hizmet veriyor. Teşviklerimiz var ama yeterli değil.

Son olarak üniversite gençlerine ne tavsiye edersiniz?

Programlı okumalarını tavsiye ederim. Okuma alışkanlığı öğrencilik yıllarında daha çok geliştirilir.

 

Bilge Saki

11 Eki 2009 Kaleminin Hikmet Öyküleriyle; Sadık Yalsızuçanlar

sadik02

Dilhâne’ nin  Haziran sayısının çıktığı gün Fatih’te bir kültür gecesinde Sadık Yalsızuçanlar’ a arkasından koşarak seslendim ve önce kendimi takdim ettikten sonra çantamdaki sıcacık Haziran sayısından bir tane uzattım. Sadık hoca ile daha önce irtibat kurmuştuk, kendisiyle söyleşmek istediğimizi söyledim. Hoca fazlasıyla yoğun zira ayaküstü iki dakikalık konuşmamız çalan telefonu ile defalarca kesildi. Kendisi Ankara’ da ikamet ettiğinden söyleşiyi internet üzerinden yapabileceğimizi söyledi, bizde hakkında merak ettiklerimizi gönderdik e-mail kutusuna. Söyleşimiz kendisinin Almanya’ya gidiş günlerine tesadüf etti. Yoğunluğu sebebiyle sorularımıza kısa yanıtlar vermek durumunda kaldığını kibarca belirtmiş. Kendisine vakit ayırdığı için Dilhâne ailesi olarak teşekkür ediyor, kaleminin hikmet öyküleriyle daima bizlerle olmasını diliyoruz.

 

Sadık Yalsızuçanlar kimdir, sizi kendi ağzınızdan öğrenebilir miyiz?

 

1962 yılında Malatya’da doğdum. Hacettepe Üniversitesi Türkoloji bölümünde okudum. Bir süre öğretmenlik yaptım. Çocukluğum Malatya’da, ilk gençlik yıllarım Hatay Dörtyol’da geçti. 1979 yılından beri Ankara’dayım. Arada kısa süreliğine Sivas, İzmir ve İstanbul’da yaşadım. Şu an Ankara’da bulunuyorum.

 

Yazarlığınızın temelinde ne var, kimlerden ya da nelerden besleniyorsunuz?

 

Babam Malatya’da sinema işletmeciliği yapıyordu. Yüzlerce film izledim. Edebiyatla ilişkim daha çok Üniversite yıllarında başladı. Ama seyrettiğim filmlerin bende öykü anlatma yönünde bir duyarlık oluşturduğunu söyleyebilirim. Tabi, sonradan yani Üniversiteye başladığım zamanlar tür ayrımı yapmaksızın yoğun bir okuma sürecine girdim. Başlangıçta yazar ve tür ayrımı yapmıyordum ama sonradan ilgilerim beni daha çok bilgelere yöneltti. Doğudan ve Batıdan düşünürleri, irfan ehli müellifleri okuyorum. Özellikle Hz. Mevlana, İbn Arabi ve Bediüzzaman’ın eserlerini çok okuyorum.

 

Kitaplarınız nasıl ortaya çıkıyor, kafanızda önce fikirler mi yoksa kelimeler mi canlanıyor.O süreçten biraz bahseder misiniz?

 

Başlangıçta zihnimde bir öykü beliriyor. Ama bendeniz daha çok zuhuratla yazıyorum. Yazarken gelişiyor her şey. Zaten hızlı yazıyorum. Çok vakit almıyor kafamdakini satırlara dökmek. Öyküler, romanlar kısa sürede ortaya çıkıyorlar.

 

Gezgin ile İbn-i Arabi, Anka ile Niyazi Mısri, Cam ve Elmas ile Hasan Harakani..Hep bir arayış var.Sadık Yalsızuçanlar bu arayışın neresinde?

 

Adı üstünde arayış. Hayat yolculuktur zaten. Yolda mıyım emin değilim. Doğru yolda mıyım bundan hiç emin değilim. Ama azizlerin, bilgelerin yolunun tozu olma isteği içimde daima olmuştur. Bu istekle yazıyorum. Söz ettiğiniz bilgelerin dünyalarından sırlar devşirmeyi çok istedim. Bu yönde yazınsal çabalar içinde olmaya çalıştım. Bu süreç nereye gider bilmiyorum.

