
Dilhâne’ nin Haziran sayısının çıktığı gün Fatih’te bir kültür gecesinde Sadık Yalsızuçanlar’ a arkasından koşarak seslendim ve önce kendimi takdim ettikten sonra çantamdaki sıcacık Haziran sayısından bir tane uzattım. Sadık hoca ile daha önce irtibat kurmuştuk, kendisiyle söyleşmek istediğimizi söyledim. Hoca fazlasıyla yoğun zira ayaküstü iki dakikalık konuşmamız çalan telefonu ile defalarca kesildi. Kendisi Ankara’ da ikamet ettiğinden söyleşiyi internet üzerinden yapabileceğimizi söyledi, bizde hakkında merak ettiklerimizi gönderdik e-mail kutusuna. Söyleşimiz kendisinin Almanya’ya gidiş günlerine tesadüf etti. Yoğunluğu sebebiyle sorularımıza kısa yanıtlar vermek durumunda kaldığını kibarca belirtmiş. Kendisine vakit ayırdığı için Dilhâne ailesi olarak teşekkür ediyor, kaleminin hikmet öyküleriyle daima bizlerle olmasını diliyoruz.
Sadık Yalsızuçanlar kimdir, sizi kendi ağzınızdan öğrenebilir miyiz?
1962 yılında Malatya’da doğdum. Hacettepe Üniversitesi Türkoloji bölümünde okudum. Bir süre öğretmenlik yaptım. Çocukluğum Malatya’da, ilk gençlik yıllarım Hatay Dörtyol’da geçti. 1979 yılından beri Ankara’dayım. Arada kısa süreliğine Sivas, İzmir ve İstanbul’da yaşadım. Şu an Ankara’da bulunuyorum.
Yazarlığınızın temelinde ne var, kimlerden ya da nelerden besleniyorsunuz?
Babam Malatya’da sinema işletmeciliği yapıyordu. Yüzlerce film izledim. Edebiyatla ilişkim daha çok Üniversite yıllarında başladı. Ama seyrettiğim filmlerin bende öykü anlatma yönünde bir duyarlık oluşturduğunu söyleyebilirim. Tabi, sonradan yani Üniversiteye başladığım zamanlar tür ayrımı yapmaksızın yoğun bir okuma sürecine girdim. Başlangıçta yazar ve tür ayrımı yapmıyordum ama sonradan ilgilerim beni daha çok bilgelere yöneltti. Doğudan ve Batıdan düşünürleri, irfan ehli müellifleri okuyorum. Özellikle Hz. Mevlana, İbn Arabi ve Bediüzzaman’ın eserlerini çok okuyorum.
Kitaplarınız nasıl ortaya çıkıyor, kafanızda önce fikirler mi yoksa kelimeler mi canlanıyor.O süreçten biraz bahseder misiniz?
Başlangıçta zihnimde bir öykü beliriyor. Ama bendeniz daha çok zuhuratla yazıyorum. Yazarken gelişiyor her şey. Zaten hızlı yazıyorum. Çok vakit almıyor kafamdakini satırlara dökmek. Öyküler, romanlar kısa sürede ortaya çıkıyorlar.
Gezgin ile İbn-i Arabi, Anka ile Niyazi Mısri, Cam ve Elmas ile Hasan Harakani..Hep bir arayış var.Sadık Yalsızuçanlar bu arayışın neresinde?
Adı üstünde arayış. Hayat yolculuktur zaten. Yolda mıyım emin değilim. Doğru yolda mıyım bundan hiç emin değilim. Ama azizlerin, bilgelerin yolunun tozu olma isteği içimde daima olmuştur. Bu istekle yazıyorum. Söz ettiğiniz bilgelerin dünyalarından sırlar devşirmeyi çok istedim. Bu yönde yazınsal çabalar içinde olmaya çalıştım. Bu süreç nereye gider bilmiyorum.
Tasavvufun edebiyatımızdaki yerinin gittikçe arttığına katılıyor musunuz, bu tezi değerlendirir misiniz?
Tasavvuf, hakikatin Batıni boyutudur. Bizim geleneksel edebiyatımız irfani bir edebiyattır. Oradan beslenir. Bunun modern zamanlarda da olabileceğini öngörürüm. Ama bu, bireysel bir çabadır. Yazarın, okurun, düşünürün gönlünde gerçekleşir. Yoksa teorik boyutta olmaz. Tasavvuf, haldir. Yaşanmadan olmaz. Yaşanmadan anlatmak söz hastalığıdır. İbn Arabi, bunu, söz hastalıkları arasında sayar. Zaten, ‘neden yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz’ uyarısı vardır.
Bediüzzaman hazretlerini konu alan DEM adlı romanınız çıktı. O hayatınızın neresinde bize anlatır mısnız?
Yeryüzünde şairane ikamet eden bir adam. Kamil bir insan. Efendimiz’in (as) yetkin bir varisi. Hakikat’in taşıyıcısı. Her hali hikmetli. Müşfik. Bütün mahlukata karşı merhametli. Son derece adil. Kendisine zulmedenlere beddua bile etmeyen bir kamil. Hayatı sürgünlerle, hapislerle, tecritlerle geçmiş. Ama yılmamış. Bediüzzaman’ın dünyasından bir şeyler yazmayı çok istiyordum. Dem, bu arayışın ürünü olarak belirdi. Dem, esasen Bediüzzaman’ın yaşamını da veri almakla birlikte, bendenizin Risale-i Nur’u tanıma hikayemdir. O hazineden payıma düşen bir şey var mı, bunun hikayesidir.
Popülizmin edebiyata yansımaları ne şekilde gerçekleşiyor?
Edebiyat, gündelik malzemeyi de kullanır, güncel göndermeleri de vardır ama zamana dayanıklı ve sembolik bir dili öngörür. Eserden çok yazarın öne çıktığı ve kitabın ürün olarak pazarlandığı bir süreci yaşıyoruz. Bu tabi sağlıklı bir durum değil.
Size göre edebiyatın misyonu ne olmalıdır, edebiyata olan ilgi gün geçtikçe artıyor bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Edebiyat bizatihi iletidir. Ona ayrıca bir görev, bir misyon yüklenmemeli. Hegel, ‘her ruh, kendi acısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatçıdır’ der. Ama tabi, yazarlarda ayrı bir kimya, ayrı bir dünya olduğu kesin. Edebiyat dil içinde gerçekleşiyor. Dilin içinde yoğunlaşmak, onun zenginliğine dalmak çok önemli. Bir de işçilik boyutu var, emek boyutu. O da önemli.
Son olarak Dilhâne okurlarına ne söylemek istersiniz?
Bilgelerin eserlerine ilgi duymalarını, onları çok okumalarını dilerim.
BİLGE SAKİ

Çarşamba, 14. Ekim 2009
Sadık hocayı tanımamak ve okumamak büyük bir eksiklik dostlar.
Çarşamba, 14. Ekim 2009
Gerçekten de öyle böyle güzel insanları bize tanıttırdığınız için teşekkürler ..