İspanya topraklarında 781 yıl İslam’ın ihtişamını yansıtan Gırnata, Kurtuba ve İşbiliye yok artık tam 513 yıldır. Camilerin yerini kiliseler, ezan sesinin yerini ‘çan’lar, namazgahların yerini ‘ayinler’ imamların yerini ise ‘papazlar’ almış. İslamla özdeşleşen İslam’ı hatırlatan tüm izler silinmiş Endülüs’te.


Geçtiğimiz günlerde bir grup meslektaşla Malaga’ya gittik. İspanya topraklarında 711 yılında, tam 781 yıl Endülüs devletinin ihtişamının sergilendiği cenneti andıran vadilerde kurulan Gırnata (Granada), Kurtuba (Cordoba) ve İşbiliye’yi (Sevilla) görmekti asıl amacımız. Gördük de; 1492 yılında hak ile yeksan olmuş o koskoca devletten eser bile kalmamıştı o topraklarda…
Bütün camiler, kiliselere çevrilmişti. Camilerdeki ezan sesinin yerini ‘çan’lar, namazgahların yerini ‘ayinler’ imamların yerini ise ‘papazlar’ almıştı. Kısacası, İslam’ı hatırlatan tüm izler silinmişti Endülüs’ten.
Endülüs’ün tarihini böylesine sınırlı bir yazıda irdeleyecek değiliz elbette. Çünkü Endülüs’ü anlatmak günlere, belki asırlara, yazmakla da ciltlere sığmaz.
1490 yılında Hıristiyan orduları tarafından kuşatılan Gırnata, 1492′de yapılan bir antlaşma ile Müslümanların dini ve medeni haklarının garanti altına alınması şartı ile teslim oldu. Böylece, İspanya’da sekiz asırlık İslam hakimiyeti de son buldu..
‘GEMİLERİ YAKMIŞIZ, GERİ DÖNÜŞÜMÜZ YOK!’
Endülüs, hep İslamı ve Müslümanları çağrıştırmıştır ve elbette Ünlü İslam kumandanı Tarık bin Ziyad’ı da…
Tarık bin Ziyad, dört gemiyle -daha sonra kendi ismiyle anılacak olan- Cebel-i Tarık Boğazı’ndan ordusunu karşı kıyıya geçirdi ve ordusuna tarihe mal olmuş şu konuşmayı yaptı: “Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanızda deniz, önünüzde düşmanlar ve kaçacak hiçbir yeriniz yok. Vallahi, sabır ve sebattan başka yapacağınız bir şey de yok. Düşmanımızın bütün gücüyle üzerimize geldiği apaçık ortada. Üstelik yiyecek ve teçhizatı da bol… Halbuki bizim kılıçtan başka silahımız ve düşmanın elinden alacağımız yiyecekten başka erzakımız da yoktur.
Hiçbir şey yapmadan şu durumumuz birkaç gün devam etse, kuvvetten kesiliriz. Bizden korkan düşman da halimizi görüp bize karşı cesaretlenir. Bu kötü akıbete düşmekten kendinizi koruyarak, şu azgın düşmana karşı görevinizi gereğince yapınız.
Müstahkem şehirler ve güçlü düşman karşınızdadır… Ölümden korkmazsanız, bu fırsatı değerlendirmek ve zafere ulaşmak mümkündür. Şunu kesinlikle biliniz ki; bu savaşta, ben de sizden daha fazla emniyette değilim. Yine iyi biliniz ki; eğer şu zorluklara biraz sabrederseniz, daha müreffeh bir hayata kavuşursunuz. En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, bilâkis önce kendi canımdan başlıyorum. Canınızı düşünerek benden yüz çevirmeyiniz. Siz de bendan daha fazla bir zorluğa katlanmayacaksınız. Sizin payınıza da bana düşenden fazlası düşmeyecek.
Hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz.
Mü’minlerin emiri; kahramanlarının içinden, sizi seçti. Çünkü siz savaştan korkmadığınıza ve süvarilerle çekinmeden vuruşacağınıza ve sizin bu cihaddan gayenizin İlây-ı Kelimetullah olduğuna, dolayısıyla bu uğurda sevap kazanacağınıza güveni sonsuzdur. Böylelikle İslâm dinini bu ülkeye yerleştireceğinize inanıyor. Elde edeceğimiz ganimetin tamamı sizindir. Allah yardımcınız olsun.
İki cihanda sizin bahadırlığınız anılacaktır.
Biliniz ki, sizi davet ettiğim şeye ilk icabet eden ben olacağım ve kesinlikle bilin ki, iki ordu savaşa başlayınca bizzat kendim Rodrich denilen azgına hücum edip inşaallah onu öldüreceğim. Siz de benimle birlikte saldırın. Eğer onu öldürdükten sonra ben de ölürsem, sizi ondan kurtarmış olurum. Başınıza itaat edeceğiniz bir kahramanı getirmekten aciz değilsiniz. Eğer ona yetişemeden ölürsem, bu arzumu terk etmeyin ve onun üzerine yüklenin. Onu öldürmek suretiyle bu ülkenin fethini tamamlayın. Düşman askerleri öldükten sonra dağılırlar ve bir daha toparlanamazlar.”