 

 

Tasavvufun edebiyatımızdaki yerinin gittikçe arttığına katılıyor musunuz, bu tezi değerlendirir misiniz?

 

Tasavvuf, hakikatin Batıni boyutudur. Bizim geleneksel edebiyatımız irfani bir edebiyattır. Oradan beslenir. Bunun modern zamanlarda da olabileceğini öngörürüm. Ama bu, bireysel bir çabadır. Yazarın, okurun, düşünürün gönlünde gerçekleşir. Yoksa teorik boyutta olmaz. Tasavvuf, haldir. Yaşanmadan olmaz. Yaşanmadan anlatmak söz hastalığıdır. İbn Arabi, bunu, söz hastalıkları arasında sayar. Zaten, ‘neden yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz’ uyarısı vardır.

 

Bediüzzaman hazretlerini konu alan DEM adlı romanınız çıktı. O hayatınızın neresinde bize anlatır mısnız?

 

Yeryüzünde şairane ikamet eden bir adam. Kamil bir insan. Efendimiz’in (as) yetkin bir varisi. Hakikat’in taşıyıcısı. Her hali hikmetli. Müşfik. Bütün mahlukata karşı merhametli. Son derece adil. Kendisine zulmedenlere beddua bile etmeyen bir kamil. Hayatı sürgünlerle, hapislerle, tecritlerle geçmiş. Ama yılmamış. Bediüzzaman’ın dünyasından bir şeyler yazmayı çok istiyordum. Dem, bu arayışın ürünü olarak belirdi. Dem, esasen Bediüzzaman’ın yaşamını da veri almakla birlikte, bendenizin Risale-i Nur’u tanıma hikayemdir. O hazineden payıma düşen bir şey var mı, bunun hikayesidir.

 

Popülizmin edebiyata yansımaları ne şekilde gerçekleşiyor?                   

 

Edebiyat, gündelik malzemeyi de kullanır, güncel göndermeleri de vardır ama zamana dayanıklı ve sembolik bir dili öngörür. Eserden çok yazarın öne çıktığı ve kitabın ürün olarak pazarlandığı bir süreci yaşıyoruz. Bu tabi sağlıklı bir durum değil.

 

 

Size göre edebiyatın misyonu ne olmalıdır, edebiyata olan ilgi gün geçtikçe artıyor bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Edebiyat bizatihi iletidir. Ona ayrıca bir görev, bir misyon yüklenmemeli. Hegel, ‘her ruh, kendi acısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatçıdır’ der. Ama tabi, yazarlarda ayrı bir kimya, ayrı bir dünya olduğu kesin. Edebiyat dil içinde gerçekleşiyor. Dilin içinde yoğunlaşmak, onun zenginliğine dalmak çok önemli. Bir de işçilik boyutu var, emek boyutu. O da önemli.

 

Son olarak Dilhâne okurlarına ne söylemek istersiniz?

 

Bilgelerin eserlerine ilgi duymalarını, onları çok okumalarını dilerim.

BİLGE SAKİ

02 Haz 2009 HEKİMOĞLU İSMAİL İLE SÖYLEŞTİK

dsc_0028-copy

İlerleyen yaşına rağmen enerjisinden bir şey eksilmeyen, Timaş yayınlarındaki odasında kitap ve makalelerini yazan ve misafirlerini kabul eden Hekimoğlu İsmail ile söyleştik. Derdini seven, kendisini inandığı gibi yaşamaya adayan, yaşadığı rahatsızlıklara rağmen vazifesini sürdüren ve kafamıza takılan her soruyu sormamız için bizi yayınevine davet eden Hekimoğlu hocanın enerjisine hayran kaldık. Ondaki iştiyakı sözlerimizle anlatmaya kani değiliz, bu sebeple onun sözlerine kulak verdik. Yanından ayrılırken buruk hislerimizle kendisine daha uzun, hayırlı bir ömür diledik.

 

Hekimoğlu İsmail’ in insanlara anlatmak istediği nedir?

Nasıl ki her varlığın bir vazifesi vardır, yaratılış amacı vardır. Hekimoğlu İsmail’ in de vazifesi vardır bunlar; birincisi ilim ile dinin ayrı olmadığını göstermek. Okuldaki ilim başka camideki ilim başka olamaz. İlimler Allahın yarattığını anlatır, Allahın yarattığı ilimler dinsiz olamaz. Mesela fizik, kimya maddeyi anlatır, maddeyi yaratan Allah tır. Fizik, kimya okumak bir nevi ibadettir. İkinci vazife vahiyle aklı bütünleştirmektir. Aklın en önemli vazifesi Kur’anı anlamaktır. Kur’an’ı gönderen Allah’ tır, Kur’anı anlamak için de Allah bize aklı vermiş. Akılla Kur’anın bütünleşmesi lazım. Üçüncüsü ise tezgâhla cami bütünleşmeli. Şu anda Filistin de bir sürü cami var ama Yahudiler onları bombalıyor. Bu adamlar camiyi yaparken camiyi nasıl koruyacaklarını düşünmemişler. Mesela çok şaşaalı camiler yapıyorlar. Karadeniz’de küçük köylerde kocaman camiler vardır. Ben gidip o camilerde namaz kılmıyorum. Aslında İslamiyeti yanlış anladığımız için biz böyle sürünüyoruz. Hristiyanlar soruyor  “En büyük din İslamiyet değil mi?”  “Evet” diyorsun  “Peki niye Müslümanlar böyle perişan diyorlar?”. Müslümanların İslamiyeti yanlış anlamasından kaynaklanıyor.

 

İsmail Hekimoğlu için İslami kesimde romancılığı ilk başlatan kişi diyebilir miyiz?

Evet, benimle başladı bu gelenek. Benim torunum Tuğba Edebiyat Fakültesinin bitirdi, “Fakültede benim ismim geçiyor mu?” dedim “Evet dinci romancıların basında geliyorsun.” dedi. Dinci, muhallebicilik gibi olmuş, ben dinin ticaretini yapmıyorum muhallebici demek muhallebi yapıp satandır. Dinci demek dini satıyor demektir, biz dindarız, dinci değiliz. Romanla hikâyeyle şiirle İslamiyeti anlatmak diğer vazifem edebiyatı dine alet etmektir.

 

Bir röportajınızda bu devirde gençlerin âlim olmamalarına şaşırıyorum demişsiniz. sizce sebebi nedir?

Evet, günümüzde gençler her türlü imkâna sahip. Artık bedava kurslar var ilim tahsil etmek için. Ben gençliğimde gramofon bulabilmek için aramadığım yer kalmamıştı, yoktu o zamanlar. Şimdi gençlerin kafası havai. İmkânlar var ama talep yok.

 

Minyeli Abdullahı yazdığınızdan beri günümüzde neler değişti?

Romanla ıslama hizmet edileceğini ben gösterdim İslam tarihinde yoktu böyle bir şey. İslam tarihinde kitap deyince akla hadis ayet gelir. ben Minyeli Abdullah’ ı yazdığım zaman gizli yazdım arkadaşlar beni görmeyince nerede olduğumu sordular ben roman yazdığımı söyleyince dediler roman kafir işidir gavur işidir ne kadar bozulmuşsun dediler. Hâlbuki Avrupa’yı bugün ki duruma getiren romanlardır. Niye roman çünkü romanda her şey yazılır. Mesela dün bir hanım dedi ki ben Sibel’ i okudum hayatımı değiştirdim bende Sibel gibi yaşamaya başladım.

 

Romanla insanları hidayete ulaştırmak mümkün mü?

Kısmen mümkündür. Benim, Ahmet Günbay Yıldız ‘ın ve bu camiadaki birçok yazarın kitaplarıyla İslama yönelen insanlar var. Bunu görmezden gelemeyiz. Bir bayanla tanıştım geçenlerde, benim Sibel isimli kitabımı okumuş, “Bütün hayatım değişti.” dedi.

 

Kesinlikle okunulması gereken kitaplar hangileri sizce?