‘ER GİBİ KORUYAMADIĞIN MEMLEKET İÇİN, ŞİMDİ DİŞİ GİBİ AĞLA!’
Son Gırnata hükümdarı Abdullah, atalarının ülkesini terk etmek zorunda kaldığında, Padul Dağı’nın tepesinde durakladı. Bu yüksek tepeden deniz görünüyordu. Abdullah, Afrika’ya gitmek üzere gemiye binecekti. Bu tepeden Gırnata, Vega ve kenarında Katolik Kral Ferdinando ile Isabella’nın çadırlarının yüksekliği Genil Nehri de görünüyordu. Hükümdar Abdullah, bu güzel memleketi ve hâlâ şurada-burada Müslümanların mezarlarının yerini işaret eden selvileri görünce ağlamaya başladı. Eskiden maiyetini oluşturan, büyüklerle beraber peşinden gelen annesi Ayşe Sultan ona: “Er gibi koruyamadığın memleket için şimdi dişi gibi ağla!” dedi. İşte o anda dağdan indiler. Artık Gırnata gözlerinin önünden ebediyete kadar silinip gitmişti.
SÜRGÜN… KATLİAM… SÜRGÜN… KATLİAM…
Gırnata sultanlığının yıkılmasıyla beraber İspanya’da Hıristiyan hakimiyetinde çok sayıda Müslüman kalmıştı. 1497 yılında Aragon Prensi Fernando el Catolico ile Kastilya prensesi Isabella la Catolica sözlerinde durmadılar, Müslümanları zorla Hıritiyanlaştırdılar. Kur’an-ı Kerim ve diğer Arapça eserleri toplattılar, kütüphaneleri boşalttılar, camileri kiliseye çevirdiler, karşı çıkanları da Engizisyon Mahkemelerine sevkettiler. 1609 yılında da İspanya Krallığı, kilise ile ortak bir karar alarak tüm Müslümanları, başta Afrika ve Fransa olmak üzere sürgüne gönderdi. Sürgünlerde yüzbinlerce Müslüman hayatını kaybetti.
Bu zulümler sırasında yazılan kaside ne güzel özetliyor o tabloyu:
Büyük bir felâkete uğramış esirlerden size selam, / Ne büyük felâkettir o, / Şerefli bir hayattan sonra kır saçları yolunarak, koparılan yaşlılardan size selam, / Daha önce kapalıyken kâfirler önünde açılan yüzlerden size selam, / Papazın zorla yatağa götürdüğü şerefli genç kızlardan size selam, / Kendilerine zorla domuz ve haram kokuşmuş etler yedirilen yaşlılardan size selam, / (Kral) gözümüzü boyadı anlaşmalara uymadı; bizi, baskı ve güç kullanarak istemeye istemeye Hristiyanlaştırdı, / Hiçbir Müslümana ne bir kitap, ne de bir Kur’an bıraktılar, / Oruç tuttuğu, namaz kıldığı bilinen herkes ateşe atılıyor, / Bizden kiliselerine gitmeyen kişileri papaz feci bir şekilde cezalandırıyor, / Peygamberimize küfretmeyi, iyi ve kötü günlerimizde onu anlamamamızı bize emrettiler… / Cahil, kaba, Arap olmayan insanların adlarıyla adlarımız değiştirildiğinde ne kadar yazık oluyor, / Temiz ve paklıktan sonra, kâfirlerin çöplükleri olmaları için, duvarlara çevrilen mescidlere ne kadar yazık, / Ezan yerine çanlar asılan minarelere yazık…
ELVEDA ENDÜLÜS, ELVEDA!..
Büyük bir tecessüsle gittiğimiz ve Malaga’yla başlayan, daha sonra hüzünlü bir atmosfere dönüşen yolculuğumuz Gırnata (Granada), Kurtuba (Cordoba) ve Sevilla’yla son buluyor. “Elveda yaşayan efsaneler ülkesi Endülüs, elveda Gırnata, elveda el-Hamra, elveda Kurtuba, elveda İşbiliye elveda” diyerek noktalıyoruz gezimizi…
“LA ĞALİBE İLLALLAH”
Müslümanlar tarafından Gırnata ‘da inşa ettirilen ve Endülüs’ün en önemli eserlerinden biri el-Hamra Sarayı (Kızıl Saray) tüm ihtişamıyla karışılıyor gelenleri. Bütün duvarlar baştan başa harika hatlarla inci gibi işlenmiş. Tavanlar muhteşem kakmalarla süslü. Ve neredeyse tüm duvarlarda “Lâ Gâlibe İllâllâh…” ” Allah’tan başka galip yoktur” ibaresi zikir gibi duvarlarda yankılanıyor.
KADİR DEMİREL / ENDÜLÜS

Çarşamba, 14. Ekim 2009
Bir kaç sayı önce yanılmıyorsam sayım mehmet akif yazmıştı,,Kaybolmuş medeniyetin külerinde bulduğum diye bir yazı endülüsü anlatan ..Bunu okuyunca o geldi aklıma ,koskoca bir medeniyet ve şimdi külleri bile yok ellerimizde