Okunmayacak kitap yok. Kitabın zararı olmaz. Adama göre kitap zararlı olur mesela biri Mevlana mesnevisini okur, kalbi ferahlar. Biri batılı bir roman okur, oradaki kötü hayata bakıp kendisini o hayattan sakındırmaya çalışır. Hangi kitap olursa olsun okumak önemlidir.

 

Sizce edebiyatta gaye ne olmalıdır?

Her şey İslama, her şey Müslüman’a hizmet etmelidir.

 

Son olarak sizi sevenlere ve dilhane okurlarına ne söylemek istersiniz?

İnsan gayesine hizmet ederek yaşayıp, bir şeyleri dert edinerek çabalamalı. İsteğimiz budur.

 

EFNAN KARADEMİR-BİLGE SAKİ

01 May 2009 YAĞMUR ŞAİRİYLE SÖYLEŞTİK

Dilhânemizin ilk söyleşisini edebiyatımızın “Yağmur’ a müptela” şairi Nurullah Genç ile yaptık. Akademisyen, danışman ve şair kimliğiyle tanıdığımız Nurullah Bey bizlere şiir yolculuğunu ve ızdıraplarını anlattı. Peygamber sevgisini en dorukta hislerin tezahürüyle dile getiren Nurullah hocamıza şiirin hayatındaki adını sorduk. Son olarak bizlere “Ben onlardanım, onlar bendendir” diyerek kalbi yakınlığını dile getirdi. Hocamıza teşekkür ediyor, hürmetlerimizi sunuyoruz.

 

 nurullah-gena

 

Kendinizi nasıl tanırsınız? Nurullah Genç’ i kendi ağzından dinleyebilir miyiz?

49 yaşında Kocaeli Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesi. Şair olarak bilinen; işletmelere danışmanlık yapan, bir tarafı ekonomist, bir tarafı edebiyatçı, sporla ilgilenen, yakın zamanda bir satranç turnuvasında birincilik almış, masa tenisi oynayan, zaman zaman çok dalgın, zaman zaman çok uyanık, bazen şen şakrak, bazen çok mahzun, hayatı mantıklı ve makul sınırları içerisinde yaşamaya çalışan bir vatandaş.

 

Sizi şiire uyandıran neydi?

Şiir ve sanat çizgisindeki hatıralarım çocukluk yıllarına dayanır. Erzurum’ un Horasan ilçesinde bir dağ başına kurulu, okulun olmadığı, yolunun izinin zor bulunduğu, kışın aylarca yolunun kapalı kaldığı bir köyde 9 yaşına kadar yaşadım. Böyle bir köy nasıl böyle bir başlangıcı oluşturabilir diye düşünebilirsiniz. Köyün en yaşlısı Bekir ağa dedemdi. 1.Dünya Savaşında Ruslara esir düşmüş, Sibirya’ ya götürülmüş, 4 yıl orada esir kalmış, Rusların “Senin gibi bir adam esir olamaz, olsa olsa sultan olur.” diyerek gönderdikleri bir adam. Geceleri zaman zaman acaba yollarda kalan var mı diye bacaya çıkıp çevreyi gözetleyen bir adamdı. Bizim orada kış geceleri uzundur. Köylüler akşam bize gelirdi, Bekir ağa başta olur, köylüler hiyerarşik biçimde otururdu. Bir konu açılır ve o konu hakkında bir iki saat konuşulurdu. Siyer-i Nebi okunurdu. Köy odasında Fuzuli’ den gazeller okunduğunu düşünün. Yunus Emre, Mevlana, Sadi Şirazi, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Köroğlu, Âşık Şenlik gibi isimlerden şiirler okunurdu. Böyle bir eğitim içerisinden geçtim. Hayatım orada değişti, farklılaştı. İlkokula gittiğimde şiiri bilen, birçok şiiri ezberden okuyan biriydim. O yıllar çok şey kazandırdı bana.

 

Peki, yaşadıklarınızla ne kadar sizsiniz?

Ne kadar hissediyorsanız, o kadar benim. Şunu bilmeniz lazım, yaşamadığım buna rağmen yazdığım eserler vardır ama ben onları hiç sevemedim. Onlar benim eserlerim içinde yer almadılar. Yani sırf yazmış olmak için yazdığım eserler oldu, onların bir anlamı yok. Sanat, edebiyat masa başında üretilmez, kalpte üremeli önce, içte türemeli türeyecekse. Gelişecekse önce ruhta olmalı. Önce ses olarak var olmalı sanatkârın içinde şiir. O ses sanatkârın içinde durdukça, sanatkâr adeta kendi ruhundan üflüyor. Benim şiirlerimden ruh halimi çıkarabilirsiniz, eğer öyle değilse uydurmadır, yapaydır.

 

Nurullah Genç neler yaşıyor da bu kadar içli çığlıklar yükseliyor?

Doğmuş bir bebeğin yüzüne baktım, ölmüş insanlar gördüm. Çığlık çığlığa ağladığım zamanlar oldu. Hayatın iki kutbu arasında gidip geldim. Kesinlikle donuk bir insan değilim, her şeyi en gerilimli haliyle dorukta yaşamayı seven birisiyim. Bununla birlikte ortaya koyduklarımın yaşantımdan etkilenmemesi elbette mümkün değil.

 

Şairlik kimliğinizin yanında akademisyenlik kimliğiniz de var, ancak siz daha çok şiirlerinizle tanınıyorsunuz. Bu durum sizde bir rahatsızlık uyandırıyor mu?

Tanınma bilinme adına rahatsızlıklarım yok. Şiirlerimi insanlara ifade etmek isterim ama alkışlanmak gibi bir istediğim olmadı. Şiirle ilgili düşüncelerim var, 17 şiir kitabını tek kitapta toplama hayalim var. Öldükten sonra bana dua getirecek, hayırla yâd edilmemi sağlayacak eserler ortaya koyabilmek istiyorum. Alkışlanmak derdim değil, ben öldükten sonra bütün dünya beni alkışlasa n’olur. Allahu Ekber sözünün ardından tüm büyüklükler bitiyor. Neyimiz var ki kibirle yürüyelim? Öyle beklentilerim yok, böyle olunca kimseye eyvallahınız da olmuyor.

 

Nurullah Genç deyince akla ilk “Yağmur” naat-ı şerifi geliyor, bu durum sizde nasıl bir his uyandırıyor?

Yağmur güzel bir şiir, öyle bir gerilim içinde yazdım ki… Ben Peygamberime (s.a.v.) niye bir naat yazmıyorum, yazamıyorum. Ben Müslüman bir şairim diyerek on yıl ızdırabını çekmişim. Sonra böyle bir yarışma oldu. 3 aylık bir sürede kendimi dışa tamamen kapatarak yazdım. Nasiptir, öldükten sonra arkamda taşıyacağım şiirlerden biri.

 

Yazılış sürecini hepimiz biliyoruz fakat “Yağmur“ oluşurken kafanızda önce kelimeler mi vardı yoksa tema mı?

Hep düşünüyordum, ben bir naat yazarsam farklı olmalı, hem bu günü hem geleceği anlatmalı. Her şeyiyle diğer naatlardan farklı olmalı. 1980–1990. 10 yıl.3 aylık bir inzivadır o. Bu fikirlerle yazdım.

 

Rüveyda en beğenilen şiirlerinizden. Özel bir hikâyesi var mı?

Her şiirin bir hikâyesi vardır. Rahmetli şair ağabeyimiz Dilâver Cebeci’ nin yazdığı ve kitap olarak da yayınladığı “Sitare” şiiridir çıkış kapısı. 1994’ te Osmaniye’de Güneysu şiir akşamları yapılıyordu. Dilaver ağabey Sitare şiirini okudu ama takıldım. Bu şiirde bir şey noksan diye düşündüm. Yolculuk esnasında yıldız anlamına gelen Sitare’ye ben olsaydım ne derdim diye düşündüm. Aklıma Rüveyde sözcüğü geldi, Rüveyda Rüveyde’den galattır. Rüveyda naif, güzel, ince, kırılgan anlamında. Erzurum’a döndüm. Herkesin bir Rüveyda’ sı var diye düşündüm. Herkesin kendisini adadığı bir şey var. Birisi için peygamberdir, birisi için Marx’tır. Birkaç gün bunu düşündüm. Ulaşıyor insan ama bir de bakıyor aradığı gibi değil. Herkesin bir Rüveyde’ si yani emeli, kırılgan noktası var, bunu ölüm perspektifli düşündüm. Hz. Peygamberin hadisi aklıma geldi, şiire bu düşünceyle başladım. Hz Peygamber ashaba insan hayatını anlatırken uzun bir çizgi çiziyor, diyor ki; “Bu insanın emelleridir” , Rüveydası bu kadardır yani. Kısa bir çizgi çiziyor “Bu da ömrüdür.”  diyor. Emellerine koşarken bir de bakarsın ki ölüvermişsin. “At vuruldu içim paramparça Rüveyda gölgelerin ardına sakladım kusurumu sen orada kayıtsızca gülümsüyor gibisin”

İnsanlar Rüveyda diye biri var şair bunu sevmiş diye düşünüyorlardır. Böyle bir şey yok. İnsanlara kızmıyorum, şiirlerimi sevdaları için dayanak oluşturabilirler. Hayal kırıklığına uğramasınlar diye çok açıklamıyorum.

 

 n_genc2

O halde yazarken okura yönelik bir beklenti içine girmediğinizi söyleyebilir miyiz?

Hayır, öyle bir beklentim yok. Şiir bir alana hapsedilmemeli. Okur dilediği gibi anlasın, buna kızmıyorum.

 

Tarih boyunca hemen her şair tarafından tanımlanmış olan şiir sizce nasıl bir anlama sahip?

Şairin şiirden başka kendisini daha etkin ifade etme yolu yok. Nesir bunu yapma kabiliyetine sahip değil. Ya iki mısra ile ifade edersin ya da sayfalar dolusu yazarsın. Yunus emre “Bir kebele büründüm, Yunus diye göründüm” diyor. Bundan iyi ifade tarzı olamaz. Şiir böyle bir şey, çok etkili bir ifade tarzıdır.

 

Günümüzde edebiyata olan ilgi arttı. Edebiyat dünyasının şuan ki halini nasıl buluyorsunuz?

İlginin artması güzel ama biraz derinliğin artması lazım. Derinliğin artabilmesi için de düşünce koordinatlarımızın hem değişmesi hem de gelişmesi gerekiyor. Yani bilgi sahibi olmak, o bilgiden yola çıkarak düşünce yeteneğini geliştirmek sanat ve edebiyatın derinliğini yakalayabilmek ve geçmişine vakıf olabilmek gerekiyor.

 

Şiirlerinizde büyülü bir sembolizm var. Edebiyat ve sanat akımları doğrultusunda siz kendinizi nerede görüyorsunuz? Bu akımlar şuan şairler tarafından tartışılıyor mu?

Hiçbir tartışmanın içine girmedim bugüne kadar. Türkiye de birtakım akımlar tartışılıyor zaman zaman. İlgilenmiyorum. Ben eserimi ortaya koyuyorum. Bir yerlere dâhil olmak çok umursadığım bir şey değil. Ben bu ızdırabı zaten çekiyorum ve yazıyorum.

 

Genç şairler şiir okumalarında nasıl bir yöntem izlemeli?

Bunun için dört şey söyleyeyim; bilgi, tecrübe, yetenek, motivasyon. Dördünün olmadığı yerde başarı olmaz. Çok yetenekli bir arkadaş var, bilgisi yok, o şiir yazamaz. Şiir, edebiyat bilgisi lazım. Gençlerin bu kriterlere bakmalarını öneririm.

 

Son olarak sizi sevenler ve dilhâne okurlarına bir mesajınız var mı?

En kalbi muhabbet duygularıyla selamlıyorum hepsini. Çok özel bir okuyucum var, onu biliyorum. Onlar da bilsinler ki Nurullah Genç kendilerinden biri. Ben onlardanım, onlar bendendir. Hepsine selam olsun.

BİLGE SAKİ-EFNAN KARADEMİR